Anasayfa » KELİMLER VE SEYAHAT » Fil eti ve üçüncü çörekler şirketten
fil-eti-ucuncu-corekler-sirketten-gezgindergi (3)

Fil eti ve üçüncü çörekler şirketten

Kim bilir, belki de sadece yanlış yollar vardır. Bununla birlikte, size uygun olan yanlış yolu bulmak gerekir yine de. [SAMUEL BECKETT, 1906-1989]

Meşhur hadis-i şeriftir: “Önce yoldaş, sonra yol.” Bir başka hadis-i şerif de şöyle: “Seyahat, taassubu kırar.” Hem muhacir, hem de fatih olan Peygamberimizin bu iki sözünden hareketle, bilincimizi ve vicdanımızı tıkayan katılıkları gidermek üzere yola çıkmamız gerektiğini, fakat yalnız yolculuk etmekle bir yere varamayacağımızı söyleyebiliriz sanırım.

Yazı : Murat Menteş

Anneciğimin pek sevdiği bir Mazhar – Fuat – Özkan şarkısı var: “Erken kalkmak mecburen / İşe gitmek mecburen / Eve dönmek mecburen / Mecburiyetten.” Bu şarkı, benim yolculuklarımı özetliyor. Mecburi güzergahta dönüp duruyorum. Yolculuklarımın zihin açıcı, yeni ufuklara taalluk eden, “Dünya varmış!” dedirten bir tarafı yok. Maalesef. Zorunlu dakikliğin baskısı altında hareket ediyorum. Kalkış ve varış saatleri benim için kritik bir önem taşıyor. Trafik sıkışıklığına, toplu taşıma araçlarının gecikmelerine zaman ayırmam gerekiyor. Durmak ve beklemek, yolculuklarımın en belirgin motifleri. Dahası, otobüslerde bir araya geldiğim insanlarla aramızda bir yoldaşlık bağı asla kurulmuyor. Yıllardır aynı saatlerde aynı yolları beraber aştığımızdan, kimilerinin simasına aşinayım. Aynı taşıtın içindeyiz, aynı yönde ilerliyoruz, gelgelelim birbirimizle zerre kadar ilgili değiliz. Enikonu dolu bir otobüste yol arkadaşlığına engel teşkil eden modern bıkkınlığın, aynı zamanda apartmanımızdaki komşuluğu da öldürdüğünü biliyorum. Otobüste, suyu buharlaşmış, tozlu bir akvaryumun balıkları gibi yüzüyor, 50 sene kabızlık çekmiş ölüler gibi bakıyoruz. Hepimiz, fil eti yemiş gibiyiz.

FİL YEMEYECEĞİM
Ebû Abdullah el-Kalansî hazretleri anlatıyor:
Seyahatlerimin birinde gemiye binmiştim. Şiddetli fırtına koptu. Gemide bulunanlar dua ederek ağlamaya başladılar. Türlü türlü adaklar adıyorlardı. Bense bir kenara çekilmiş öylece oturuyordum.

Birkaç kişi gelip bana “Sen de bir şey adasana!” dediler.
“Benim bir dünyalığım yok ki, ne adak adayayım?” dedim.
Beni sıkıştırdılar. İlle bir şey adamamı istiyorlardı.
Ben de “Allah’ım eğer bu beladan kurtulursam asla fil eti yemeyeceğim” diye adakta bulundum
Bu ne biçim adak, dalga mı geçiyorsun, hiç fil eti yenir mi?” dediler.
Ne bileyim, adak işte?” dedim.

Çok geçmeden gemi battı. 25-30 kişi yüzerek sahile çıktık. Günlerdir hiç bir şey yememiştik. Çok da acıkmıştık. Ansızın bir fil yavrusu çıkageldi. Bulunduğumuz yerin yakınlarında hiçbir insan emaresi, köy- kasaba yoktu. Yanımdakiler fil yavrusunu kesip yediler, yemem için çok ısrar ettilerse de ben “Fil eti yemeyeceğime ahdettim” diyerek geri çevirdim. “Zaruret halinde yenir, sen de ye, bak biz yiyoruz?” dedilerse de yemedim.

fil-eti-ucuncu-corekler-sirketten-gezgindergi (1)

Onlar yemekten sonra uyuya kaldılar. Biraz sonra o filin annesi olduğu her halinden belli olan kocaman bir fil çıkageldi. Koklaya koklaya yavrusunun kemiklerini buldu ve o koku kime sirayet etmişse teker teker ayaklarıyla ezerek öldürdü! Sonra beni iyice muayene eder gibi tekrar tekrar kokladı. Bende yavrusunun kokusundan bir eser bulamayınca da arkasını dönerek hortumuyla sırtına binmemi işaret etti. Bindim. Fil o kadar süratle yol almaya başladı ki, anlatamam. Arap atı gibi koşuyordu. Sımsıkı tutundum.

Beni gece vakti, etrafı yeşillik ve sürülmüş tarlaları olan bir yere ulaştırdı. Aşağı inmem için işaret etti. İndim. Ben yere indikten sonra yine dörtnala uzaklaşıp kayboldu. Sabah olunca karşımda bir grup insan gördüm. Beni kasabaya davet ettiler. Tercüman vasıtasıyla anlaşıyorduk. Tercümanları, buraya nasıl geldiğimi sordu. Ben başımdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Hayretler içinde kaldılar. “O senin anlattığın yerden burası yedi günlük mesafedir” dediler. Sonra bana ikramda bulundular ve memleketime gelebilmem için hem azık, hem de bir at verip yolcu ettiler.

fil-eti-ucuncu-corekler-sirketten-gezgindergi (4)

YOLUMUN ÜSTÜNDEKİ II. DÜNYA SAVAŞI
Eskiden, yani Fransız mühendis ve topçu yüzbaşısı Nicolas Joseph Cugnot, 1765’te, Fardier denen ilk otomobili yapıncaya kadar işler yolundaydı. Yaya olmanın itibarı korunuyordu. Artık ‘yaya olmak’ diye bir şey yok, ‘yaya kalmak’ var. İlk otomobil, saatte 4-5 km. hızla gidiyor ve tam 15 dakika aralıksız yol alabiliyormuş. Cugnot’nun yaptığı ‘makine’ Paris Sanayi Müzesi’ndeymiş… 1765’ten bu yana, köprülerin altından da üstünden de çok taşıtlar geçti. Günümüzde, saatte 300 km. hız yapabilen taşıtlar alınıp satılıyor. Gelgelelim, büyük şehirlerde arabaların ortalama hızının 30 km.’yi anca bulduğu belirtiliyor. Çünkü çok fazla taşıt var. Eskilerin dediği gibi, haddini aşan, zıddına düşüyor. Hız tutkusu ve aceleciliğin yaygınlığı, sistemin iliklerine işlemiş olan panik; otomatikman kilitlenmeyi, zincirlenmeyi ve sürüklenmeyi davet ediyor. Trafikteki keşmekeşin, mekanik felcin, krizin ölümcül sonuçlarından kaçınamıyoruz. Arabalar hakikaten benzinin yanı sıra kanla çalışıyor. Lisanslı vampirler, teknik donatıma sahip yamyamlar ve uyuşturulmuş kurbanlar olarak yollarda deviniyoruz. Transformers filmindeki arabaların robotlara dönüşüp savaşması pek de alengirli bir metafor değil aslında. Dünyada trafik kazalarında ölen insan sayısı 28 milyon! Metropollerde yolculuklar, II. Dünya Savaşı havasında, yolcuların birbirlerine karşı suç işlemeleri koşuluyla gerçekleşiyor. Nicolas Joseph Cugnot’nun kabahati ne? O nereden bilebilirdi işlerin bu raddeye varacağını? Bence biliyordu. Çünkü at arabaları ve kağnılar arasında bir gösteri sürüşü yapılırken, Cugnot’nun buharlı düldülü bir duvara toslamıştı.

ÜÇÜNCÜ ÇÖREK OLAYI
Otomobilin icadına 1740 yıl kala… Adamın biri Hz. İsa’ya “Sana yoldaş olabilir miyim” diye teklifte bulunur. Teklifin kabul edilmesi üzerine beraber yola koyulurlar. Bir nehrin kenarına varınca yemek molası için otururlar. Yanlarında üç çörek vardır. İkisini yerler, biri artar. Bu arada Hz. İsa nehre su içmeye gider. Döndüğünde üçüncü çöreği bulamaz. Adama “Çöreği kim aldı?” diye sorar. Adam “Bilmiyorum” diye cevap verir.

fil-eti-ucuncu-corekler-sirketten-gezgindergi (2)

Tekrar yola koyulurlar. Yolda iki yavrulu bir geyik görürler. Hz. İsa yavrulardan birini çağırır, yavru gelince onu keser, etinin bir kısmını kızartarak yerler. Yemekten sonra Hz. İsa geyik yavrusunun kalıntılarına “Allah’ın izniyle canlanıp kalk” der, yavru derhal canlanıp kalkarak oradan uzaklaşıverir.

Bu olay üzerine Hz. İsa yoldaşına sorar: “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah için söyle, üçüncü çöreği kim aldı?” Adam yine “Bilmiyorum” diye cevap verir.
Bir müddet sonra bir göle varırlar, Hz. İsa adamın elinden tutar, su üstünde yürüyerek karşıya geçerler. Gölü aşınca Hz. İsa “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah hakkı için soruyorum: Üçüncü çöreği kim aldı?” der. Adamın cevabı değişmez: “Bilmiyorum.”

Yolları bir çöle düşer; otururlar. Hz. İsa bir yere kum ve toprak yığar, meydana gelen yığına “Allah’ın izniyle altın ol” der, yığın altına dönüşür. Hz. İsa altını üçe bölerek adama “Üçte biri benim, üçte biri senin, üçte biri de çöreği alanın” deyince adam “Çöreği alan bendim!” diye gerçeği heyecanla itiraf eder.  Bunun üzerine Hz. İsa “Altının hepsi senin olsun” diyerek adamı terk eder. Adam altının başında dururken yanına iki yolcu gelir. Onu tehdit ederek altını almak isterler. Adam: “Onu aramızda üçe bölebiliriz.” der. Adamın teklifi kabul edilir. İçlerinden birini, yiyecek almak üzere şehre gönderirler.

Şehre giden adam, yolda “Niye altını onlarla bölüşeyim, alacağım yiyeceğe zehir katar onları öldürürüm, böylece altının hepsi bana kalır” diye düşünür ve yemeğe zehir katıp döner.  Altının yanında kalanlar da “Niye ona altının üçte birini verelim, dönünce onu öldürür, altını ikimiz paylaşırız” diye konuşup anlaşırlar. Adam dönünce onu öldürürler, fakat yiyeceği yiyince de can verirler; böylece altın çöl ortasında, üç cesedin yanı başında sahipsiz kalır.

Daha sonra yolu olay yerinden geçen Hz. İsa, durumu görünce yanındakilere “İşte dünya budur, ondan sakının” der.

Fil eti ve üçüncü çörekler şirketten  Bu yazı 2008 yılının Mart ayında yayınlanan Gezgin dergisinin 14. sayısından alınmıştır.

Yazar : GEZGİN YAZAR

GEZGİN YAZAR
Türkiye'nin Gezi, Seyahat ve Fotoğraf Dergisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir