Çarşamba , 20 Kasım 2019
Anasayfa » KÜLTÜR » Fotoğraf Üzerine Düşünceler 3 / Post-Modern Fotoğraf

Fotoğraf Üzerine Düşünceler 3 / Post-Modern Fotoğraf

Bir Tüketim Kültürü Olarak Fotoğraf

Yazı ve Fotoğraflar: Hayrettin Oğuz

Bir gösteri ve imaj çağında tüketim zorunlu bir hadisedir. İnsan teşhir etmeden ve edilmeden yaşayamaz, tıpkı tüketmeden ve tükenmeden yaşayamayacağı gibi. Öyle ki kutsal bile bir görüntüden ibarettir artık. Kutsalın bile sembolik anlamı onun hakikatini aşmıştır. Kutsal bile görsel olduğu oranda, tüketilebildiği oranda cezbedicidir.

Her şeyin sıradanlaştığı, düzleştiği bir çağda yaşıyoruz. Dijitalleşen hayatımızda anlamın yerini görüntü aldı. Sonu gelmez bir mekanizm her şeyimize egemen. Ruhunun çok ilerisine!!giden insan asla ve asla arkasına bakmıyor. Sanki ruh onun için bir yükmüşçesine ondan kurtulmak için daha da hızlı daha da ileriye doğru gidiyor.

Bir aşağı ve yukarı kalmayan bir toplumda her şey sıradanlaşır. Bırakınız niteliksel farkı, artık niceliksel fark bile ortadan kalkmaktadır. Bir düzleşme insan hayatının her alanına egemen oluyor. Ruhsal olanın yerini alan imajlar ve dijital-sanal boyut, insanın yeni manası ve kutsalı oldu. Suret siretin önüne geçti.

Rönesans ile birlikte her şeyi rasyonelleştirip tanımlayan ve çerçeve içine alan insan, gerçekte kendini tanımlayıp çerçeve içine aldığının farkında bile değil. İnsan kendi kadrajını oluşturuyor. İnsan gerçekte sürekli ve her zaman kendini filme alıyor, kendinin fotoğrafını çekiyor. Çünkü bir harici dünya bırakmayan insan, aynı paralelde kendine ait bir iç dünyası da bırakmadı.

Modernite insanın aklileşme sürecinin bir süre sonra tüm “ilkellikleri” ve eskiye ait tortuları, geleneği ve hatta “dini ve tanrıyı” ortadan kaldıracağını ve onun yerine eşya ve hadiselerin merkezine akıl ve insanı koyacağını öngörüyordu. Nietzsche “Tanrı Öldü” diye haykırmış, modernitenin yeni çağdaki insanların, dini ve geleneksel inanç ve duygularını ne hale getireceğini sezmişti. Modern insan “aklıyla” Tanrıyı bir anlamda kovdu veya öldürdü. Ancak öldürdüğü Tanrı, Tanrının hakikati değil, kendi muhayyilesinde zaten kendisinin yarattığı Tanrıydı. Öyle ki Tanrı’yı kovma ve öldürme düşüncesi ve ideali insanın da tükenişiydi. Bugün modern insan ıssız, yalnız, kuralsız, kutsalsız, çorak, tarihsiz, geleneksiz, hafızasızdır. Günübirlik kutsallarıyla gününü geçiştirmekte, herhangi bir aidiyet duygusu hissetmeden, kuralı ve kutsalını kendi yaratarak, adeta putunu kendi yapıp kendine tapmaya devam etmektedir.

Nitekim bugünün insanı hakikati bir surete, bir imaja, bir görüntüye, dijital bir gerçekliğe indirgemiştir. Putperestlik dediğimiz şey de hakikati bir surete indirgeme değil midir? Görüntüyü asıl kabul edip kaynağı görüntüye indirgeme tüketim kültürünün en belirleyici ilkesidir. Peygamberimizin “öyle bir zaman gelecek ki..” diye başlayan hadisleri insanlığın tam da bu yanına işaret eder. “Onlar Kur’ân okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez. Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar.”

Yani insanlar namaz kılarlar kıldıkları namaz değildir, oruç tutarlar tuttukları oruç değildir, Kuran okurlar okudukları Kuran değildir. Çünkü yaptıkları surettir, hakikatle ilgisi yoktur. Ama çağımız insanı hakikati zaten yok etmiş, surete mahkûm olmuştur.

İşte bundan dolayıdır ki bu döneme bazı sosyologlar postmodern dönem ve durum derler.

Postmodernite, modernitenin (bizde bazı İslamcıların yanlış olarak telakki ettikleri gibi) sona ermesi değil, aslında tıkanan yanlarına yeni bir soluk aldırma hamlesidir. Modernitenin yüzyılımızın ikinci yarısındaki tıkanmayı aşma hamlesidir.

Post Modern dönemin en önemli niteliği ise tüketim kültürüdür. Burada tüketimden maksat maddi anlamdaki tüketim değildir. Onunla beraber özellikle soyut tüketimdir. Modern insanın dijitalleştirme, imajlaştırma, görüntüleştirme ve suretleştirme çabası söz konusu tüketim kültürünün zorunlu ilkesidir. Hakikat parçalanmış, ortaya çıkan “çokluk” aslında hakikati ve güzeli yok eden bir unsur haline gelmiştir. Kopyalama dediğimiz hadise, aslı unutturmuş, kopya aslın ötesine geçmiştir.

Baudrillard’ın da dediği gibi bugün tüm çevremizde nesnelerin, hizmetlerin, maddi malların çoğaltılmasıyla oluşturulmuş ve insan türünün ekolojisinde bir tür temel dönüşüm oluşturan akıl almaz bir tüketim ve bolluk gerçekliği var. Daha doğrusu, bolluk içindeki insanlar artık, tüm zamanlarda olduğu gibi başka insanlar tarafından değil, daha çok nesneler tarafından kuşatılmış durumdadır. Bu insanların gündelik alışverişi artık başka insanlarla değil, daha çok, istatistiksel olarak yükselen bir eğriye göre mal ve iletilerin edinilmesi, algılanması ve güdümlenmesi biçimini taşıyor. Tükettiği nesnelerin ritmine ve hareketine göre yaşayan insan ise sonunda kendisini nesneleştiriyor. Dolayısıyla tüketimin tüm yaşamı kuşattığı, tüm etkinliklerin aynı bileştirici biçime uygun olarak zincir oluşturduğu, insanı ödüllendirme yollarının saat be saat önceden ayarlandığı, çevrenin bir bütün oluşturduğu, bütünüyle iklimlendirildiği, düzenlendiği, kültürelleştirildiği noktadayız.

Post Modern dönemin en belirgin özelliklerinden birisi ise egzotik, geleneksel, otantik olanlara yönelme, onu teşhir ederek, alt kültürlülüğüne vurgu yaparak tüketme ve tüketerek yok etmedir. Nitekim görüntüyü acımasızca kullanan modernite her şeyi çerçeveleyerek (kadrajlayarak) tanımlar ve kategorize eder. Özellikle Post Modern dönemde görüntü ve fotoğraf tüketimin birinci derecedeki unsurudur. Post Modern süreç, modern sürecin eritemediği ve yok edemediği alt kültürleri ortaya çıkararak “keşfederek” onu bir teşhir malzemesi olarak kullanır ve yok eder. Özellikle bizim gibi modernleşme sürecini tamamlayamadan post modern süreci yaşamaya başlayan toplumlarda bu daha acımasız ve hızlı olarak kendini gösterir.

Meta-anlatıların çözüldüğü ve “her şey gider” ilkesinin egemen olduğu Post Modern dönemde fotoğraf çeken modern insanların sözünü ettiğimiz alt kültürlere bir aidiyet duygusu kaygısı olmadan yaklaşması konumuzun anlaşılması açısından çok önemlidir. Özellikle son 20-30 yıldır, kendisiyle hiçbir aidiyet duygusu ve ortak paydası olmayan insanlara yönelen, onlara bir “avcı” psikolojisiyle yaklaşan fotoğrafçıların sayısı gittikçe artmaya başladı. Köy köy sümüklü çocuk arayan, gecekondu mahallesindeki yoksulluğu kadrajlamaya çalışan, ahır ahır çoban ve “ilkel” “modernleşememiş” kesitler ve mekânlar arayan bir fotoğrafçılar kitlesi oluştu. Bunlar kesinlikle oryantalist bir bakış açısıyla ve aynı kaygıyla hareket ederek kendisi gibi olmayan insanları öncelikle egzotik ve otantik bularak kendisine malzeme yapıyor ve sonrasında da onları tanımlayarak yok ediyor..

1-2 ve 3 numaralı fotoğraflardan hareket ederek söyleyecek olursak, söz konusu fotoğraflara ve fotoğraftaki unsurlara iki açıdan yaklaşabiliriz. Ya aidiyet duygusuyla hareket ederek, modernitenin bu topraklardaki insanları nasıl sıkıştırdığını, ötekileştirdiğini ve “yabancılaştırdığını” sunarak bir modernlik eleştirisi yapabiliriz veya tamamen dışardan, pozitivist bir bakış açısıyla hareket ederek, hala “modernleşememiş”, “ilkelliğini ve bedavetini” sürdüren, alt kültür olmaktan kurtulamamış, farklı, egzotik, otantik bir “nesne”, “konu” olarak görür ve tanımlarız. Tanımladıktan sonra da teşhir aşamasıyla birlikte artık o bir tüketim malzemesi haline gelmiş ve ötekileşmiştir.

Çünkü artık o kişi, zaman, mekân imgeleşmiştir. Fotoğrafın resmettiği beden sadece bir nesneden ibarettir. Öldürme, dondurma, ruhunu alma, cansız hale getirme, hapsetme gibi kavramlar devreye girmiş, fotoğrafçı ve fotoğraf, özneyi nesneye, hatta bir müze malzemesi ve nesnesi haline dönüştürmüştür. Yazımızın daha önceki bölümlerinde de özellikle vurguladığımız gibi bu bakış açısıyla fotoğraf çekmeye başlayan insanların tabiata ve insanlara bir fotoğraf malzemesi olarak bakmaları onlar için bir yaşama biçimi haline gelmiştir ki bu bizatihi tüketimin kendisidir.

Fotoğrafçı modernitenin üç ideolojik bilimi olan bir antropolog, sosyolog veya psikolog değildir. Hele hele avcı ve define arayıcısı hiç değildir. Sontag’ın da belirttiği gibi zaten fotoğraf bizatihi fotoğrafını çektiği her şeyi ele geçirme gibi bir özelliğe sahiptir. Fotoğrafçının tüketim psikolojisiyle sürekli ve daha çok fotoğraf çekmesi, kendini güçlü hissetmesi ile doğru orantılıdır.

Fotoğrafın çerçeveleme ve tanımlama ile ilgili boyutunun en büyük riski ve tehlikesi şüphesiz insana derin bir biriktirme duygusu vermesidir. Modern insanın biriktirme duygusu ise tamamen tüketim kültürü, manevi tatminsizlik ve rububiyeti taklit etme ile ilgilidir.

Dünyanın bizatihi kendisinin ekranlaştığı bir dönemde insanların her şeyi görüntüye dönüştürme çabası içine girmesinden daha doğal bir şey olamaz. Nitekim röntgencilik dediğimiz olgu artık istisnai davranışlar olmaktan çıkarak, giderek görüntü ile uğraşan herkesin birincil vazifesi haline gelmeye başlamıştır. Dolayısıyla her fotoğrafçı bir röntgenci olma tehlikesini içinde taşımaktadır. Habersiz çekilen her fotoğrafın etik boyutu ve bunun fotoğrafı çeken insana verdiği tatmin duygusu göz ardı edilmemelidir.

İster röntgenci psikolojisiyle isterse avcı psikolojisiyle olsun fark etmez, fotoğrafı kendine güç veren onu bir tatmin aracı olarak kabul eden kişi doğal olarak fotoğrafını çektiği her şeyi nesneleştirecektir. Girdiği bir kilise ve Cami’de namaz kılan, kuran okuyan veya ayin yapan insanın huşusunu değil, onun otantik ve egzotik yanını “teşhir” etmek amacıyla kullanacaktır. İstisnaları olmakla birlikte bugün bu tehlike fotoğrafçılar arasında çok belirgin bir biçimde egemendir. Batı dünyasından doğu dünyasına veya Afrika ve Avusturalya gibi bölgelere giden fotoğrafçılar, gittikleri toplumu, o toplumda yaşayan insanların kendi gerçeklikleri ve gelenekleri doğrultusunda analiz etme yerine, bizzat kendisinin içinde bulunduğu kültür ve davranış kalıpları bakımından görmekte, bakmakta, çekmekte ve yansıtmaktadır.

Aslında bu avcı mantığı açısından bakılacak olursa, fotoğraf makinesini bir silah gibi kullanmayı içinde barındırır. Yani dünkü müsteşrik ile bugünkü fotoğrafçı arasında (sömürme ve tüketme bağlamında) çok bir fark yoktur. Belki de modern insan bakımından fotoğraf makinesi, sözünü ettiğimiz psikoloji bağlamında bir saldırganlığı ve sömürme, hükmetme duygusunu içinde taşır. Yine Sontag’ın özellikle belirttiği gibi Afrika’da silahla insan avı yapanların yerini, fotoğraf makinesi ile safari yapan ve “avlayan” insanlar almıştır.

İçinde yaşadığımız Post Modern süreçte evrensel anlamda bir fotoğrafçı etiğinden veya ilkelerinden söz edebilmek mümkün değildir. Çünkü yapmacıklık ve keyfilik herkese egemen olmuş durumda..

Bir başka açıdan fotoğraf aynı zamanda üretilen de bir şeydir. Photoshop ve benzeri programlarla eklemeler yapmak, çıkarmak veya birkaç fotoğrafı birleştirmek, bulutsuz dağa bulut eklemek, kafasında oluşturduğu fotoğrafı çekmek yerine onu bilgisayarında oluşturmak, fotoğraftan başka bir şeydir ve bu da tüketimle ilgilidir.

Diğer taraftan bizzat modern insanın kendine ve kendi gibi insanlara veya modern zaman ve mekana yöneliminde de aynı tüketim söz konusudur. Daha önce de belirttiğimiz gibi fotoğraf bir indirgeme, tanımlama, çerçevelemedir. Çekenin bakış açısıyla doğru orantılıdır. Biz fotoğrafçının yansıttığı ile bir anlam yakalamaya çalışırken aslında onun çekmediği veya çekmeyerek üstünü örttüğü şeyleri de kaçırır yok sayarız. Nitekim modern insanın tek boyutluluğu biraz da sözünü ettiğimiz tanımlama, sınırlama ve çerçeveleme ile ilgilidir. Modern insan bütün çokluk çabasına rağmen, tek boyutlu insandır.

Çoğu modern insan fotoğrafı çekilirken geleneksel insanın aksine bir tepki verir. Geleneksel insan fotoğrafı çekilirken mutlaka bir geri çevirme tepkisi geliştirirken, en azından bir çekinme refleksi gösterirken, modern insan aksine “poz” verir. Çünkü kendisi tüketmeye alışmış bir insan, tükenmeye de hazır demektir. Modern insan görülmekle, görünmekle, fotoğrafının çekilmesi veya teşhir edilmesiyle (televizyona çıkmak da aynı) bir gerçeklik kazandığına inanır. Fotoğrafı çekilirken çeşitli jest ve mimikler göstermesi, kendince en güzel ve en harika halini yansıtması, hatta fotoğraf çekenin çekeceği zamanlamayı “şimdi veya tamam” diyerek tayin etmesi bir ölüm, tüketim ve üretim halinin iç içe geçmesidir. Oysa poz vermek doğallığın ötesinde bir yapaylıktır. Bir aktör gibi rol yapmaktır. Hatta modern insan fotoğrafı çekilirken kendisiyle özdeşim kurduğu bir insanı hayal eder ve onun rolüne bürünür, adeta onu kendisine giydirir. Dolayısıyla fotoğrafı çekilen gerçekte kendisi değil, özdeşim kurduğu kimsedir. Fotoğrafın tüketimi ve dönüştürücülüğü de işte tam buradadır. O artık kendisi değildir. Çekilen fotoğrafına baktığında orada görmek istediği özdeşlik kurduğu yüz, göz, el ayak veya surettir. Bizzat o fotoğrafı çekilirken kendini terk etmiş, kendinden uzaklaşmıştır.

Fotoğrafın tüketmesi ve tüketilmesi ile ilgili diğer bir hususta insanı, zamanı ve mekânı fotoğrafa indirgeme riskidir. Bazen fotoğraf, konusunu, zamanını, mekânını, insanını, unsurunu aşar. Öyle ki bir insanın fotoğrafını bizatihi o insanın kendisinden daha çok sevebiliriz. Hatta fotoğrafından kendisini tanıdığımız insanın gerçek hallerini gördüğümüz zaman şaşırır şoka uğrarız. Çünkü fotoğrafta gördüğümüz suret ile, o suretin gerçekliği birbirinden çok farklıdır.

Bu sadece insan için geçerli değildir. Bir dağın ya da tabiatın herhangi bir kesitinin fotoğrafı modern insan için o dağdan daha anlamlı, güzel ve kutsal gelebilir. (bkz: 8 no’lu fotoğraf) Oysa ki fotoğraf bir biçimdir, varlık değildir. Varlık biçime indirgendiğinde anlamını yitirir. Önemli olan sureti, biçimi, varlığa aracı kılabilmektir. Suret hakikat önünde bir engel olabildiği gibi, haddini bilirse hakikate vesile de olabilir.

Fotoğrafı hakikat için bir araç, tezahür için bir tecelli olarak kabul ettiğimizde, onu araçsallığından çıkarıp amaç haline getirmediğimizde doğru bir şeyler yaparız. Görüntü anlamında şok üstüne şok yaşayan modern insan, gittikçe kendini araçsallaştırdığının farkında değil. Fotoğraf geçmiş ve gelecekten ziyade o an ile ilgilidir. Dolayısıyla fotoğrafın tarihi olmaz. Beklentisi hiç olmaz. Fotoğrafın hatırayı da hafızayı da yok etme riski vardır. Onu araçsallıktan çıkardığımızda bizzat o bir hafıza ve hatıra olur. Oysa salt hatıra ve hafıza soyuttur. Öyleyse fotoğrafın muhayyileyi ve düşünmeyi yok edici ve tüketici bir özelliği olduğunu unutmadan, onu hakikatimize, muhayyilemize ve tasavvur dünyamıza bir araç ve yardımcı olarak kullanmayı başarmalıyız. Belirleyen insan olmadığı sürece, kullandığı tüm araçlar insanı belirleyecektir..

Fotoğraf Üzerine Düşünceler 3 / Post-Modern Fotoğraf – Bu yazı 2013 yılının Mart ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 74. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir