Cumartesi , 17 Ağustos 2019
Anasayfa » DÜNYA » Avrupa’nın Gökkuşağı: Romanya

Avrupa’nın Gökkuşağı: Romanya

Romanya ile ilgili hafızamdaki en belirgin kare, Nicolae Ceaușescu’nun karısı Elena ile birlikte kurşuna dizildikleri sahne. Ülke için birçok olayın izahında da önemli bir argüman olan devrim ve alaşağı edilen diktatörü anmadan Romanya’yı anlatmak çok zor. Fakat devrime kadar gelen sürecin nasıl beslendiği bilmek için, Romanya’nın tarihine kısaca göz atmak faydalı olacak sanırım.

Yazı ve Fotoğraflar: Hilal Korucu

Daçya’dan Romanya’ya

romanya-2

Diğer Avrupa ülkelerine nazaran daha az bilinmesine rağmen, Romanya en eski insan yerleşiminin olduğu topraklara sahip. 42 bin yıllık geçmişi olduğu tahmin edilen insan fosillerinin bulunduğu Kemikli Mağara ( Peştera cu Oase ) bu gerçeği kanıtlıyor. Bu topraklarda kurulan ilk devletin Daçya Krallığı olduğu belirtiliyor kaynaklarda. Sonrasında Roma İmparatorluğu’nun bir eyaleti olmuş. Ardından da Gotlar, Hunlar, Avarlar ve Slavların istilalarına uğramış. 9. ve 11. asırlarında Bulgar devletine katılan topraklar bu kez de Macar, Peçenek, Kuman ve Tatar istilalarına maruz kalmış. 14. yüzyılda devlet olmayı başaran Romenler Eflak ve Boğdan Beylikleri’nden oluşan ülke, iki asır sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesi altına girmiş. Osmanlı Rus Savaşı sonrasındaki mağlubiyet ile birlikte önce Besarabya, 93 Harbi’ndeki Ruslara karşı ikinci yenilgiden sonra da Eflak ve Boğdan Osmanlı’dan kopmuş. Besarabya SSCB’den ayrılan bugünkü adıyla Moldova olurken, 1881 yılında Romanya Krallığı kurulmuş oldu yeniden. II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında yer almak ülkenin kaderini değiştirmiş.

Komünizmin diktatörlüğe evrilmesi

Kızıl Ordu’nun 1944’te ülkeyi işgal etmesinin ardından Komünist Romanya Halk Cumhuriyeti ilan edilmiş. Bundan 20 yıl sonra ise Nicolae Ceaușescu’nun 22 yıllık iktidarı başladı. Ülkede son derece radikal değişiklikler yapan diktatörün indirilişi, diğer Doğu Bloku’ndaki sosyalist rejim değişikliklerinin aksine kanlı oldu. Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte yeniden şekillenen dünya düzeni Romanya’daki değişimin de fitilini ateşledi. Ceaușescu’nun, halkın insani gereksinimlerinin sınırlarını zorlayan mali politikaları ve gösterişli mimari projeleri, Romenleri devrime götüren etkenler oldu. Trasilvanya’nın güneyindeki Temeşvar’da başlayan ayaklanmalar Bükreş’e kadar uzandı. Kanlı çatışmaların ardından kaçma girişimlerine rağmen diktatör ve karısı bir saatlik yargılamanın ardından kurşunlanarak idam edildiler. Tüm dünyanın ibretle izlediği bu sahne, kitle. Aradan geçen 23 yıllık sürede Romanya , demokrasiye geçerek 2004 yılında Nato’ya 2007’de de Avrupa Birliği’ne katıldı.

Romanya’yı sosyal, kültürel ve coğrafi olarak özetleyen en önemli kentler Bükreş, Braşov ve Köstence. Genel anlamda baskın bir Romen etkisi olsa da ülkenin tamamında, aradaki farklılıklar ülkenin tarihi yol ayırımlarını vurguluyor.

Merhaba Bükreş

Romanya’yı tarihe not düşülenler ile kısaca özetledikten sonra izlenimlerim ile bu ülkeyi anlatmaya çalışacağım. Büyük Avrupa ülkelerinin tanıtım stratejilerinin bir sonucu olarak, görülecek yerler sıralamasında hayli gerilerde bulunan Romanya’ya beklentilerimi düşük tutarak gittim. 1.5 saatlik uçak yolculuğunun ardında Bükreş Otopei Havaalanı’na iniş yaptı uçağımız. Bir şehirle tanışıklığımın ilk anlarını zihnimde fotoğrafını çekerim ki sonrasında oluşan algılarımla karşılaştırabileyim. Bu da şehrin iklimine ne kadar girebildiğimin ipuçlarını verir bana. Şehir merkezinin biraz dışında kalan Otopei’den Bükreş’e doğru ilerlerken diğer Avrupa şehirlerinde gördüğüm düzen ve sadeliği hatırlattı. Yol aldıkça devasa apartman blokları, geniş yollar ise eski komünist rejimi ülkelerindeki soğukluğu hissettirdi. Gri bir havada gerçekleşen bu karşılaşmanın soğuk iklimi, misafiri olacağım sevgili kuzenlerim Özlem ve Oğuzhan Korucu’nun sıcak karşılaması ile dağılıverdi. Günün akşamında kısa bir Bükreş turunun ardından, ertesi gün çıkacağımız Transilvanya yolculuğuna başlamak üzere günü noktaladık.

Filistinli gençlerle Transilvanya’ya doğru

Bükreş’teki Filistinliler tarafından kurulan Jarussalem School’un gezi organizasyonu ile yol almak üzere, sabahın erken saatlerinde topluluk ile buluştuk. Serin bahar havasına rağmen okul müdürü Dr. Fariz Allaqtta ve öğretmenlerin insanın için ısıtan merhabaları gezinin güzel geçeceğinin sinyallerini veriyordu. Cıvıl cıvıl kız ve erkek lise talebeleri için düzenlenen geziye gençlik heyecanı ve ışıltısını muhafaza etmiş öğretmenler de gözetmen olarak eşlik ediyor. Bükreş’ten hareket eden iki otobüslük konvoy kuzeye doğru hareket etti. Daha ilk birkaç kilometrede kanları deli akan gençler popüler müzikler eşliğinde eğlenmeye başladı. Gençlik böyle bir şey dedirten bu tempo bazen İngilizce bazen Arapça şarkılar eşliğinde sürüp gitti. Arap kültürünün olabildiğince canlı olduğu bir topluluk içerisinde Romanya ile tanışma ve keşif aşamaları sıra dışı bir deneyimdi benim için. Gittiğim ülkelerde genellikle o bölgeye ait etnik müzikler eşliğinde seyahat etmeyi tercih ederim. Arap ezgileri ile Transilvanya’nın eşsiz coğrafyasında gezinmek ayrı bir tat oldu benim için. Farklı ama keyifli olan bu süreç bana Romanya’daki çok kültürlü atmosferi daha iyi algılama imkanı sundu.

romanya-3

Vidraru Barajı’nın büyüleyici derinliği

Kuzeye çıktıkça Bükreş’in dümdüz yapısından sarp dağların vadilerin olduğu farklı bir coğrafyaya doğru uzanmaya başladık. Zaman zaman ortasından geçtiğimiz şirin köyler, yollarda giden atlı arabalar, yaşlı Romen kadınlar, rengarenk giyisileri ile Çingene kızlar görmeye değer karelerdi. Yolculuğumuzun ilk durağı Argeş Nehri üzerine kurulmuş olan Vidraru Barajı. İnşası 1966 yılında tamamlanan baraj gölü, Ghitu Dağları’nın arasında yer alıyor. Romanya’nın elektrik ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulan baraj 465 milyon metreküp hacmine sahip. 1974 yılında atlatılan kaza ile büyük bir felaketin eşiğinden dönen baraj, bugünkü hesaplamalar ile 450 milyon Avro’ya malolmuş. Büyüklük bakımından Romanya’nın en büyük Avrupa’nın ise 5. Büyük barajı olan Vidraru, 166 metre yüksekliğe, 25 kilometre uzunluğa sahip. Baraj gölü bölgeyi ziyaret edenler için cazibe merkezlerinden biri. Devasa baraj setinin üzerinden vadiyi kuşbakışı izleme imkanı veren yapıya ulaşmak için dağların yamaçlarından ürkütücü bir yolculuk yapmak gerekiyor. Etrafı dağlarla çevrili göl doyumsuz bir seyir sunuyor. Vidraru Barajı gözlerden kaçmayan detaylardan biri de heykeltraş Constantin Popovici tarafından yapılan Prometheus heykeli. Barajın yüksek yamaçlarına konumlandırılmış elinde yıldırım tutan metal heykel, adını Yunan Mitolojisi’nde erkeklerin koruyucusu Prometheus’dan almış.

Drakula efsanesinin yaşadığı topraklar

Bu doyumsuz seyrin ardından sarp yamaçlardan Argeş nehri boyunca aşağı iniyoruz. Doğal güzellikler karşısında büyülenmiş halde ilerlerken, yol kenarında efsanevi Drakula tabelaları çıkıyor karşımıza. Restoran, otel, market gibi birçok mekana ismi verilen Drakula, meşhur romana ilham olan III. Vlad Tepeş’ten başkası değil. Bizim de tarihten aşina olduğumuz ve zalimce uygulamaları nedeniyle Kazıklı Voyvoda olarak bildiğimiz Drakula, Transilvanya Bölgesi’nin sembol ismi. İsminin yanı sıra resmine de sıkça rastlamak mümkün bu civarlarda. Romen halkının gözünde bir kahraman olan III. Vlad, esir aldıklarına uyguladığı vahşice kazığa oturtma işkencesi ve bu işkence ettiklerinin kanlarını içtiği efsanesi Bram Stoker’in Drakula romanına esin kaynağı olmuş. Defalarca ölümden kurtulan ve en sonunda Osmanlı askerleri tarafından başı kesilen Kazıklı Voyvoda’nın, ölümden simya yöntemleri ile kurtulduğu ve yüzyıllarlar sonra dirildiğine inanılmış uzun süre bölge insanı tarafından. Bu inanış Kazıklıyı Stoker’ın kaleminde, Kont Drakula olarak yaşatmaya devam ediyor. Drakula’nın bizim gibi yabancılar için ürkütücü etkisinin ardından, yemyeşil vadiler arasında devam eden yolculuk sonrası Calimanesti – Caciulata bölgesinde geceliyoruz. Raul Nehri kıyısındaki bu turistik yerleşim bölgesinde noktalanan günün sabahında güneşin aydınlık yüzü karşılıyor bizi.

romanya-4

Karpatlar’ın ortasında yeşil beyaz güzellik

Trasilvanya bölgesinin en çok ilgi gören ve Romanya’nın en büyük kentlerinden biri olan Braşov’un üç tarafı dağlarla çevrili. Kışın oldukça ilgi gören şehir, kayak turizmi açısında oldukça popüler. Karpatlar’ın Bucegi, Brasium, Postavaru, Pratra Craiului, Ciucas, Fagaras Dağları tarafından kuşatılan şehirde Prahova Vadisi de önemli alanlardan biri. Gezi ekibimizle birlikte piknik yapmak üzere mola verdiğimizde; baharın yeşilliğinin kışın beyazını dağların zirvesine kovaladığı zamanlardı. Bir taraftan bu görsel ziyafeti karelemek bir yandan da anı yaşamanın arada kalmışlığı ile mis gibi havayı içime çekerek tadına varmaya çalışıyorum zaman ve mekanın. Bir anda Jarusalem Okulu’nun gençleri dağılıyor düzlüğe. Bakışlarımı mıknatıs gibi çeken Karpatlar’ın da tıpkı Erivan’dan gördüğüm Ağrı gibi bir ruhu olduğunu hissettim bakarken. Belki de bakmayı bildiğimiz zaman bütün zirvelerde görebileceğimiz türden… Baharın daha yeni uyandığı Braşov’da dağların yamaçlarında toprağı yırtıp güneşe kavuşan safran çiçekleri başımı zirvelerden aşağı indirerek, güzellik her yerde dedirtiyor. Mangallı piknik ve darbukalı eğlencenin ardından rüya şehrinden ayrılıyoruz Bükreş’e doğru. Transilvanya Bölgesi muhteşem doğasının yanı sıra masal tadındaki mimari yapılarıyla da görülmeye değer. Geçerken görme fırsatı bulduğum Rasnov Şatosu, tüm görkemi ile Braşov’a hakim bir tepenin üzerine inşa edilmiş. Zaman yetersizliği sebebiyle gidemediğim fakat görülmesi tavsiye edilen yerlerden biri de Braşov’a 44 km uzaklıktaki Sinaia kenti ve buradaki Peles Şatosu.

Braşov da dahil olmak üzere Transilvanya Bölgesi’nde içerisinden geçtiğimiz büyüklü küçüklü şehirlerin büyük bir kısmı bir ya da iki katlı orta büyüklükteki evlerden oluşuyor. Sıkça rastladığımız kiliselerde de karma mimari yapı belirgin olarak hissediliyor. Kiliseler boyutlarına rağmen gösterişli duruşları ile ilk dikkati çeken yapılar. Şehirlerin aksine köyler özgün yapısını koruyamamış. Ülkemizde de sıkça rastladığımız kimliksiz bir yapılaşma modeli etkisini hissettirmeye başlamış bölgenin köylerinde. Transilvanya’da daha keşfedilmemiş birçok güzelliği arkada bırakarak Bükreş’e dönüyoruz. Bambaşka bir insan ve doğa ikliminde geçen iki günlük yolculukta misafirperverliği ve Türk dostluğu ile bana mahcubiyet yaşatan başta Jarusalem Schoul müdürü Dr. Fariz Allaqtta olmak üzere Ekhlas Abbas, Catalina Barazi, Duha Badawi ve Laura Gibril’e ve Özlem Koca Korucu’ya sonsuz teşekkürler.

romanya-5

“ Mutlu olduğun yer “

Bükreş ( Bucharest )” mutlu olduğun yer” demek Romence’de. Bu bilgi kentin iyi duygular ve deneyimler üzerine kurulmuş bir yer olduğunu sahici bir dille anlatılıyor. Fakat iyi başlayan her şey gibi insanlığın hayatta bıraktığı acı tecrübeler Bükreş için de geçerli. İki dünya savaşı, komünist rejim ve kanlı bir devrimle sona eren dikta yönetimi… Şimdilerde ise demokratik sistemle yönetilen Avrupa Birliği’ne üye bir ülkenin başkenti Bükreş. Her ne kadar komünizm tarihe karışsa da kalıntıları devasa yapılar olarak ayakta duruyor. Devlet otoritesi yapılara, yollara, parklara yansımış. Özellikle Ceaușescu döneminde girişilen şehrin yeniden inşası çalışmaları sonucunda, dev beton bloklardan oluşan konutlar yapılmış. Devrim sonrasında oturdukları bu evlerin sahibi olmuş Romenler.

Şehrin en çok dikkat çeken yönü, içerisinde göletlerin yer aldığı çok sayıda geniş parkın olması. Bunların en önemlileri Titan, Çişmicu ve Herastru. Çişmucu’nun ismi “ çeşmeci”den geliyor. Parklardaki insan manzaraları Romenlerin yaşam tarzı hakkında bilgiler veriyor. Gençler paten ve bisikleti sıkça kullanıyor. Denize kıyısı olmayan Bükreş’te güneşi gören Bükreşliler, göletin kenarındaki çimlere akın ediyor. Parklardaki devasa göletlerin suni olduğuna inanmak çok güç. Bunların hepsi diktatörlük döneminde inşa edilmiş. Keza şehrin ortasından geçen kanallar da öyle. Ceaușescu ülkenin kıt kaynaklarını zorlayarak başladığı çalışmalarını büyük ölçüde tamamlamış. Amacı Bükreş’i kanallar ile Tuna’ya bağlamakmış. Fakat 70 km kala idam edilmiş. O dönemin en önemli yapılarının başında ise Devlet Sarayı geliyor. Şehre hakim bir noktaya inşa edilmiş olan sarayın bini aşkın odası bulunuyor. Sarayın çevreleyen yollar ve yapılar da yeniden inşa edilmiş o dönemde. İçerisinde ibadethanelerin de bulunduğu çok sayıda bina yıkılmış ya da yeni planlama ile dev beton blokların arkasında bırakılmış. Şehrin merkezine dağılan kesişme noktasında bulunan saray, şehre damgasını vuruyor. İçerisinde gizli bölmeler ve kaçış yolları da olmasına rağmen Ceaușescu ölümden kaçamamış. Yoğun bir iş gücü ve bütçenin harcandığı Bükreş’in yeniden inşası sırasında, kötü koşullardan dolayı çok sayıda insanın zulüm gördüğü ve birçoğunun hayatını kaybettiği söyleniyor.

Tarih Eski Bükreş’te yaşıyor

Tüm köklü şehirlerde olduğu gibi Bükreş’te de kentin kadim kültürünü yansıtan eski şehir merkezi bulunuyor. Eski Bükreş (Lipscani) olarak anılan bölgede tarihi binalar, kültür sanat merkezleri, üniversiteler ve stratejik yapılar yer alıyor. Sokaklara taşan kafeler, başka yerden bulunamayacak özgünlükte eşyalar satan sokak arası dükkanlar, han ve pasajlar dikkat çekiyor. Mekke Pasajı da bunlardan biri. İçerisinde kafe ve restoranların bulunduğu mekanda Arap çizgileri hakim. Pasaja gelenlerin en çok tercih ettiği ise nargile. Tam olarak alıştığımız Türk kahvesine benzemese de aynı adla anılan kahveyi de içmek mümkün. Müşteriler ise çoğunlukla Romenler. Lipscani bölgesine ulaşabileceğiniz noktalardan biri Unirii meydanı. Buradan merkeze doğru ilerledikçe Osmanlı Bey’i Manuc Bey’e ait olan Manuc Hanı’nı, Covaci ile Selari caddelerinde bulunan antika dükkanları, Stavropoleos caddesinde yer alan Starvropoleos Kilisesini görmek mümkün. Bu bölge, bizdeki İstiklal Caddesi’ni andıran bir hareketliliğe sahip. Eğlence mekanlarının da en önemlileri Lipcani’de bulunuyor. Bu bölgede göze çarpan bir detayda bazı tarihi binaların modern binalarla tamamlanarak plazalara dönüştürülmesi. Bir yüzü klasik Avrupa mimarisi geri kalan kısmı ise cam devasa duvarlardan oluşuyor.

romanya-6

Sıfır noktasında yeni bir başlangıç

Ülkenin dönüşümünü en iyi simgeleyen bölge ise Sıfır Noktası. Devrimde direnişçilerin günlerce süren mücadelesinden sonra ulaştıkları alan 21 Aralık 1989 ve Universitaii Meydanı olarak anılıyor. Tarım Bakanlığı, Bükreş Ulusal Tiyatrosu, Bükreş Üniversitesi ve dikkat çeken mimarisi ile Rus Ortodoks Kilisesi bulunuyor. Şehirdeki en uzun cadde ise Birleşmiş Milletler Meydanı ile Zafer Meydanı. Eski St. Spyridon Kilisesi, Postane Binası ve Mekke Pasajı bu cadde üzerinde. Cadde üzerinde Odeon Tiyatrosu da önündeki Atatürk büstü ile özellikle biz Türkler için ilgi çekici. Devrim Meydanı da bu caddenin devamının vardığı çok önemli meydanlardan biri. Piata Revulutiei olarak bilinen meydanda Ulusal Sanat Müzesi, Merkez Üniversite Kütüphanesi, eskiden Komünist Parti merkezi olan İçişleri Bakanlığı bulunuyor. Devrim Meydanının iki simgesi ise Romenlerin en önemli tarihi şahsiyetlerinden I. Carol’un heykeli ve devrimin simgeleyen Devrim Anıtı (Statutie Revulutiei). Bu anıt, kazığa geçirilmiş patates formunda ve üzerinde akan kan tasarımı ile inşa edilmiş. Caddenin devamında yine çok önemli yerlerden olan Ateneului Parkı bulunuyor. Park içerisinde Ateneul Roman binası bulunuyor ki bu bina Bükreş’in “ Küçük Paris” olarak nitelendirildiği zamanları simgeliyor.

Kent merkezinde, kırsal esintiler; Romanya Köy Evleri

Bükreş’in geniş ve uzun caddeleri içerisinde Kiselef en prestijli olanı. Toplumun üst sınıftan insanlarının ikamet ettiği bu caddede bazı konsoloslukların binaları da bulunuyor. Zafer Meydanı’na yakın olan Antipa Müzesi de şehre gelen yabancıların ilgi gösterdiği yerlerden. Dünyanın hemen her noktasından canlıların dondurularak muhafaza edildiği müzeyi gezerken, kendinizi bazen buzullarda, bazen balta girmemiş ormanlarda, bazen de okyanusun derinliklerinde hissedebilirsiniz. Romanya’nın koşulları düşünüldüğünde hayli maliyetli ve zahmetli olan bu müzenin Avrupa Birliği’nin desteği ile yapıldığını öğreniyoruz. Bükreş’te görmekten keyif aldığım ve gidenlere tavsiye edeceğim yerlerden biri de Köy Müzesi. Toplu ulaşım araçları ile gidilebilecek olan ve şehrin en önemli parklarından biri olan Herastrau Parkı’nın hemen yanında kurulan bu küçük müze köyü gezerken büyük keyif aldım. Romanya’nın farklı kırsal bölgelerinden ayrı bloklar olarak düzenlenen alanın, kapalı olması sebebiyle, sadece bir kısmını gezebildik. Gerek mimarisi, gerek evlerin iç düzeni ve eşyaları, gerekse köy yaşamının ortak alanlarındaki tüm detaylar düşünülerek oluşturulmuş Köy Evleri Müzesi. Kilise, kuyular, ambarlar, köy arabaları, samanlıklar vs… donmuş bir zamanı hissettiriyor. Evlerin içerisindeki işlemeli örtüler, gaz lambaları, kilimler, sedirler, kaplar çok da yabancı gelmedi gözüme. Bu güzel alanı gezince bu kadar çeşitliliğe sahipken biz neden böyle bir köy müze oluşturmuyoruz ülkemizde diye düşündüm. Kırsal yaşamın içine bu denli dalmışken, müze çıkışındaki Zafer Takı’nın heybeti zamanla yüzleştiriyor bizi. 1. Dünya Savaşı sonrasında elde edilen zafer anısına yaptırılan “ Arcul de Triumf” 1989’da restore edilmiş.

Ulaşım hem kolay hem de ucuz

Bükreş’de toplu ulaşımın yaygınlığı ve çeşitliliği hayatı kolaylaştıran ve kentin düzenini koruyan en önemli nokta. Kentte metro, otobüs ve troylebüs bütün cadde ve sokaklara ulaşacak şekilde inşa edilmiş. Ara sokaklara bile raylı sistem döşenmiş. Ulaşım araçları hayli eski olsa da insanlar bundan pek de şikayetçi görünmüyor. Bir başka ulaşım aracı olan taksi ise son derece ucuz. İstanbul ile kıyasladığınızda yarı fiyatına yararlanmanız mümkün taksilerden elbette ucuz tarifeli olanı seçerseniz. Çünkü aracın kalitesine göre fiyatları da değişiyor. Bükreş’e gidecek olanların bunu bilmesinde fayda var. TL’ye oranla Romen para birimi Lei’in yarı yarıya daha düşük değerde olması da bizler için daha ucuz hale getiriyor harcamaları. Fakat bazı taksiciler bize yaptığı gibi taksimetreyi unuttuğunu ya da bozuk parası olmadığını iddia ederek hayli yüklü ücret talep edebilir.

Bükreş’te bizim simite benzer Kovrik en sık tüketilen yiyeceklerden. Taze yendiğinde hafif ve lezzetli olan kovriğe kahve eşlik ediyor çoğu zaman. Romenler güne mutlaka bir kahve ile başlıyorlar. Tüm dünya da olduğu gibi burada da hızlı yemek kültürü hakim olsa da Türk, Arap, İtalyan resoranları da var. Fakat Bükreş’lilerin en çok tercih ettiği ve önünde kuyrukların oluştuğu Dristor Kebap’a adım başı rastlamak mümkün. Seyahatimin ilk gününde dönerini tattıktan sonra neden bu kadar çok ilgi gördüğünü anladım.

Bükreş’te ilgi uyandıran detaylardan biri de ilk bakışta fabrika izlenimi veren şehrin ısıtma merkezleri. Devasa konut bloklar ile birlikte bu tesisler de komünist dönemin güçlü vurgularından ve hâlâ kente hizmet etmeye devam ediyor.

Devrimin ardından özellikle Türk, Arap ve İsrailli girişimcilerin yoğun olarak yerleştiği Romanya, yapılan evliliklerle melez bir toplum olma yolunda hızla ilerliyor. Adım başı rastladığım para değişim ve rehinci dükkanlarına “ amanet” ismini vermeleri de ithal kültürlerin ne denli hayata nüfuz ettiğini gösteriyor.

romanya-7

Her daim gözde şehir “ Köstence”

Köstence, Karadeniz ile Tuna Nehri arasında kalan ve Türk nüfusun en yoğun yaşadığı tarihi bir bölge olan Dobruca’nın sınırları içerisinde bulunuyor. Bükreş’ten dört saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra ulaştığımız bu sahil kentinin otogarında, büyük bir tekne ile karşılaşıyoruz; Köstence’de deniz her şeydir demek istercesine. Havaların ısınmaya başladığı bir mevsim ve 1 Mayıs tatili olması sebebiyle Romanya’nın diğer kentlerinden gelen tatilciler ile kent hayli kalabalık. Kentin sahil şeridinde kurulmuş olan otellerin bulunduğu Mamaia Plaj bölgesi yaz turizmin yoğun yaşandığı bir yer. Kıyı boyunca güneye doğru inildikçe eski şehir merkezine doğru ulaşılıyor. Liman ve tarihi yapıların yoğunlaştığı şehrin bu bölgesinde Köstence’yi özetleyen detayları görebiliyorsunuz. Liman kenti olması bugün olduğu gibi geçmişte de Köstence’nin gelişiminde en önemli etken olmuş. Şehir hala Romanya’nın ikinci büyük kenti ve deniz ticaretinin en önemli bağlantı noktası. Alabildiğine geniş ovaları, tarımda da önemli bir yere sahip olduğunun ipuçlarını veriyor. Aldığımız bilgilere göre kömür ithalatı ve maden suyu kaynakları da büyük önem taşıyor şehirde.

Ayakta kalmayı başarmış iki Osmanlı mirası

II. Dünya Savaşı’na kadar hatırı sayılır bir donanma gücüne sahip olan Köstence, 400 sene Osmanlı hakimiyetinde kalmış. Kent konumu itibariyle çok sayıda devletin egemenliği altına girmiş. Bu sebeple demografik dağlımı hayli çeşitlilik gösteriyor. Kendilerini Türk olarak adlandıran Tatarlar ve Çingenelerin önemli bir orana sahip olduğu azınlık nüfus içerisinde Türkler de etkili bir konumda. Çok sayıda Türk girişimci özellikle hizmet sektöründe faaliyet gösteriyor. Osmanlı zamanından kalan çok fazla eser yok şehirde. Merkezde ayakta kalmayı başarmış en önemli yapılar Mahmudiye ve Hünkar Camileri. 1. Carol tarafından yaptırılan Büyük Mahmudiye Camisi mütevazı yapısına inat, minaresinden tüm şehre hakim biçimde konumlanmış. Bu noktadan şehri oluşturan tüm unsurları izlemek mümkün. Büyük katedral, liman, sahil şeridi ve şehir merkezini temaşa etmek için en uygun nokta burası. Caminin iç süslemeleri de sade ve etkileyici. Hemen girişte yapının orijinal halini gösteren bir de maketi bulunuyor. Diğer önemli eser olan Hünkar Cami ise kentin yapıları arasına sıkışmış halde varlığını sürdürüyor. Önceki yıllarda yapıyı tamamen kapatan bir bina, mahkeme kararı ile yıktırılmış.

Eski yapıların yoğunlaştığı şehir merkezinde adını Latin Edebiyatı’nın en önemli şairlerinden olan ve hüzünlü beyitlerin hocası Ovidius Publios Naso’nun adıyla anılan meydan bulunuyor. Ovidius meydanında bulunan şairin heykelinin hemen arkasında Tarih ve Arkeoloji Müzesi yer alıyor.

Karadeniz kıyısında olmasına rağmen, Akdeniz iklimi etkileri gösteren Köstence’nin alabildiğine uzun sahili ve kumsalları deniz turizmi açısından oldukça cezbedici. Köstence deyince akla gelen ilk fotoğraf karesi meşhur donmuş korkulukları ile Eski Casino. I. ve II. Dünya Savaşları arasında yapımı tamamlanan bu gösterişli yapı, benzerlerine Beyoğlu’nda sıkça rastladığımız Art Nouveau mimari tarzında inşa edilmiş. Ceaușescu döneminde gazino olarak kullanılan yapı, şimdilerde hemen karşısında yer alan St. Peter& Paul Ortodoks Katedrali’nde dünya evine giren çiftler için fotoğraf çekilme mekanı olarak kullanılıyor. Köstencelilerin yürüyüş için tercih ettikleri ve limanın da bulunduğu şehrin bu kesimi hem Karadeniz’in derinliğini hem de gün batımını temaşa etmek için en iyi nokta. Kente gidenler için ilgi çekici diğer yerler Aslanlı Ev, Arkeoloji Parkı, Sanat Müzesi, Halk Sanatları Müzesi ve Askeri müze olabilir. Şehrin biraz dışında arzu edenler için termal tesisler de bulunuyor.

Dobruca Bölgesi’nde Türk izlerini arayanlar için görülmesi gereken en önemli yerlerden biri de görme fırsatı bulamadığım Mecidiye şehri. Kırım ve Tatar Türkleri’nin hala yoğun olduğu yaşadığı şehrin köylerine gidilmesi özellikle tavsiye ediliyor. Zaman darlığı nedeniyle görme fırsatı bulamadığım, Türklerin yaşadığı bu köyleri başka bir seyahatte gezmeyi umut ederek, biten günle birlikte Köstence sokaklarında otogara doğru ilerliyoruz. Caddeleri süsleyen rengarenk otobüsleri, bir güne sığdırdığım Köstence gezimin dimağımda kalan son tadı oluyor.

Bu yazı 2012 yılının Ağustos ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 66. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir