Pazartesi , 24 Haziran 2019
Anasayfa » KÜLTÜR » Adam ve Çiçeğin Hikayesi

Adam ve Çiçeğin Hikayesi

Hakikat yalana teslimdi şehirde; rollerini yapmaktan kendileri kalamamışlardı, tüm kişiliklerini ve kimliklerini tüketmişlerdi. Her şey bir gösteri ve her şey bir görüntüydü. Görüntü gerçekliğin üstünü örtüyordu.

Yazı ve Fotoğraflar: Hayrettin Oğuz

Tıpkı saksıdaki çiçekler gibi hapisti insanlar ve duyguları; apartman denilen kutulara, cadde ve sokak denen labirentlere… Çünkü ne bir rüzgar değerdi yanaklarına ne de bir deli yağmur damlası ıslatırdı duygu ve düşüncelerini.. Ve bir gün adam rüyasında bir çiçek gördü. Dağlardaydı çiçek hem de uçurum kenarındaydı. Ne kelebekler kanat çırpıyordu üstünde, ne arılar vızıldıyordu. Öyle sertti ki rüzgarlar, yapraklarını savuruyor, dallarını incitiyordu. Ve çiçek rüyasında adamın; tipiye yakalandı, karda ayazda kaldı. Öyle korkunçtu ki fırtınalar, öyle soğuktu ki kasırgalar, öyle koyuydu ki bulutlar, çiçek ağlıyordu adeta, çiçek yalnız ve ıssız, ağlıyordu.. Açtığı baharlarda çiçeğin kokusunu bilen kalmamıştı, açtığı dağlarda insan sesi yoktu.. Rüzgarı beklerdi, bulutlara konuşurdu, güneşe sevinir, aya saklanırdı.. Çiçek ötelerden bir kelebekti sanki, çiçek masallardan, hikayelerden, mitolojilerden kalma bir kokuydu..

Adam kan ter içinde uyandı. Bu bir işaret dedi ve gitti dağlara o çiçeği bulmaya. Şehri terkettiğinde, terkettiği yalnızca şehir değildi; yarım oluşlar, sahte gülüşler, insanımsı roller, maskeler, riyakarlıklar, yalakalıklar ve her türlü süfli değerlerdi. Dağa gittiğinde adam ilk olarak rüzgarı hissetti. Yanaklarına çarpan rüzgar adama varolduğunu hatırlattı. İnsan olduğunu hissettirdi. Sanki duygularını patlatırcasına, yüreğindeki çiçekleri açarcasına vurdu adamın gönlüne. Kentin duvarlarında kaybolurdu oysa rüzgar, kentin pencerelerinde tutsaklaşırdı.. Serinlik yerine is kokardı, çiçek kokularını değil sokakları istila eden nefretleri, kinleri, öfkeleri taşırdı içinde.. Ve pınarlar.. Dağ pınarları.. O kadar yalın ve doğal.. Ellerini suya daldırdı adam ve yüzünü yıkadı, kana kana içti sanki ilk kez su içiyormuşçasına. Sanki yeniden doğmuştu o an. Yeniden yıkamıştı pisliklerden tenini.. Bir arınmaydı yaptığı.. Ruhunu guslediyordu sanki..

Önce çiçeğin kokusunu hissetti. Sonra rüzgara, kuş seslerine karışık belli belirsiz sesini duydu.. Zirvelere çıktı. Biliyordu ki bu çiçek ancak oralarda yetişirdi.. Çiçek uçurumun kenarındaydı. Gördü, gülümsüyordu. Sanki yapraklarına bir kelebek kanat çırpmış, dallarına bir arı konmuştu.. Ama solgundu çiçek, yaprakları yorgun, dalları kırgındı.. Kara ve koyu bulutlar vardı üstünde sevdalı bulutlar yerine.. Sevdalı bulutlar değildi çiçeğe gölge; çiçek şaşkın, adam gergin. Zaman o zaman, o mekan değil. İpe sapa gelmez, kuş uçmaz, kervan göçmez, parçasız bulutsuz bir öykü geçiyordu adamın içinden. Çiçek iç geçirdi… Adam cinnet… Bir öykü… Yaprakları hep soğuktu çiçeğin.. Üşüdüğünde çiçeğin yaprakları, donardı adamın yüreği.. Adam kıyametini gördü o anda.. Varlığı ve yokluğu gördü.. Şairin dediği gibi var bir yoktu ve yok o kadar çoktu..

(Yok) bir (var)dır; Geçit vermez; Dar mı, dardır! (yok) bir (yok)tur; Akıl ermez. Ne de çoktur! ( Var) bir (yok)tur; Yusyuvarlak Dönen oktur. (Var) bir (var)dır; O’na varmak…

Bu kadardır! Adam yaklaştı çiçeğe.. Kokusunu içine çekti. Yapraklarının üstündeki karları temizledi. Etrafındaki çeri çöpü topladı. Ne çok acı taşımıştı kanatlarına, ne çok korku gizlemişti yapraklarına.. Adam kokusunu bir kez daha içine çekti. Keşke dedi. Keşke daha önce gelmeliydim ya da sen geç kalmamalıydın dedi. Keşke… Keşke taş idi adamın içinde.. Keşke taş, keşke kaya, keşke savaş, keşke dağ, keşke kurşun, keşke tunç, keşke utanç. Bıraktı… Dağ bir keşkeydi, uçurum bir keşke bulutlar bir keşke..

Adam çare-siz-di.. Çiçeksiz. Çiçek çare idi. Çiçek “yar”dı ama yarların kenarındaydı. Adam ya yardan düşecekti ya “yar”den.. Her ikisi de farketmez dedi. Başını dizlerine koydu çiçeğin ayaklarını yara, uçuruma..

Alıp götürmeliyim onu buradan dedi adam. Ama tomurcukları vardı çiçeğin toprağa, suya, havaya kök salmış.. Koparamam dedi adam, koparırsam saksısı gönlüm de, yüreğim de olsa yok ederim onu dedi sonra. Öyleyse ne yapmalı diye sordu sanki bir girdabın içine düşercesine.. Adam uzandı çiçeğin yanına. Farketti, hissetti.. Evet dedi, o burada kalmalı, ben üzerinde kanat çırpan kelebek olmalıyım kimi zaman, kimi zaman da dalına konan bir arı olarak inlemeli, türküler söylemeliyim ona. Kelimeleri şiir yapmalıyım. Hece hece koklamalıyım yapraklarını, harf harf seyre dalmalıyım.

Onda sevgiyi bal yapmalıyım. Söylenmedik kelimeler bulmalıyım. İncinmedik, sahte duygularla incitilmedik kelimeler.. Rollerden arınmış duygular.. Hissini yitirmemiş dokunuşlar.. Tükenmemiş bakışlar.. Solmamış gülüşler.. Yağmurlarda gönlümü örtü yapmalıyım, karlarda boranlarda üzerine yorgan olmalıyım.. Ruhumu müşahhaslaştırmalıyım, gönlümü ona bir ayna yapmalıyım, bende kendini seyrettiği.

Adam türküler söyledikçe çiçeğe çiçek unuttu toprağı.. Adam şiirler yazdıkça, okudukça çiçeğe, çiçek tüketti kelimeleri, heceleri, harfleri.. Saksılara imrendi, kusmuk kokan sokaklara gitmek istedi.. Rüzgarın sesini değil de hoyratların nefesini istedi yapraklarında.. Kitaplarda bir anlam olmak yerine, kitaplarla gizliyordu utanılası yüzünü.. Kelimeleri kanatıyordu, cümleleri ruhundan koparıyordu. Her harf bir kurşundu adeta sevdaya sıkılan, her nokta bir kıyamet.. Her şey sahteydi ve her şey yalana teslim.. Başsız başsız adamları adam sandı çiçek, can gözünü terketti artık tek yoldu heva ve heves.. Sırtında dikenler taşıyordu adamın şiir döşediği yollara, gecenin üçüydü vakit, çiçek sevdayı uyutuyor hoyratlara uyanıyordu.. Kelimeleri yalan yapıyordu, kelimeler ağlıyordu çaresiz..

Çiçek deli, çiçek serseri.. Biraz kanatları canlanmaya görsün gölge etme diyor adama. Sıcaklığını güneşe, susuzluğunu pınarlara, ısınmışlığını bulutlara, sabrını taşlara yoruyor.. Adam gülümsüyor ama gülümsemesinin arkasında gizli ağlayışı. Tamam diyor çiçeğe, sen nasıl istersen! Kırıyor adamın kolunu kanadını. Kanatıyor ruhunu. Adam teslim oluyordu çiçeğe..

Biliyordu ki teslim olmadan teslim alınmazdı sevda.. Çiçek ısındıkça, yaprakları canlandıkça ben diyor, kendine baktıkça adam kayboluyordu. Oysa o; adamda görebilir kendini, benliğini, gönlünü, ruhunu, gerçekliğini. Adam gönlünü ayna yaptığında şımarıyor çiçek. Kendini özgür sanıyor. Halbuki o gönül olmasa çiçek anlamsız, çiçek yok, çiçek dalsız ve yapraksız.. Manasını bilmeyen şiir gibi, ışığını fark edemeyen güneş gibi, ruhunun farkında olmayan insan gibi..

Çiçek dengesiz, adam çaresiz.. Kader dedi adam içlendi, ağlıyordu nefesi, titrekti, kaderim dedi.. Adam biliyor ki çiçek; ben benim dedikçe baharlara karışacak, kokusunu rüzgarlarda savuracak ve belki kendini bile hissedemeyecek bir süre sonra. Belki de saksılara imrenecek. Sahte duygulara anlam olacak.. Oysa adam kaybettiklerini getirdi ona. Buna rağmen, keşkelere rağmen adam, hakikatin yalana teslim olduğu gerçek denilen hayatın değerlerine göre değil, hayal denilen sonsuzluk aleminin değerlerine göre buldu onu ve söz verdi ona.. Koparmayacak, karda, ayazda, boranda, onun solmaması için üzerine yorgan olacak. O başka baharlara açsa da, uçurumdan düşmemesi için adam onu hep koruyacak.. Gittiği yollarda yolundaki taşları temizleyecek habersizce, açıldığı denizlerdeki dalgalara dalgakıran olacak, en onmaz yağmurlarda ruhunu şemsiye yapacak saçlarına. Adam ağlayacak, adam uyumayacak, adam üşüyecek, adam titreyecek. Ve adam da sevdasıyla o çiçeği bekleyerek, uçurum kenarında çiçekleşecek.. Daha önce arayarak öğrettiği gibi, öperek, koklayarak, sarılarak, kavuşarak değil bekleyerek sevginin ne olduğunu öğretecek. Sevgiyi çiçekleştirerek..

Ama adam şimdi dağlarda, uçurum kenarındaki çiçeğin yanında.. Başları çiçeğin dizinde, ayakları uçurumda onu bekliyor. Dağlarda dağlaşıyor adam. Dağ rüzgarları kurutuyor gözyaşlarını. Çiçek kendine gelmeye görsün, başka kırlara, başka kelebeklere, başka baharlara açıyor. Ve adam dağ gibi bekliyor dağlanarak.. Yüreğinin sızısını gönlündeki yangını gizleyerek.. Kelimelerle ağlaşıyor, kitaplara sarılıyor, sessizliğe bağırıyor, dağı, dağları, yarları yağmurları gönlüne, gözlerine yaş yaparak ağlıyor. Oysa bağrına aşk basmak istemişti adam. Şimdi dağlarda dağlanarak dağlaşıyor, bağrına taş basıyor..

Adam ve Çiçeğin Hikayesi – Bu yazı 2013 yılının Aralık ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 82. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir