Anasayfa » GEZGİNİN GÜNLÜĞÜ » Bir Varmış Bir Yokmuş… Kendi Masalını Keşfet
kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (23)

Bir Varmış Bir Yokmuş… Kendi Masalını Keşfet

Yazı: Seda Yeşildal  – Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı, Oğuz Metehan Kurt, Özgür Çetin, Şefkat Çelebi

Evvel zaman iken, deve tellal iken, saksağan berber iken… Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. İp koptu, beşik devrildi. Anam kaptı maşayı, babam kaptı meşeyi, döndürdüler dört köşeyi. Dar attım kendimi dışarı… Kaç kaçmaz mısın… Vardım bir pazara. Bir at aldım dorudur diye. Bineyim dedim, at bir tekme salladı bana geri dur diye… Padişahın topları ateşe başladı. Topladım gülleleri cebime koydum darıdır diye. Tozu dumana kattım, Edirne’ye yettim. Selimiye minarelerini belime soktum borudur diye. Yakaladılar beni tımarhaneye attılar delidir diye. Babamdan haber geldi, onun eski huyudur diye. Bereket inandılar, tutup beni saldılar. Neyse uzatmayalım, masala başlayalım…

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (2)

Eskiler bilgiyi üç farklı idrak seviyesinde ele alıyorlardı. Bu tasnife göre ilk bilgi türü okuyarak – işiterek öğrenme, ikincisi görerek öğrenme ve son olanı da bizzat yaşayarak, nefiste tecrübe ederek öğrenme anlamına gelirdi. Elbette insanoğlunun ihtiyacı sadece “bilme ve öğrenme”yle sınırlı kalmamıştır. En başından beri güzellik de asırlardır insanın bir parçası, ihtiyacı olmuştur. Sanat, edebiyat ve her türlü estetik duyuş ve dışa vuruş sayesinde insanın zamanla bilgi hazinesi yanında sanat zevki de yükselmiş ve böylece büyük kültür birikimleri oluşmuş ve bunlar zamanımıza kadar gelmiştir.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (1)

Bir zamanı, o zamanın bir meselesini veya bir mekânı kitaptan okumak, o zaman ve zemini yaşamış birisinden dinlemek elbette faydalı bir iştir fakat bu ilmî (etimoloji “ilim” kelimesinin “bil-” anlamına geldiğini belirtiyor) getirinin yanında, “görmek”, söz konusu hayata veya hayat parçasına ait kazanımın çok daha önemli bir tarafıdır. Görülmesi, yaşanması veya zevk edilmesi imkânsız zaman ve mekânların günümüze taşınması, 21. asrın eşiğinde fakirleşen zevki, daralan ufku, daralıp küçülen, tatmin olamayan ruhuyla bir sıkıntı içerisinde olan bugünün insanı için paha biçilmez bir zenginliktir.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (3) kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (6)

Batı Aydınlanmasının, bu aydınlanmanın zihniyetine uygun olarak teşekkül eden modern bilinç ve bu bilincin ürünü olan teknolojinin insan ve toplum hayatında yaptığı tahribat ve kısırlaştırma, durmama-düşünmeme; modernizmin ürünü olan ama ona zıt ve muhalif bir yapı arz eden postmodern zamanda ilmî ve edebî birçok çalışmanın çıkış noktası olmuş ve tartışmaya açılmıştır. Gerçekten modern yapı insanı ve toplumları sürekli bir değişme, hareket ve hız içerisinde olmaya itmektedir. Fakat fert olarak insanın durmaya, düşünmeye, derinleşmeye, eski tabirle “sabit-kadem” olmaya da ihtiyacı vardır. Hangi asırda yaşarsa yaşasın insan edebiyat, müzik, resim vs. sanatlarla kendisini, kendi dünyasını, var oluşu ve tüm kâinatı öğrenmek, sorgulamak ve tüm bunların güzelliğine varmak ister. Bu noktada eskiden yaşanılmış hayatların, bu hayatlara mekân olmuş coğrafya parçalarının, tarihin ve tarih içerisinde oluşmuş medeniyet birikimlerinin mânâsına ve güzelliğine ermek de yine yukarıda söz konusu ettiğimiz ve birçok mahrumiyet hatta mahkûmiyetimizin sebebi olarak gördüğümüz teknoloji sayesinde olmaktadır. Artık o teknolojiyle bir şekilde görmemiz ve yanlarında bulunmamıza imkân olmayan kişilerin seslerini duyuyor (ki bir kişinin sesini duymak onun şahsiyetini öğrenmek konusunda müthiş bir veridir), daha da önemlisi yüzlerini görüyor, tepkilerini, jestlerini öğreniyoruz.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (21)

Tanpınar, Osmanlı gibi bir altın çağ’dan sonra modern zamanların Türkiye’sinin “bir masaldan arta kalmanın hüznü”nü yaşadığını söyler. Bizim asrımız ve neslimiz bu masalı yaşayamadı, bu masalın bir kahramanı olamadı ama fotoğrafın, resmin, bununla beraber sesi ve görüntüyü kaydetme imkânı veren modern teknolojinin sayesinde bugünden düne gitme, “zamandan hicret edip” mazinin havasını teneffüs etme de mucize olmaktan çıktı. Elbette çerçeveyi genişletmek ve durumu bütün dünyaya teşmil etmek de mümkün. Büyük insanlık ailesi de, kendisinin mühim bir tarafını yapan, şekillendiren, maddî ve manevî kodlarını yükleyip 21. yüzyılın eşiğine bırakan bütün bir tarihin, bu tarihin masalının mahrumudur. Öyleyse en net ifadesiyle tüm insanlığın masalı ve ortak mirası olan tarih ve tarihî mekânların büyüsü de bu teknoloji yardımıyla elimizdedir.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (22)

Telefon, fotoğraf makinesi, sesi ve görüntüyü ebedîleştiren her türlü kayıt cihazıyla artık görülen, gezilen, teneffüs edilen yerlerin bilgisi ve zevki, sadece oraları gezen kişinin inhisarında olmayacaktır. Artık, bir zamanda iki mekânda bulunmak ve bir mekânda iki zamanı birden yaşamak tamamen değilse bile büyük oranda mümkündür. Bizi birbirimizden uzaklaştırdığı, bizi yalnızlaştırdığı, bizi büyüsüne çekip toplumdan soyutlatığı için demediğimizi bırakmadığımız teknoloji görülüyor ki bir taraftan da ruhumuza büyük bir zenginliğin, çoğalışın ve derinliğin kozasını örüyor…

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (20)

Bu yazıda, bahsini ettiğimiz uzağı yakın, geçmişi bugün ve yaşanılan “an”ı müşterek kılan teknoloji harikalarından ikisine temas edeceğiz. Bunlardan ulaşılması en kolay, dolayısıyla en yaygın olanı – tahminde zorlanmayacağınız gibi – küçük çocuktan yaşını almış nineye, dedeye kadar hemen herkeste bulunan ve artık diğer “harikanın” özelliklerini de kapsayan cep telefonu; ikincisiyse fotoğraf makinesi.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (12)

Gelin, zaman tünelinde beraberce küçük bir yolculuğa çıkalım. Eski çağlarda insanlar, “camera obscura” diye bir “karanlık kutu”dan bahsediyorlar. 965-1038 senelerinde, zamanın ünlü optik-bilgini Basralı el-Hasan, güneş tutulması esnasında güneş ışınlarını incelemek istiyor ve fotoğraf makinelerinin atası hükmündeki “karanlık kutu”yu ilk kullanan olarak kayıtlara geçiyor. 15. asrın ikinci yarısında, karanlık kutu yardımıyla, cisimlerin görüntülerini yansıtmayı başarıyorlar. Bir asır sonra, karanlık kutunun ışık gören deliğine bir mercek yerleştirerek, görüntü kalitesini artırıyorlar ve fotoğraf makinesine bir adım yaklaşılıyor. Gelişme gelişmeyi izliyor, derken karanlık kutu, bir resim masası niteliği kazanıyor ve saydam yüzeyinde meydana gelen görüntülerin çizilmesinde kullanılıyor. 18. asra gelindiğinde, gümüş tozlarının ışığa tutunca değişikliğe uğramasının sebebinin ışık olduğu açıklığa kavuşuyor. Ve “fotoğraf” kelimesi burada anlam kazanmaya başlıyor: Photo(ışık), graph(yazı), yani ışıkla yazmak! (Fakat “photograph” kelimesinin kullanımı, daha sonraya, 1840’lara rastlar ve bu tabiri ilk kullanan Henry Fox Talbot adında bir İngiliz’dir.) 1813 senesi ve “evreka!” Joseph Nicephore Niepce, ışığa duyarlı bir levha üzerinde kalıcı görüntüler elde etmeyi başarıyor. Başarıyor başarmasına fakat çalışmaları bir yöntem haline gelmeden vefat ediyor. 1835 senesine gelindiğinde, Niepce’nin daha önce ortaklık kurduğu Daguerre, ışıklanmış bir levhayı içinde kimyasalların bulunduğu bir kaba yanlışlıkla koyuyor. Birkaç gün sonra levhayı fark ettiğinde, elde ettiği sonuçtan kendi adını verdiği yöntemi buluyor: Daguerrotype. İşte bu gelişmenin ardından, halk da fotoğrafa karşı alaka duymaya başlıyor, fotoğrafın yaygınlaşması ve yükselişi günümüze kadar devam ediyor.[etmektedir de][I] Fotoğrafın tarihi seyrine bu kadar deyindikten sonra, bu bahsi şimdilik burada bırakıp ikinci fakat daha yaygın “icad”a gelelim.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (19)

Bugün artık ceplerimize giren telefonun ‘tekamül’ seyrine, yapabildiklerine baktığınızda şaşırmamak ne mümkün! Bir zamanlar, televizyonun tanınmadığı, evin biricik zevkinin radyo dinlemek olduğu günlere gidelim. Radyoda çalan şarkıyı-türküyü dinleyip, “Aman, adamların dili kurudu, şuncağızlara bir yudum su verin!” diyen ya da “gitti Zeynebim, gelmedi.”türküsünü her dinlediğinde, “vah vah, daha gelmemiş mi bu zalim kadın?” diye hayıflanan ninelerinizden bahsedildi mi size hiç? Yahut en azından her hafta sinemaya gidildiği demlerde, filmdeki sahneden öylesine etkilendiği, belki de henüz o sanatı yeterince tanımadığı için, “Aman evladım, acele kaçalım, atlar üzerimize üzerimize geliyor!” diyen bir dedeniz var mıymış? Onlara bir şekilde zamanda yolculuk imkânı tanınsaydı da, hoop diye günümüze gelselerdi, acaba halleri nice olurdu? Bırakın onları, Graham Bell gelse, “ben telefonu icat ettim.”demeye dili varmazdı herhalde.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (18)

Biz anlatanların yalancısıyız, o yüzden, ne olur ne olmaz, “miş”li geçmiş zamanla anlatalım: Alexander Graham Bell, sağır bir kıza meftun olmuş. Sağırlara ve ağır işitenlere nasıl yardımcı olurum diye düşünmeye başlamasaymış, belki de telefon denilen mucizeyle daha geç tanışırdı insanlık, kim bilir! İşte aşk nelere kadir! Neyse… Graham Bell, Boston üniversitesinde görev yaptığı sırada, zihni, seslerin mekanik olarak yeniden nasıl üretilebileceğiyle meşgulmüş. Ses dalgalarını elektrik akımına dönüştürebildiği takdirde, elektrik akımını da bir devrenin öteki ucunda yeniden sese dönüştürebileceğini hesap ediyormuş. Takvim yaprakları 1876’yı gösterdiğinde, bir gün sesi taşımak üzere tasarladığı bir araçla deney yapmaktayken, pilin asidi pantolonuna dökülüvermiş! (Daguerre de levhayı yanlışlıkla unutmuştu! Hani takdir, tedbiri bozar demişler ya!) Asistanı Thomas Watson’dan, onun binanın başka bir tarafında olduğunu bilmeden yardım istemiş. Ağızlıktan şu cümleyi söylemiş: Bay Watson, buraya gelin. Ve Watson gelmiş! Çünkü Graham Bell’in söylediklerini duymuş ve anlamış. Daha sonra, yer değiştirmişler, Watson, ağızlığa bir kitaptan birkaç bölüm okumuş ve Bell de alıcıdan dinlemiş. Çıkan sesler, ilk elde anlaşılmaz ve boğukmuş. Ne söylendiğini pek ayırt edememiş fakat sonraları, açık ve anlaşılır bir hale gelmiş ve Graham Bell, bir yılın ardından telefonun patentini almış. Almış almasına ama kullanımı için çok seneler geçmiş. Elbette kullanıcı sayısı da sınırlıymış ki Berlin’de hazırlanan telefon rehberine şu isim verilmiş: kırk sekiz çılgının kitabı. Derken, telefon, hayatımıza çok kolay ve hızlı bir şekilde adapte olan bir kitle iletişim aracı haline gelmiş ve kendini sürekli yenilemiş. Gitgide küçülmüş, başka ek özelliklerle donatılmış. Önceleri iletişimin sağlanmasında kullanılan santraller, bir süre sonra vazifelerini uyduya tevdi edince, “Santral, santral! Beni şu numaraya bağlar mısınız?” ya da “Adana, çık aradan!” devri de kapanmış. Artık uydu vasıtasıyla insancıklar birbiriyle konuşur olmuş. Hani yazımızın başlığında da “masal” kelimesi var ya, onunla da uygun düşsün diye size telefonun masalını anlattık. Artık bize masal gibi gelen devirlerden, günümüze dönelim.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (17)

Bir söz vardır: Telefon icat edildiğinde, “İyi hoş ama bunu kim kullanacak!”denmiş. Bilmiyoruz bu sözün aslı var mı, yani hakikaten söylendi mi? Fakat bugün baktığınızda, kocaman radyo büyüklüğünde ve üzerinde bir de anteni bulunan telefonlardan ta nerelere geldik! Bir zamanlar Graham Bell’in sadece sesin iletimine yarayan telefonu, artık ceplerimizde taşıdığımız, konuşmaktan başka oyun oynadığımız, internette dolaştığımız, müzik dinlediğimiz, fotoğraf çektiğimiz ve daha nice şeyleri yapabildiğimiz çok fonksiyonlu, tabir yerindeyse, samimi bir ifadeyle, “acayip” bir alet oldu çıktı. Bunun da nüvelerini, Martin Cooper adında bir kâşif atıyor. Ürettiği kablosuz cep telefonuyla, ilk görüşmeyi 3 Nisan 1973 senesinde yaparak tarihe geçiyor. Tabi onun icat ettiği telefon, 850 gram ağırlığında, 25 cm yüksekliğinde, 8 cm derinliğinde ve 4 cm genişliğinde. Şimdiki telefonlarla kıyaslandığında, tuğlaya benzetilebilecek bu telefon, zamanı için bir insanlık harikasıydı. Fakat bu cep telefonundan önce kullanılan araç telefonlarının 13 kilo olduğu hesaba katılırsa, bahsi geçen cep telefonunun kıymeti daha iyi takdir edilir! Hem o zamanlar böyle bir telefona sahip olmak için insanın gözden çıkarması gereken tutar 4000 $ civarındaydı.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (16)

Sözün kısası, cep telefonu önlenemez yükselişiyle yayıldıkça yayıldı, git gide yenilendi, Cooper’ın ardından, halefleri diyebileceğimiz kişiler sayesinde, rahat bir konuşmadan daha çok şeyleri vaat etmeye başladı. Sene 1994’te, 23 Şubat günü, dönemin başbakanı Tansu Çiller, cumhurbaşkanı Demirel’i aradı ve Türkiye’de ilk cep telefonu görüşmesi yapılmış oldu.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (14)

Artık 2008’deyiz. Bir zamanların fotoğraf makinesiyle cep telefonu, bugün birlik olup aynı bünyede hizmet vermeye başladılar. Yeni geliştirilen telefonlarla, şehrin siluetine daha canlı, daha renkli şahitlik etme imkânı doğdu. Neredeyse profesyonel makinelerin ayarında telefonlar üretildi. Fotoğrafçılar bize kızmasın, Sezar’ın hakkı Sezar’a! Fotoğrafçılık, elbette apayrı bir sanat! Herkes eline bir profesyonel makine alıp “an”ları dondurmaya, durdurmaya heveslenmez, cesaret etmez belki, hatta bütün bir disipliniyle, estetiğiyle bu işi beceremez ama hemen herkes amatörce de olsa “ışıkla yazı yazar.” Çünkü akıp giden zamanın hızı onları korkutur. Aradan zaman geçtikçe, dönüp arkaya baktıklarında bazı şeyleri yerinde bulamayacaklarını bilirler ve dostluklarını, hayatlarının hatırlamak istedikleri herhangi bir parçasını, hüzünlerini, mutluluklarını, tebessümlerini, beğenilerini, en geniş manasıyla hatıralarını yitip gitmeden ebedileştirmek isterler. Çünkü insan, ebediyete ta ezelden susamıştır. İşte bunun içindir ki her insan kendi masalını yazar, kendi masalını okur.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (15)

Düşünün, elinizde “an”ları, hatıraları ölümsüz kılacağınız, tarihe ve günlük hayata şahitlik edeceğiniz, kültür-sanat eserlerini kendi zaviyenizden göreceğiniz aletle(buna telefon diyebiliriz.) şehrinizi adım adım geziyorsunuz. Siz “deklanşöre” bastıkça, masalınız yazılıyor. Gelin beraber bir masal keşfine çıkalım: Bir İstanbul Masalı. Her sokağında bir tarih yatan, her köşesine “yaşanmışlık” sinmiş nadide, nazlı şehirde geziyorsunuz. Beyazıt meydanında Üniversite kapısını çekiyor, sonra camiye yöneliyorsunuz. Ulu çınarın (elbette mevsim elverirse) gölgesinde oturup serinliyor, koskoca bir medeniyeti seyrediyorsunuz. Derken, şimdilerde daha çok esnaf-ı bi-insafın olduğu, eski sahaf geleneğinin ölmeye yüz tuttuğu sahaflar çarşısı… Bir zamanların kültür hayatının nabzı burada atarken, o demlere yetişmiş bir iki kişiyi hâlâ bulabilir, onları da masal kahramanlarınıza dahil edebilirsiniz. Oradan şöyle bir aşağı salınıp, Kapalı Çarşı’da zanaatkârları fotoğraflıyorsunuz. O an belki hesap etmek mümkün olmuyor ama çok sonraları görüyorsunuz ki, bazı zanaatların devam ettireni olmadığı için sonu gelmiş ve siz bir zamanlar, o işi yürüten son kişiyi tarihe “ışıklı harflerle” kayıt düşmüşsünüz. Nuruosmaniye’den Bâb-ı Âlî’ye iniyor, kitapların macerasına ortak oluyorsunuz. Sonra Gülhane Parkı’nda buluyorsunuz kendinizi. Siz etrafınızı “belgelerken”, ta 1839 senesine gidiyorsunuz, bir zamanlar içinde bulunduğunuz mekânda okunan Tanzimat Fermanı aklınıza geliyor. Tanzimat Fermanı’nın ilân edildiği seneyle, Paris’te tanıtılan fotoğrafın Osmanlı topraklarına ulaştığı senenin aynı olması, sizin orada oluşunuzu daha manidar kılıyor. Zamanı aşmanın, zamana hükmetmenin timsali olan müzeye düşüyor yolunuz. Medeniyetlerin ruhunun sindiği mekânda, eskiyi, tarihi, bir zamanlar varlık izhar etmiş her şeyi, siz de kendi cephenizden yakınlarınıza, yarınlarınıza taşıyorsunuz. Şimdi Sultanahmet meydanındasınız… Önceki medeniyetlerin nişanesi olan eserler sizi karşılıyor. Hayranlığınız arttıkça, masalınız daha sürükleyici, daha cezbedici bir hâl alıyor ve daha çok sarıyor sizi. Daha önce denildiği gibi, “Bir masaldan arta kalmanın hüznünü yaşıyorsunuz.” O heyecanla, efsunlanmış bir hâlde, bambaşka masallara yelken açıyorsunuz. Ve gökten üç elma düşüyor…

[I] Fotoğraf ve fotoğrafçılık hakkında daha geniş bilgi için Gezgin Dergisi’nin 6.sayısında yer alan “Geçmiş Yüzyılın Gezginleri” adlı yazıya bakılabilir.

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (7) kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (11)

kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (12)kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (5)kendi-masalini-kesfet-n28-gezgindergi (8)

Bir Varmış Bir Yokmuş… Kendi Masalını Keşfet – Bu yazı 2008 yılının Mart ayında yayınlanan Gezgin dergisinin 14. sayısından alınmıştır.

Yazar : SEDA YEŞİLDAL

SEDA YEŞİLDAL

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir