Pazar , 22 Ekim 2017
Anasayfa » KÜLTÜR » Beyoğlu’nun sessiz sakinleri

Beyoğlu’nun sessiz sakinleri

Hiç fark ettiniz mi üzerinizde gezinen bakışları, Beyoğlu’nun sokaklarında yürürken? Bazen kızgın, bazen endişeli, bazen umutlu ve bazen de iyimser bir ifade ile kesişti mi gözleriniz? Ya da baktığımızda görebildik mi başka bir boyuttan yaşantımıza kafa uzatan, birbirinden farklı çok sayıdaki o yüzleri? Donuktur ve bu yüzden de biraz soğuktur bu taştan simalar. Ve önemli bir tarihsel dönemi anlatan uzun cümlenin kelimeleridir her biri. Kadın, erkek, asker, melek, şeytan, çocuk, geyik, kuş, aslan, sarmaşık, üzüm salkımı ve kültürel sembollerden müteşekkil, duvarları süsleyen bu figür ve bazen de heykeller, anlamlarını varoluş süreçlerinde barındırıyorlar aslında. Bu binaların inşa edildiği dönemi yerel ve evrensel ölçekte kısaca ele almak, Osmanlı coğrafyası içerisinde sınırlı bir alanda görebildiğimiz bu farklı mimari unsurları anlamlandırabilmemize yardımcı olacaktır. En önemlisi de “neden Beyoğlu?” sorusunun cevabını yine bu bölgenin gelişim sürecinde aramak bizi bugüne daha sağlam adımlarla getirecektir.

Yazı: Hilal Korucu Fotoğraflar: Ali Bıyıklı

İstanbul’un Karşıyakası Her gün binlerce insanın bir aşağı bir yukarı gidip geldiği, günün her saatinde canlılığını koruyan bir mekan İstiklal Caddesi… Farklılıkları bir arada yaşatan rengarenk bir dünyadır eski adıyla Cadde-i Kebir. İstanbul’u bir dünya kenti yapan kültür mozaiğinin, ağırlıklı olarak batı medeniyeti katmanlarını ihtiva eder birikimlerinde… İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı’nın İslam Medeniyeti’nin yerleşmesinde Suriçi’ni merkez alması ile birlikte, batılı unsurların kültürel olarak varlıklarını sürdürmek üzere tarihi yarımadanın diğer tarafına kaymaya başladılar. Aslında Cenevizliler döneminden beri yerleşim alanı olan Galata’ya bu dönemde “ karşı yaka” anlamına gelen Pera ismi verilmiş. 1925 yılına kadar resmi olarak bu şekilde ifade edilen bu bölge bugün Beyoğlu olarak geçiyor.

Osmanlı Medeniyetinde Batı Kültürünün Merkezi İstiklal Caddesi hiç kuşkusuz Pera kültürünün en yoğun hissedildiği mekan… 20.yüzyılın demografik değişimleri öncesinde batılı yaşam tarzını benimsemiş ya da batı orijinli insanların ağırlıklı bulunduğu bu caddede artık çok daha zengin bir insan çeşitliliği var. Özellikle 1950’li yıllardan sonra artan göçten bu bölgenin dokusu da nasibini almış. Anadolu’nun farklı yerlerinden gelip ticari işletme kuranlar, illegal işlerin içerisinde bulunanlar, kültür ve sanat dünyasının bazı entelektülelleri, toplumun farklı katmanlarından daha birçok insan ve hatta son yıllarda sıkça görmeye başladığımız Asya ve Afrika kökenliler buradaki sosyal çeşitliliğin bir parçası olmaya başladılar.

Çalkantılı Zamanların Tanığı İstanbul’un diğer bölgelerine nispetle ilk dönemlerindeki dokuyu en iyi muhafaza etmiş olan Pera, çok da uzak olmayan geçmişine çalkantılı birçok olayı da sığdırmış. Sosyal ve kültürel hareketliliğin her daim yüksek olduğu bu bölge, özellikle 20. yüzyılda önemli olaylara sahne olmuş. İşgal yıllarından başlayan buhran ve sonrasında da gayrimüslümlere yönelik olarak uygulamaya konulan Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül Olaylarının yarattığı değişimler Pera’nın kaderinin başlıca dönüm noktalarını teşkil ediyor. Çok sayıda insan evlerini apartmanlarını bırakmak zorunda kalmış bu dönemde. Bu gidişlerin izleri sahipsiz köhne binalarda belirgin olarak hissediliyor. Birçok hikayeyi duvarları arasında barındıran bu yapılardan önemli bir kısmı konut ve işyeri olarak hala kullanılıyor. Bazıları ise eğlence mekanı olarak hizmet veriyor. Gerek ilk sahipleri gerekse ikamet etmiş ünlü isimleri nedeniyle ünlü han ve apartmanlar hâlâ ilgi görmeye devam ediyor. Bunların en ünlüleri Narmanlı Han, Botter Apartmanı, Komando Apartmanı, Çiçek Pasajı olarak sıralanabilir.

Binbir surat Beyoğlu Geçirdiği sosyal ve kültürel evrimin ardından İstiklal caddesi hâlâ İstanbul’un en renkli mekanı olarak varlığını sürdürüyor. Bir tiyatro sahnesi gibidir Beyoğlu. Ön yüzüyle özgür dünyayı vurgulayan İstiklal, arka sokakları ile de bilinmezlik ve tehlikeyi çağrıştırıyor zihinlerde. Tezatların uyumudur aslında bir bakıma burada karşımıza çıkan tablo. Cadde boyunca attığınız her adımda farklı yaşam tarzlarını özetleyen yüzlerce sima ile karşılaşırsınız. Konuşurlar, gülerler, dalgın, öfkeli, suskun ya da şaşkındırlar… Akıp giden insan seli içerisinde her seferinde değişir insan yüzleri. Her daim insan akınının olduğu İstiklal Caddesi’nde yürürken gözünüze çarpan her bir yüz farklı bir dünyayı işaret eder gibidir. Beyoğlu’nun kaderinin gidişatını en iyi yüzler anlatıyor belki de… Tıpkı apartmanların dış cephelerindeki figürler gibi. Kimler geldi kimler geçti ve ne çok şey değişti. Sayısız adım atıldı caddenin kaldırım taşlarında. Sayısız kelime sindi apartman duvarlarına. Ve ne çok şeye tanıklık etti bu yüzler. Ama hep sustular. Yıllarca donuk bakışları ve değişmeyen ifadeleri ile hep tuttular bu renkli dünyanın sırlarını. Onlar her şeyin farkındaydılar. Dilleri olsa da bir konuşsalardı neler anlatılardı kim bilir! Doğdukları gün donmuştu zaman onlar için. Bina cephelerinde bulunan bu insan yüzü figürleri aynı zamanda bir dönemin evrensel ve yerel dönüşümünün de ipuçlarını veriyor bizlere.

Sanat ve zanaatin birleştiği yeni bir anlayış Bu figürler Beyoğlu mimarisinin değişime uğradığı dönemlerin başına götürüyor bizleri. Esasen İstanbul’da yapılar ağırlıklı olarak kargirken, 1870’deki büyük İstanbul yangını mimaride değişim için bir fırsat olmuş aynı zamanda. Bu dönemlerde Avrupa da kültür, sanat ve mimaride yeni bir akıma sahne oluyor. Zira Endüstri Devriminin insanlara güven vermediği teziyle William Morris’in düşünceleri etrafında şekillenen Art&Craft akımı mimaride de ağırlıklı olarak kendini hissettirmeye başlıyor. Yapıların inşasında farklı malzeme ve yöntemler kullanılıyor artık. 1889’daki Paris Fuarı için inşa edilen Eyfel Kulesi mimaride demirin hakimiyetinin artması yönünde büyük bir adım teşkil ediyor. İngiliz estetikçi ve tarihçi John Ruskin’den etkilenen Morris’in sanat ve zanaatı bir araya getiren; aynı zamanda barok unsurlarında yer aldığı yeni sanat akımı Amerika ve Avrupa’da kısa sürede yaygınlaşıyor. Bu anlamda Belçikalı Mimar Victor Horta’nın 1892’de tasarladığı Brüksel’deki Tassel Evi ilk örnek olarak kabul ediliyor.

İstanbul’da Artnouveau’nun yükselişi 17. yüzyılda Batı kültüründen geniş anlamda etkilenen Osmanlı, Artnouveau mimarisine de kayıtsız kalamamıştır. Bu tarz mimari ile İstanbul’un birçok yerinde önemli yapılar inşa edilmiş. 1894’te İstanbul’a gelen ünlü mimar Riamonda D’Aranco, Artnouveau’yu ilk olarak uygulayan kişi. İstanbul’un farklı yerlerinde birçok yapı inşa eden D” Aranco Beyoğlu’ndaki ünlü Botter Apartmanı’nın da mimarı… Batı tarzı mimari ilk olarak 1853’de Dolmabahçe Sarayı’nın yapımında kullanılmış ve sonrasında da birçok yapıda kendini göstermiş. Barok mimarinin belirgin özelliği olan gösterişli heykeller ve süslemeler, Artnouveau mimaride yerini daha mütevazı bir figür ve süslemelere bırakmış.

Osmanlı Mimarisi’nde heykelin varoluş süreci Artnouveau tarzda Osmanlı mimarisi’nde hiç rastlamadığımız insan figürleri ve heykeller kullanılmış bu yapılarda. Kullanılan heykeller ve figürlerin birçoğu batı heykel sanatının mitolojiden beslenen sembollerinden oluşuyor. İstiklal Caddesi boyunca yürürken gözünüze çarpan insan yüzlerine baktığınızda her birinde başka başka ifadeler görürüz. Kükreyen bir aslan, donuk bakışlı bir baykuş ya da boynuzlarında yapılar taşıyan bir geyik çıkabilir karşınıza. Kadın heykellerin taşıyıcı unsur görünümünde konumlandırıldığı bazı apartmanlar da olmakla birlikte, Batı’dakilere göre daha sade bir görünüm arz ediyorlar.

Beyoğlu’nun bu sessiz sakinlerine yapacağınız bir ziyarette, başında miğferi ile Romalı askerin tebessümünü, bandanalı bir haydutun meydan okuyuşunu, sözü yarıda kesilmiş gibi ağzı açık kalmış bir sohbet erbabını, bakışları gezinirken donuvermiş meraklı bir yüzü görebilirsiniz. Naif bir kadın heykeli sanki tüm binayı ayakta tutuyormuşçasına ayakta durur bazen. Artnouveau’nun zarif desenlerinin ortasında bir duvar cephesinden hayata tutunan bu figürler aslında bir medeniyetin soyuttan somuta aktarılan anlatımını teşkil ediyor. Binalar ayakta kaldıkça da onlar kendi dillerinde konuşmaya devam edecekler bizimle sessiz ve kıpırtısız.

Bu yazı, Gezgin dergisinin 2010 yılının Ocak sayısında yayımlanmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir