Çarşamba , 20 Eylül 2017
Anasayfa » DÜNYA » Aç, Yokluk İçinde ama Onurlu: Kenya Somalisi

Aç, Yokluk İçinde ama Onurlu: Kenya Somalisi

Yazı ve Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı

Birçoğumuz Arslan Kral isimli çizgi filmi izlemişizdir. Filmin müzikal bölümlerinde kullanılan şarkıların sözlerini yapımcılar doğru bir tercih olarak Kenyalıların ve Afrika’da hatırı sayılır adette insanın dili olan ve içinde Arapçadan yüzlerce kelime barındıran Svahili dilinden seçmişler. (ne uzun bir cümle oldu : ) Simba isimli ‘yavru arslan kral’ (şehzade de diyebiliriz) babasını öldüren amcasından ve ormanın kötü sırtlanlarından kaçıp uzaklara daha derin ormanlara dalıyordu. Daha sonra ormandaki dostlarının ve orada yaşadığı tecrübelerin de birikimi ile geri dönüp amcası ve geriye kalan bütün ‘kötü’leri de haklayarak kendi saltanatı olan krallığın başına geçmişti. Bu hikâye modern bir dille ve çizginin büyüleyiciliği içinde çocuklar için hazırlanmış bir gösteri olmaktan çok Afrikalının da kaderi olabilirdi. Özellikle nakarat kısmında yer alan ‘Hakuna Matata / Problem yok’ cümlesi günlük hayatta çok tekrarlanan bir cümle.

Turizm firmalarının en cazip safari programları olarak reklam ettiği; dünyanın en bakir ve Afrika’nın en Afrika olduğu topraklar diye tanımlayabiliriz Kenya’yı. Umursamaz duruşlu aslanlar, ahu gözlü ceylanlar, zürafalar, zebralar, antiloplar ve daha birçok yaban hayatı unsuru ile lüks şartlarda karşılaşabileceğiniz doğal parkları da barındıran Kenya’nın bir başka yüzü de var; Somali gibi açlıkla ve siyasi sorunların oluşturduğu yaşam tehditleri ile boğuşan insanların sığındığı bir Kenya coğrafyası da bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Bu bölgeye ne kadar Kenya diyebiliriz ve buralardaki insanları ne kadar Kenyalı diye tanımlayabiliriz? Yazının ilerleyen satırlarında daha detaylı anlatmaya çalışacağımız üzere orada yaşayan insanlar kendilerini Kenya Somalisi’nde yaşıyor olarak tanımlıyorlar. Belki yüze yakın dilin konuşulduğu ve en az dil sayısı kadar kabilenin bir bütünü oluşturduğu bölgede bir ülkeden, bir milletten bahsetmek oldukça zor.

Yolculuğumuzu sıradan bir seyahatten ziyade yokluk içinde hayatta var olma mücadelesi veren insanlarla dolu bir bölgeyi ziyaret etme olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. İstanbul’dan Kenya’ya gitmek üzere THY’nin Nairobi uçağına bindik. Zihnimizde uzak hayaller, geniş ormanlar, aslanlar ve ceylanlar vardı. Birçok ‘renkte’ insanın olduğu uçakta sağ koltuğumda oturan iki genç kadından biri elinde iğne ve iplikle elbisesinin uçağa girerken kopan düğmesini dikiyordu. Şahsen oldukça ilginç bulduğum bu manzara bana ‘artık elbiselerini, kopan düğmelerini diken insanlar kaldı mı?’ sorusunu sordurttu. Atıp yerine yenisini almayı tercih eden, bir elbiseyi eskitmeden hatta giymeden yenisini alan insanların yüzyılında yaşadığım düşüncesi içindeydim. Nasıl bir ülkeye yolculuk yaptığımın ilk işareti bu oldu. Kopan bir düğmeyi dikmekten, sökülmüş bir elbiseyi atmaktansa onu tamir etmekten de öte, iğne ve ipliği yanında taşımak bana oldukça olağanüstü geldi.

Bir şehre gece girmek

40 milyonluk ülke nüfusunun yaklaşık onda birini barındıran Nairobi’ye indiğimizde vizelerimizi hava alanından 50 $ karşılığında aldık. Kendisi Odtü’de elektrik elektronik okuyan Nuur isimli genç bir beyefendi havaalanından alıp otele götürdü bizi. (İsmi ülkemizdeki Nur ismi ile aynı, ‘ışık’ anlamda kullanılıyor.) Klasik İngiliz sömürüsü ülkelerin tümünde olduğu gibi direksiyonlar sağda. Bir ülkeyi ilk kez gece görmek; gündüzü, şehri, insanları merak etmek için oldukça şiirsel oluyor. Gece hayallerde şekillenen şeyler gündüz başkalaşıyor. Burada da öyle oldu. Sabah erken saatlerde uyanıp yine kendisi Hacettepe’de tıp okumuş ve bu sene doktor olarak ülkesine dönmüş İsa ile tanıştık. İsa ile birlikte Nairobi’den bir arazi aracı ile kuzey doğuya, Garissa isimli bölgeye doğru yola çıktık.

Modern şehirden, dev Afrika ağaçlarına, ardından iğne yapraklı bodur dikenlere, dağlardan uçsuz bucaksız ve sanki bitmeyecekmiş gibi düzlüklere doğru yol almaya başladık. Garissa’ya kadar yaklaşık 5 saatte ulaştık. Ülkenin bu kısmında medeniyet tam bu noktada bitiyor. Geriye çöl kumları, yabani hayvanlar, kumdan yollar çıkıyor. Somali sınırına kadar olan bölgeye özellikle yol yapılmamış. Ortadaki durum, Somalili sığınmacıların ülkenin modern kısmına kolaylıkla ulaşmaması için özellikle yol yapılmadığı fikrini veriyor insana. Garissa’dan sığınmacıların kamp alanına gideceğimiz kısacık yol oldukça uzun sürüyor. Birkaç kilometrede bir karşımıza kuzu kadar küçük ceylanlardan, sırtlanlara, deve katarlarından yaban hınzırlarına tam bir Afrika panoraması çıkıyor.

Hayatın diğer adı / su

Çölde, ilk (ve mecburen) fark ettiğimiz şey susuzluk oluyor. Yanımıza aldığımız sulardan çölde yalnız yürüyen insanlara tane tane vermeye çalışıyoruz. Biz aracımızla gittiğimiz yerden zaten su alırız diye düşünerek. Son şişe kaldığında şoförümüz David (İsa ona Davut diyor) suyu saklamamız gerektiğini ve çöldeki insanların biz yanlarından geçsek de geçmesek de orada yaşadıklarını ve bi’ şekilde su bulacaklarını söylüyor. Yol kenarlarında susuzluktan ölmüş büyük baş hayvanları, üzerlerinde derileri kurumuş, toprağa gömülmemiş vaziyette görüyoruz. Birkaç kilometrede bir karşılaştığımız bu manzara çöldeki durum hakkında yeterince rapor veriyor. Yolun ortalarında üzerinden gittiğimiz kum gölünde tekerleğimiz patlıyor. Buradaki ilk araç bozulma hareketimiz. ‘Umarım devamı gelmez’ diyorum ama çölde de her şeye hazırlıklı olmamız ve bunun tedbirini almamız gerektiğini çok iyi biliyoruz.

İnsani yardım yüzyılı

Akşam Garissa sınırları içende yer alan Daab bölgesinde Türkiye’den buraya insani yardım ulaştıran arkadaşların (İHH) kurduğu kamp alanına ulaşıyoruz. İlaçtan, doktor’a, yiyecekten suya, insani olan her ihtiyacı bu yokluklar ülkesine taşımak üzere özellikle gönüllülük hareketi olarak burada aylarını geçiren genç ve merhametli bir ekiple karşılaşmak bizi mutlu ediyor. Dünyanın farklı noktalarında ülkemiz insanının fedakârlıklarından yepyeni bir tarihin yazılmasına şahit olmak kelimenin tam anlamı ile gurur verici. Ortamın şartlarına uygun bir akşam yemeği (sıtma ve benzeri hastalıklara tedbir olsun diye bol bol soğanın da olduğu bir menü) yeyip yolun da verdiği yorgunlukla sızıp kalıyoruz. Kaliteli bir uykuya, güzel rüyalara ihtiyacımız var. Çöl gecesinin ve etrafta bir tane elektrik lambasının olmamasının verdiği sükûnet içinde çocuklar gibi masum ve derin bir uykuya dalıyoruz.

Sabah çok erken uyanıp çöl şartlarında lüks sayılabilecek güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Çay bile var, gerisini siz düşünün. Arkadaşlar günün planını yapmış, hangi köye gidilecek, kime ilaç, kime su, kime çadırında lazım olan bir başka şey ulaştırılacak tespit etmişler. Haritada adları olmayan köyleri (ki köy diye adlandırmak ne kadar doğru bilmiyorum), üç beş çadırda yaşayan, adlarını bilmediğimiz, kimlikleri olmayan insanların oldukları muhitleri tespit edip periyodik olarak ihtiyaçları karşılamaya çalışıyorlar.

Yardım araçlarından birine eşlik ediyorum. Haritasız, tabelasız, navigasyon aletsiz yolculuklarla gidilen yerlerde, binlerce insan köye kurulmuş büyük su bidonlarında bir iki günlük sularının kaldığını, çocuklarının hasta olduğunu ve benzeri sıkıntıları anlatıyorlar.

Taşıma su değirmeni!

Kenya’nın bu bölgesinde bundan yirmi yıl önce insanların %80’i tarımla uğraşıyorlarmış ve kuraklık yokmuş. Ne olmuşsa son yirmi yılda olmuş. Somali’de hayatları hem siyasi olayların hem de tabii yoklukların altında tehlikede olan insanlar coğrafyalarının tabii parçası olan bu bölgeye taşınmaya başlamışlar. İlk göç yıllarında yeni doğan kişilerin bugün çocukları var. Kuraklaşan bölgede hayatta kalmanın tek yolu hayvancılık olmuş. Modern anlamda ticaret, günlük hayat olarak elektrik, herhangi bir şehirleşme söz konusu olamamış. Birleşmiş Milletler’in kontrolünde olan bölgeye ne Kenya ne de BM herhangi bir yatırım yapmamış. Buna hafızalarımızın alışkanlığıyla yol, su, elektrik de dâhil. Kendi ironisi ile birlikte öncelikle ‘su sorunu değirmeni’ ‘taşıma su’ ile çözülmeye çalışılmış. Çözümün olup olmadığı da yirmi yıldır ortada.

Kafa kâğıdı olmayan hayatlar

Kenya da ve benzeri durumdaki ülkelerde olan en temel sorunlardan biri de şu; doğan çocukların herhangi bir nüfus kayıtları yapılmıyor. O çocuğun var olduğunu ailesi ve yakınlarından başka kimse bilmiyor. Yani üç aylık çocuk hastalanıp ölürse, dünya nüfusuna hiç kaydı olmamış, ailesinin hüzünlü bir hatırası olarak, hakkında herhangi bir kâğıt parçası dahi kalmamacasına göçüp gitmiş oluyor. Burada anneler ortalama 7-8 çocuk doğuruyorlar. Doktor ve hemşirelerimizden aldığımız bilgiye göre çöl kumunun bir ürünü olarak üst solunum yolu enfeksiyonu ve gıda sıkıntısından kaynaklanan idrar yolları hastalıkları en çok karşılaşılan hastalıklardan. İçmeye zor su bulan bu insanların vücutlarını yıkamak için su bulmaları nerede ise imkansız. Anneler çocuklarının bedenlerini kumla ovalayarak temizliyor. Yüzleri çamurlu, kir pas içinde binlerce çocuk görüyorsunuz. Hayatları boyunca suyla yıkanmamış çocuklar var. Yüzler tozlu kirli ama bakışlar tertemiz. Meraklı ve güleçler.

Hiç kâğıt kullanılmadan öğrenilen alfabe ve hayat

Dutsi diye adlandırılan ve genellikle ağaç altlarında etrafı çalılarla çevrilmiş küçük mekanlarda, çok erken yaşlarda eğitim alıyor çocuklar. Elektrik ve buna bağlı vakit öldürücüler olan tv ve internetin olmaması buradaki çocukların zekâlarının açık kalmasına vesile olmuş. Üç-dört yaşındaki çocuklar Arap alfabesini ellerindeki tahtalara bir çeşit mürekkeple yazıp öğreniyorlar. Özellikle Kuran öğrenerek dil ve alfabe öğrenen çocukların çoğu çok erken yaşlarda hafız oluyorlar. Bir gün evvel ellerindeki tahtadan defterlerine ayetleri yazan çocuklar gün içinde tekrarlayarak yazdıklarını ezberliyor. Bir gün sonra yazılan yazıları kumla temizleyerek ezberleyeceği yeni metni yazarak hiç kâğıda dokunmadan, bir dili öğrenip bir kitabı ezberliyorlar. Zekâlar pırıl pırıl.

Afrika’daki haritalar neden cetvelle çizilmiş gibidir?

Hiç düşündünüz mü? Dünyanın birçok ülkesinde sınırları ırmaklar ve ya sıradağlar belirlerken Afrika ülkelerinin sınırları neden cetvelle dümdüz çizilmiş gibidir? Çok uzatmadan cevaplayayım; çünkü bu haritalar bu ülkeleri sömürenler tarafından gerçekten cetvelle çizilmiş haritalardır. Afrika’daki etnik yapı, coğrafi durumlar, dil, din ve benzeri sebepler değil; sömürge yapan ülkelerin pazarlıklarıdır sınırları belirleyen. Bu durum Kenya’da ve sınırı olan Somali’de de aynı. Yer altı ve yer üstü değerleri tüketilen Afrika ülkeleri posası çıkmış bir şekilde bırakılıyor. Birçok Hollywood filmine konu olan; elmas, altın, fildişi gibi değerli emtiaların üretimi ve ticareti bu ülkeler üzerinden ve ülke insanlarının köle gibi kullanılması ile yapılıyor. Bu ülkelerden kazanılan birikimler de asla ülke insanlarına yansıtılmıyor.

En lüks otel / çöl

Günler yardım organizasyonunu takip etmekle geçerken ikinci gün çok uzakta bir yerleşim yerine gidip oradaki insanların durumunu raporlamak üzere niyetlendik. Vakitlice çıkıp günü bitirmeden dönmeliydik. Akşam saatlerinde varacağımız yere çok az kala aracımız bozuldu. 4 çekerli, arazi şartlarına göre üretilmiş, çok bildik bir marka ve son model olmasına rağmen arazide hoplayıp zıplamaların, yol olmayan yerlerden kendimize yol açmaya çalışma gayretimizin sonunda susuz, elektriksiz, çaresiz bir vaziyette kalakaldık. Bulunduğumuz yere çok yakın bir köyde yaşayan insanlardan çat-pat İngilizce bilen bir kadınla görüştük. Elektrik ya da telefonlarımızın çekeceği bir yer, bir fikir aradık. Yakın ama ilerdeki köye gitmektense 25 kilometre geride kalan ama kamp alanımıza daha yakın olan yerleşim yerine gitmeye karar verdik. Orada herhangi bir araç ya da ‘çeken’ bir telefon bulabiliriz diye düşündük. Hava iyice kararmıştı ve bir pet şişenin dibinde yaklaşık on yudumluk suyumuz kalmıştı. Cebimizde çocuklara veririz diye sakladığımız birkaç şeker, birimizde bir avuç fındık çıktı. Muhteşem bir menü. Saatte 8 km yol alarak dinlenmelerle birlikte 3-4 saatte hedef noktaya varabileceğimizi düşündük.

İlk adımlar heyecanlı ve güzeldi. Üzerimizde ağırlık yapacak ne varsa araç içinde bıraktık. Vahşi hayvanlarla karşılaşırsak tedbir olsun diye bir çakıdan öte görüntüsü olmayan bir kamp bıçağı (öyle bir anda hiçbir işe yaramayacağını hepimiz biliyorduk), iki çakmak, ellerde birer sopa (ki ilerleyen yürüyüşte bu sopalar bile ağırlaşmaya başladı) ile yürümeye başladık.

Yanımızda başka ülkelerden iki arkadaş ta vardı. Yola çıkarken gür seslerle şarkılar söyledik. Genelde nakarat kısımlarından oluşan bu şarkılar bizi yormaya ve kumda attığımız adımlar ağırlaşmaya başlayınca gecenin sessizliği içinde yürüyen insanlar haline geldik. Yol kenarlarındaki bodur çalılardan sesler geldiğinde ‘hayırdır’ demekten başka cümle kuramıyor, bir iki ıslık ve gürültüden sonra tekrar sessizleşiyorduk. Bir saati doldurduğumuzda hepimiz nefes nefese ve terli bir vaziyette dinlenmek istedik. Kaç kilometre yol kat etmişiz diye baktığımızda bu kadar uzun zamandır kat ettiğimiz mesafenin hepi topu 4 km olduğunu öğrendiğimizde küçük çaplı bir şok yaşadık. Hemen hepimiz hesaplamaya başladık; yirmi beş bölü dört, eşittir kaç saat eder. ‘Hele hele susuz, yorgun, aç ve biraz da etrafta sırtlanların, aslanların olduğu bir arazide.’ Aynı hız ve tempoda devam edersek en az altı yedi saat yürümemiz gerekiyordu. Bir saat daha yürüyelim, bakalım dedik. İkinci saatte ulaştığımız yer 8 km olunca en gencimiz ve dağcılık yeteneği olan Mahmut ile Türkiye’den birlikte geldiğimiz Abdülkadir ve şoförümüz Pakistanlı Şak’ı öncü keşif kolu olarak! göndermeye karar verdik. Mahmut’ta duran suyumuzla dudaklarımı ıslattım ve pet şişeyi ona verdim. Onları yolculadıktan sonra ekip başımız Cengiz Ağbi ile etraftan topladığımız çalıları üst üste yığarak ‘görkemli’ bir ateş yaktık. Ateş yol boyunca döktüğümüz terlerin çöl rüzgârı ile bizi üşütmemesi için çok iyi bir çözüm oldu. Yarım saatlik bir muhabbetten sonra herkes suskunlaştı. Uyuyalım, zaman hızlı geçer dedik. Hiç de öyle olmadı. Sırt üstü yattığımız çöl kumları döşeğimiz, pırıl pırıl yıldızlarla dolu uzay manzarası yorganımız oldu.

Hayat hakkında düşünecek özel anlardan biriydi. Zaman geçmiyor, dünya ile irtibat kopmuş, ateş yanda bir dost ‘sıcaklığı’ ile yanıyor, gökyüzü bizi içine alarak kapsıyordu. Yarımşar saatlik uykularla uyanıp çalı çırpı toplayarak ateşi harlamaya devam ettim. Yol arkadaşlarımın uykusu oldukça derindi. Gece iki gibi dikenli bir ağaçtan hatırı sayılır bir parçayı koparmaya çalışırken bir süngü etkisi ile işaret parmağıma bir diken battı. Keskin ve zamansız bir acı içinde odun toplayıp sabaha kadar ateşi canlı tutmaya çalıştım.

Gece çölde ‘mecburen’ kalmak beş yıldızlı otelde kalmaktan daha lüks ve güzeldi. Çünkü çölün yıldızları sayısız, derinliği sonsuzdu.

Sabah yedi gibi keşif ekibi iki arazi jipi ve kamp alanımızdaki arkadaşlarla birlikte geldiler. Gece dört gibi bahsini ettiğimiz köye ulaşmışlar ve köyün muhtarı sayabileceğimiz yaşlı bir amcanın yardımı ile çalışan bir telefon bulmuşlar. Kamptaki arkadaşlar da geceyi uykusuz ve merakla geçirmişler. Sabah telefonla bilgi alır almaz araçlarla yola çıkmışlar.

Arkadaşlar geldiğinde ilk yaptığımız litrelik pet şişelerden birkaç tanesini devirmek oldu. Araçlara binip kamp alanına ulaştığımızda hızlı bir kahvaltıdan sonra birkaç saatliğine dinlenip yeniden araziye çıkalım dedik.

Öğleden sonra yaklaşık 200.000 kişinin yaşadığı ve BM’nin organize ettiği kampı dolaştık. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin günlük 5000 kişiye yemek dağıttığı ve içinde okulu, mescidi de bulunan bölgeyi ziyaret ettik. Demir parmaklıklı bir kapının önünde kalabalık bir grup vardı. Yemek saatini bekliyorlarmış. Etli pilav ve tatlıdan oluşan yemekler siyah poşetlerle dağıtılıyordu. ‘Beyaz plastik tabaklarla dağıtsak olmaz mı’ sorusuna, her daim çöl rüzgarları ile etrafta dolaşan tozların tabaklarda yemek yemeyi imkansız kıldığı şeklinde cevap verildi. Yaşadığımız yüzyılda hala yemek kuyruğunda bekleyen ve gerçekten aç ve susuz insanların olması manzarayı ilk kez gören arkadaşlardan bazılarının gözlerini yaşarttı.

Hiç bir şey yapamamanın verdiği rahatsızlık

Orada kalmaya başladığımızın ikinci gününden itibaren gün kavramım deforme olmaya başladı. Dünyanın her yeri, zamanın her aralığı insanlıkla ilgili çok şey öğrenmemiz gerektiği fikrimi pekiştirir hale geldi. Buraya geldiğim andan bu yana yasamış olmak daha büyük bir anlam taşır oldu. Yokluklar içinde ama mağrur bir millete yardım elimizi uzatmak için geldik. Asıl yardım ettiğimiz kişiler muhtemelen kendimiziz. İnsan olabilmek için bu ve benzeri tecrübelere ihtiyacımız var. Kenya Somalisi’nde yapabildiğimiz tek şey, olup biteni görmek ve görüntülemekten öte geçemedi. Orada çocukların gözlerinin kenarına konan sineklere öfkelendik, hatta bir ara sineğe hitaben ‘konma o çocuğun gözüne’ dediğimi fark ettim.

Kenya’da öfkelenecek ve kovulacak çok sinek var. Dünya kendi modernliğini, insaniliğini, merhametini tamamlamak için daha çok yüzyıla ihtiyacı var gibi gözüküyor. Yapılacak şeyler ortada ama büyük emek, gayret, sabır ve kimi zaman mücadele gerektiriyor.

Kendi hayat çizgimizin uzadığı yere kadar neler yapılabilir bilmiyorum. En azından çocuklarımızın yüzyılını kurtarmak için bugün yaptıklarımızdan çok daha fazlasını yapmak gerekiyor.

Teknik Bilgi

Kenya, Hint Okyanusu’na kıyısı olan bir doğu Afrika ülkesi. Güneyinde Tanzanya, batısında, kuzeybatısında Güney Sudan, kuzeyinde Etiyopya ve doğusunda Somali ile komşu. Başkenti Nairobi, konuşulan dil Svahilice.

Bu yazı Gezgin Dergisi 2011 yılı Kasım (57) sayısında yayımlanmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir