Pazar , 26 Mayıs 2019
Anasayfa » KÜLTÜR » AYA YORGİ YOLUNDA : Dileklerin Gerçek Olduğu Yer

AYA YORGİ YOLUNDA : Dileklerin Gerçek Olduğu Yer

Yaz mevsiminde İstanbuluların gezi mekanı olarak en çok rağbet ettikleri mekanların başında Adalar gelir. Bunların içinde Kınalıada çıplak tabiatına rağmen denize girmeye müsait plajıyla, Burgazada çok kültürlü yapısı ve yakın zamana (2003 yılındaki yangına) kadar da güzelim ormanlık alanlarıyla, Heybeliada çam ormanları ve mesire yerleriyle, Büyükada ise öncelikle sahip olduğu etkiyici tarih dokusuyla kendini gösterirler. Haziran ayı içinde bir Çarşamba günü Aya Yorgi Tepesine çıkmak amacıyla İstanbul’dan yola koyuldum. Aslında kafamda bilhassa iki mekanı görüntülemek vardı. Birincisi Bizansla tarihi üzerine yaptığı okumalarda karşıma sıkça çıkan Adadaki “Kadınlar Manastırı”nın yerini bulmak ikincisi ise dillere destan tabiat manzarasının methini sıkça duyduğum Aya Yorgi’ye tırmanmak. İlk dileğimi gerçekleştiremediysem de ikinci amacıma ulaştım. Takip etmiş olduğum güzergahı da ilgili kişilerle paylaşarak bu güzel geziyi daha da anlamlı kılmayı arzuladım.

AYA YORGİ – BÜYÜKADA / Yazı: Önder Kaya Fotoğraflar: Zeynep Azize Su

Geçmiş devirlerde Prinkipo (Prens Adası), Ada-i Kebir, Bey Adası gibi isimler taşıyan Büyükada, tarihsel süreç içinde pek çok önemli din adamı ve Bizans devletinden hanedan üyesine ev sahipliği yapacaktır. Kınalıada daha çok imparator sürgünleri (ki Malazgirt Savaşı’nın mağlup komutanı Romen Diyojen de bunlardan biridir) ile gündeme gelirken, Büyükada patrik ve belki de çok önemli bir “Kadınlar Manastırı”na sahip olduğu için imparatoriçelerin sürgün mekanı olagelmiştir.

İMPARATORİÇELERİN SÜRGÜN MEKANI: KADINLAR MANASTIRI

İskeleye çıktıktan hemen sonra ada meydanındaki börekçilerde çay ve börek eşliğinde güzel bir kahvaltı ile işe başlayalım. Aç değilim demeyin. Birkaç saat sürecek bu yolculuk esnasında yol üzerinde karnınızı doyurabileceğiniz mükellef bir lokanta bulmanız çok zor. Kahvaltının ardından ilk durağımız Maden semtindeki Kadınlar Manastırı. Daha doğru bir ifade ile aslında ilk durağımız bir zamanlar bu manastırın bulunduğu yer olan Maden semti. Kadınlar Manastırı hakkında bilgi veren ve geçmiş dönemlerde kaleme alınan bazı çalışmalarda Maden semti Türkyılmaz caddesi üzerinde eski bir demir ocağı kalıntısının yakınlarında gösterilmekte ise de bugüne ne yazık ki bir şey ulaşamamış. Ada da böyle bir manastırın varlığından haberdar olan bir kişiye de ben tesadüf edemedim. Halbuki manastırın kalıntıları 19. yüzyıla gelindiğinde hala ayaktaydı. Ancak bu yüzyılda açılan demir madeni (ki semtte zaten adını buradan alıyor) kalıntıları ortadan kaldırmış. Manastırın taşlarının bir kısmı madendeki yüksek fırınların ve bacaların yapımında kullanılırken bir kısmı da konutlarda malzeme olarak kullanılmış. Zamanın tahribatı o denli yoğun olmuş ki artık adada böyle bir manastırın varlığını bilen neredeyse hemen hiç kimse yok.

Büyükada’da ya da eski ismiyle Prinkipo’daki kadınlar manastırını yaptıran kişinin kimliği hakkında farklı iddialar ortaya atılmakla birlikte imparator Justinyanus (527-565) veya imparatoriçe İrene (797-802) tarafından inşa ettrildikleri genelde kabul gören görüşlerdir. Bu konuya değinen küçük ama kapsamlı çalışmasında Erendiz Özbayoğlu, manastırda 780 yılından önce bir onarımın söz konusu olduğunu ve bu nedenle de İrene’den önceki bir dönemde de manastırın var olduğunu ifade eder. Öyle anlaşılıyor ki manastır, İrene zamanında en azından köklü bir restorasyon geçirmişti.

İmparatoriçe İrene 797-802 yılları arasında saltanat sürmüş son derece ihtiraslı bir kadındı. Hatta bu ihtirası uğruna 797 yılında kendi öz oğlu 6. Konstantinos’un gözlerini oydurmaktan ve bu oğlundan doğan torunu Efirosne’yi Büyükada’daki bu manastıra sürmekten çekinmemiştir. İrene bir yandan batıda Şarlman diğer yandan da doğuda İslam tehdidinin baş gösterdiği bir dönemde iktidar koltuğuna oturmuştu. Çok geçmeden sarayın üst düzey görevlilerinden Nikephoros tarafından tahttan indirildi ve Büyükadadaki Kadınlar Manastırına sürüldü. Yeni imparator Nikeforos taht için kendi öz oğlunu dahi feda etmekten çekinmeyen bu muhteris kadının tahttan yeterince uzaklaşmamış olacağına kanaat getirmiş olmalı ki imparatoriçeyi Midilli adasına sürgün etti. Kendisiyle her türlü teması yasakladı. İrene, ömrünün son günlerini sefalet içinde geçirdi. Hatta yaşamak için ip eğirmek zorunda kaldığı 803 yılının Ağustosunda ölmemek için de dilencilik dahi yaptığı rivayet olunur. Onun hayatının son demleri 2007 yılının ilk günlerinde yayınlanan Selim İleri’nin “Hepsi Alev” adlı romanında edebi bir dille anlatılır.

Herhalde Büyükadadaki sürgün günlerinin en ilginç yönü İrene’nin zorla buradaki manastıra kapattırdığı torunu Efirosne ile karşılaşması olsa gerek. Muhtemelen babaanne ile torun bu manastırda düzenlenen ayinlerde karşı karşıya gelmiş olmalılar. Ne yazık ki onların ilişkisi hakkında elimizde daha fazla bilgi yok. Fakat İrene’nin ölümünden 20 yıl sonra Efirosne’nin kaderi hiç ummadık bir şekilde değişti. 820 yılında 2. Mihael adıyla tahta çıkan bir subay hakimiyetini meşrulaştırmak amacıyla Efirosne’ye evlilik teklif eder. 823 yılında rahibe Efirosne, tahta 2. Mihael adı ile geçen bu subayla evlenir. Ancak bu evlilikten çocukları olmaz. 829 yılında 2. Mihael safra kesesi delinmesi sonrasında ölünce imparatorun ilk evliliğinden doğan Teofilos imparator olurken Efirosne de bir rivayete göre Büyükada’ya geri gönderilir bir başka rivayete göre de bugün Koca Mustafa Paşa’da Sancaktar Hayrettin mescidinin yerinde bulunan Gastria manastırına kapatılır.

Bizans tarihinde yaptığı üç evlilikle üç komutana imparatorluk yolunu açan İmparatoriçe Zoe’de Büyükada’nın zorunlu müdavimleri arasındaydı. İkinci eşi 4. Mihael’ce kendisine zorla evlat edindirilen 5. Mihael tarafından Büyükada’ya sürülmüş ve İrene’nin yukarıda anlatılan hikayesi nedeniyle şöhrete kavuşmuş olan Kadınlar manastırına yerleştirilmişti. 5. Mihael bununla da yetinmemiş ve analığının bu dünya ile tamamen irtibatını kestiğinin simgesi olarak 60 yaşına yaklaşan bu kadının saçlarını kazıtmıştı. Ancak tüm bu uğraşılar nafile olacak ve 5. Mihael’in idaresinden memnun olmayan Konstantinopolis halkı 1042 yılında ayaklanınca Zoe’nin kısa süren Büyükada ikameti de bitecektir. Başkente tekrar getirilen Zoe imparatoriçe ilan edilecek ve bu anlamda İrene’den farklı bir yaşam sürecektir. Yani Büyükada İrene’nin sonunu hazırlarken Zoe’nin parlak istikbaline açılan bir kapı vazifesi görmüştür.

Büyükada’daki bu manastırın son ünlü konuğu ise “Komnenosların anası” olarak da bilinen Anna Dalesana’dır. Komnenos hakimiyetini gerçek anlamda başlatacak olan I. Aleksios Komnenos çok sevdiği annesinin adını aynı zamanda ünlü Bizans tarihçilerinden olan Anna Komnena’ya verecektir. Çocuklarının iktidarı zamanında, daha önceki yıllarda sürgün edildiği bu manastırdan çıkarak müthiş bir ikbal devri yaşayacaktır. Komnenos ailesinin iktidara gelmesinde önemli roller oynayan bu güçlü kadın doğal olarak Trabzon’da 1204-1461 yılları arasında hüküm sürecek olan Komnenos devletinin de bir nevi manevi kurucusu sayılır.

Manastır, kilise ve onun çevresini saran rahibe hücrelerinden oluşmaktaydı. Hücreler halk arasında “kamares” ya da kamaralar yani “odalar” diye de anılırdı. Bu hücrelerde Pars Tuğlacı yaklaşık 400 rahibenin kalabileceğini hesap eder. Yine rahibelerle ve manastırın iç kısmı ile teması yasak olan ve manastırın korumasını üslenen erkek muhafızların da sahil tarafında kaldıkları bir bina bulunmaktaydı. Tüm aramalarıma rağmen ne yazık ki bu manastrı kalıntılarına tesadüf edemediğim gibi doğma büyüme adalı olarak kendini tanımlayan kişilerden ya da kilise ve şapellerde görev yapan hıristiyan din adamlarından da bu konu ile ilgili bir veriye ulaşamadım.

İLGİNÇ YAPILAR

Maden denilen bölgede bir müddet dolaşmanızı tavsiye ederim. Ana cadde üzerinde birbirinden değişik yapılara rastlamanız mümkün. Bunların içinde 1904 yılında inşa edilen Sabuncakis köşkü özellikle ilgi çekiyor. Osmanlılar zamanında mason toplantılarının da düzenlendiği bu evin çatı kısmında masonik öğeler halen göze çarpıyor. Halk arasında da zaten ev çatısında bulunan göz figürü nedeniyle “Gözlü ev” ya da bahçe kapısının üzerindeki arı figürlerinden dolayı “Arılı ev” olarak biliniyor.  Yine bu evin biraz gerisinde bulunan Aya Todori şapeli de adaya gelen kişilerin dilekte bulundukları en önemli mekanlardan biri durumunda. Aya Todori’nin de hemen gerisinde Büyükada’nın Müslüman mezarlığına uzanan dik bir yokuş var. Bu yokuş bizi Aya Yorgi’ye götürecek yolun da başlangıcı.

BÜYÜKADA HAMUŞHANESİ

Tepeye Müslüman mezarlığı, Rum yetimhanesi, Lunapark güzergahı üzerinden gidecek olursanız Müslüman mezarlığında ünlü tarihçimiz Ahmed Refik’in mezarını görebilirsiniz. Mevleviler tekke içindeki mezarlık alanlara hamuşhane yani “Sessizler evi” derler ki bu tabir benim pek hoşuma gider. Bu deyimle adeta ölümün de yaşam döngüsünün bir parçası olduğunu dile getirmeye çalışırlar. Bundan dolayı ara başlığa bu ismi verdim.

Ahmed Refik’in mezarı, kabristanın hemen girişinde sol tarafınızda ve biraz iç kısımda kalıyor. Üstad, burada kızı Refika Belkıs Altunay’la koyun koyuna yatıyor. Türk tarihinin en üretken yazarlarından biri olan ve “Tarihi Sevdiren Adam” diye de bilinen Ahmed Refik, 1933 yılındaki Darülfünun tasfiyesi sonrasında İstanbul üniversitesindeki görevinden olmuş ve Büyükada’ya yerleşmiştir. Burada tarih sahasındaki çalışmalarına devam eden yazar, bir yandan da Türk Sanat müziği alanında önemli bestelere imza atmıştır. 1937 yılında Beşiktaş’ta vefat etmiş, cenazesi son günlerini yaşadığı ve pek sevdiği Büyükada’ya getirilerek defnedilmiştir. Ahmed Refik’in evi ise eski adalılardan öğrendiğimize göre oğlu tarafından satılmış ve yerine başka bir ev inşa edilmiştir. Üstadın ölümü Osman Nihat Ergin’in ölümsüz bestelerinden “Yine bu yıl ada sensiz” adlı parçaya da ilham vermiştir. Mezar taşında şu ifadeler okunur: “Darülfünun müderrislerinden müverrih Ahmet Refik 1881-1937”.

Mezarlıkta ayrıca Halikarnas Balıkçısı Cevad Şakir Kabaağaçlı’nın babası olan değerli devlet adamlarımızdan Mehmet Şakir Paşa ve eşi İsmet Sare Hanım’ın da mezarları bulunmakta. Hatırlanacağı üzere ünlü yazar babası ile girdiği bir tartışma sonrasında silahından çıkan kurşunla  babasının ölümüne neden olmuştu. Paşa’nın “Şakir Paşa Konağı” adını taşıyan adadaki evi de ne yazık ki 70’lerde Ahmet Refik’in evi ile aynı kaderi paylaşmış. Ha bu arada Büyükada’daki evi hala muhafaza edilen Reşat Nuri Güntekin’in mezarı ise ilginçtir ki Üsküdar Karacaahmet Mezarlığında bulunmakta. Araştırmacı ve siyaset adamı Doğan Avcıoğlu, Galatasaray kulübünün kurucularından ve Fecr-Ati dönemi edebiyatının seçkin şairlerinden Tahsin Nahit, Türk sinemasının ilk aktörlerinden ve yönetmenlerinden Ahmet Fehim Efendi ile Türk dili üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan İbrahim Necmi Dilmen’de bu kabristanda yatmaktalar. Ayrıca Ada mezarlığında çok sayıda milletvekili, mülkiyeli ve diplomatın da mezarı da yer alıyor. Sanırım bu durumun en büyük etkeni mekanın en eski devirlerden beri bir kafa dinleme ve emeklilik mekanı olarak addedilmesi olsa gerek.

HRİSTOS (HZ. İSA) MANASTIRI

Mezarlıktan yola revan olacak olursanız toprak yol üzerinde yürürken karşınıza eski bir futbol sahası çıkar. İşte bu futbol sahasından sağa giden yola saparsanız adanın bir başka abidevi Rum yapısı olan Hristos manastırına ulaşırsınız. Hristos, Hz. İsa’nın Rumcadaki adıdır ve manastır ona adanmıştır. Manastırın kuruluş tarihi de Bizans dönemine kadar çıkarılır. Ancak halihazırdaki yapının temellerinin 1597 yılında atıldığı kabul edilir. Zaman içinde değişik tamiratlar görerek günümüze akdar ulaşmıştır. 6 Ağustosta Hz. İsa yortusunda manastır ziyaretçi akınına uğramaktadır. İçi oldukça bakımlıdır. Kapısındaki zili çalarsanız görevliler sizi manastırın kilisesinde gezdirebilir. Giriş kapısının hemen önünde uzanan 9 mezarlık ve bir kuyu da ilgi çekicidir. Manastırda ayrıca Yunan isyanı nedeniyle hayli hareketli devirlerin yaşandığı bir zamanda 1824-1826 yılları arasında Ortodoks dünyasının liderliğini yapan Patrik Hrisantos’un da mezarı bulunmaktadır.

RUM YETİMHANESİ

Hristos manastrııdnan tekrar top sahasının olduğu toprak yola dönüp yolumuza devam edince dünyanın en büyük ahşap yapılarından bir tanesi olarak kabul edilen görkemli Büyükada Rum yetimhanesine ulaşırız. Her ne kadar yetimhanenin kapısında “içeriye girmek tehlikeli ve yasaktır” ibaresi varsa da içerde, bir kulübede yaşayanlar var. Sanırım buranın bekçisi ve ailesi olsa gerek. Ancak yapıyı çeviren alçak duvarların etrafını şöyle bir dolaşmak bile başınızı döndürmeye kafi geliyor. Yapı, muhteşem bir eser. Bundan dolayı da eskilerde “Kırmızı Palas” olarak adlandırılırmış. Hayli ilginç bir de hikayesi var. Hristos ya da İsa tepesi ile anılan tepede 1898’de bir Fransız şirketi tarafından otel hizmeti vermesi amacıyla inşa edilen yapı, hükümetten ruhsat alınamadığı için bir türlü açılamaz. Aslında son derece zekice bir yatırımdır. Zira bu tarihler Fransızların adayı keşfettiği ve hafta sonlarını geçirmek amacıyla sıkça tercih ettikleri yıllardır. Şirket, ruhsat alınamadığı için ölü bir hale gelen bu yatırımı satışa çıkarmak zorunda kalır. Dönemin Rum patriği III. Yovakim devreye girerek zengin Rum bankerlerinden Zarifi’nin eşi Eleni Zarifi’den bu yapının öksüz Rum çocukları için satın alınmasını rica eder. Yapı 3700 altına satın alındığı gibi bayan Eleni bir de 1000 altınlık masraf ederek yapıyı ihtiyaca uygun biçimde dizayn eder. Bu hayır kurumu için Bab-ı Ali’den izin almakta bir sıkıntı yaşanmaz. 21 Mayıs 1903’de binanın resmi açılışı yapılır. Sultan II. Abdülhamid, Rum yetimlere 146 altın gönderirken bina da her türlü vergiden muaf tutulmuştur.

Yetimhaneyi çevreleyen duvarların alt tarafında ise burada eğitim veren eğitmenlerin kaldığı yine muhteşem bir ev ile karşılaşıyorsunuz. Sakın ola bu binayı görmemezlik etmeyin. Bina ilk olarak yetimhanenin hastahanesi olarak kullanılmış. Ayrıca bu açıdan yetimhanenin arka tarafını görme imkanınız da var ki tek kelimeyle hayranlık uyandırıcı. Ada’nın hemen her yükseltisinden görülen yetimhaneyi en iyi görebileceğiniz yerlerin başında ise hiç şüphesiz Aya Yorgi Tepesi geliyor. Tepeyi tırmanırken arada bir arkanıza bakmayı ihmal etmeyin. Aksi takdirde o muhteşem manzarayı kaçırırsınız.

AYA YORGİ’DEN ÖNCE SON DURAK

Rum yetimhanesi önündeki yoldan devamla lunapark denilen mevkiye ulaşırsınız. Burada eşekle ada turu yapma imkanınız var. Ama unutmayın siz bu sevimli hayvanlarla adada tur atmaya değil Aya Yorgi’ye çıkmaya geldiniz. O yüzden faytonların park ettiği alanın karşısında yer alan kahveye giderek birkaç bisküvi ve çay eşliğinde karnınızı doyuruyorsunuz. Yalnız hemen ifade edelim ki bisküvi fiyatlarının makul olduğu bu yer (1-1,5 ytl) çay açısında birazcık tuzlu. Bir küçük bardak çay 1.5 ytl. Suyunuzu da aldıktan sonra artık yarım saatlik dik bir tırmanışa hazırsınız demektir. Dik dediysem gözünüz korkmasın. Yolda kalan kimseye rastlamadım. Her ihtimale karşı dinlenmeniz için yol üzerine banklar da konulmuş. Yokuşu bisikletle de çıkmak mümkün, ancak faytonların çıkması yasak. Herşeye rağmen bu dik yokuş, inanın çıktığınıza fazlasıyla değecek.

AYA YORGİ’DE

Yokuşun sonunda solda bir kır kahvesi, tam karşıda ise Aya Yorgi Kilisesi yer alır. Kahveye sonra uğrayacağımızdan dalıyoruz Aya Yorgi’ye. Burada da karşımıza camilerden bildiğimiz o tanıdık uyarı çıkıyor; “Ağaçlara çaput bağlamak, kilise duvarına yazı yazmak, anahtarlık asmak batıl inançlardır. Lütfen bu tür şeylere itibar etmeyiniz”. Ama dinleyen kim. Kiliseye girmeden hemen sağ tarafta kalan çaputların bağlandığı ağaçlar zaten her şeyi anlatıyor.

Adı Büyükada ile özdeşleşen ve yortu günü olan 23 Nisan tarihinde gerek Ortodoks ve gerekse de başka dinlerden pek çok insanın ziyaret ettiği bu kilise, bir rivayete göre Bizans imparatorlarından Nikefor Fokas tarafından 963 yılında inşa ettirilmiştir.

Kilisenin hemen girişinde mum yakma kısmı var. Mumları gönlünüzden kopan birkaç kuruş mukabilince alıp karşılıklı olarak konulan alanlarda yakıyorsunuz. İçeride de ayrıca bir dilek kutusu var ki insanlar buraya sadece dileklerini yazıp atmakla kalmıyor bazıları öyle anlaşılıyor ki işi garantiye almak için kağıt paralar da atıyorlar. Halbuki yardım olarak verilen bu paraları kanaatimce dışarıda mum alırken paranızı attığınız madeni kutulara atmak daha şık bir davranış olur.

Kilisenin içinde fotoğraf çekmek yasak. Ama dışındaki manzarayı çekmek serbest. Kır kahvesinde çayınızı yudumlarken Kaşık Adasının o eşsiz güzelliğini fotoğraflamayı unutmayın.

Bacaklarınızda hala güç kaldıysa dönüş yolunda da yürümenizi öneririm. Küçük tur denilen yoldan dönecek olursanız ilginç enstantaneler yakalayabilirsiniz ki bunların arasında faytoncuların ikamet ettiği açıklık alan, Reşat Nuri Güntekin’in yaşadığı bina, birbirinden eşsiz ve insana iç geçirten ada köşkleri, Rum Ortodoks mezarlığı sayılabilir. “Yok yorulduk” diyorsanız dönüş yoluna binmekte sizin için ilginç bir tecrübe olacaktır. Ada zaten bir fayton diyarı. Yalnız son yıllarda sayıları hayli artan bu ulaşım araçlarının yoğunluğu adanın bazı bölgelerinde yürümenizi ya da fotoğraf çekmenizi zorlaştırabiliyor. Yine de faytonsuz bir ada hayal dahi edilemez.

Yorgun bacaklarla ada meydanına ulaştıktan sonra Ada vapurunu beklerken vücudunuzdaki tatlı yorgunlukla bir bardak sıcak çay yudumlamanın zamanıdır.

AYA YORGİ YOLUNDA – BÜYÜKADA – Bu yazı 2008 yılının Temmuz ayında yayınlanan Gezgin dergisinin 18. sayısından  alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir