Pazartesi , 19 Ağustos 2019
Anasayfa » KÜLTÜR » Gökyüzü Dörtbaşı Bayındır Bir Ülkedir

Gökyüzü Dörtbaşı Bayındır Bir Ülkedir

Gökyüzü, dört başı bayındır bir ülkedir. Frankfurt Paris arasında; çitlerle, hendeklerle bölünmemiş bulut tarlalarından geçiyoruz. Görülmüyor aşağısı. Masum, kocaman bir gök beşiğinde tatlı tatlı ırgalanıyoruz.

Yazı: Nuri Pakdil

Bulutlar; kimi yerde Toros Dağları gibi dik ve hırçın, kimi yerde Muş Ovası gibi yamyassı, kimi yerde Sakarya Irmağı gibi upuzun, kimi yerde Boğaziçi gibi girintili çıkıntılıdır. Bunlar göğün papatyalarıdır. Bulut tarlalarını geçmişsek, aşağılar belirleniyor. Yollar; kesik, ince çizgiler. “Kasdım budur şehre varam – Feryadü figan koparam”. Yunus Emre’nin şiirlerinden belleğimde olanlarını parça parça okuyorum.

İkindiye doğru, Orly hava alanına indik.

Anılarımızda olumsuz bir yeri vardır Paris’in. Tanzimat sonrası dönemlerde Avrupa’ya giden yazarlardan, eylemcilerden çoğu Paris’te kalarak, çıkardıkları dergilerle, gazetelerle bizi uygarlığımızdan koparmaya, bizi Avrupalılaştırmaya uğraşmışlardı. Batılılara öykünmeyi “terakki” sanıyorlardı! Batı devletleri de, bunların çalışmalarını destekliyorlardı. Londra’da kalanları, başka yerlerde kalanları, oralarda çalışanları da vardı. Kültürde yabancılaşma, ilkin, Fransız etkisiyle başlamıştı. Politik düzeydeki yabancılaşma ise, daha çok İngiliz etkisiyle oluyordu. Sonunda, ulusal birliğimiz parçalandı. Cumhuriyet döneminde Avrupa’da kalmış okumuşlarımızın da, öncekilerden farkları yoktu: Ne görmüşlerse aynının bizde de olmasını istiyorlardı; sanki bin yıllık uygarlığımız hiç olmamıştı; Tarihimiz, utanılacak bir geçmişti; ne yapıp yapıp Batılılara benzemeliydik! Batılılaşmanın birçok eşanlamı vardı, işte bunlardan birini de Paris simgeliyordu. Şimdi, bu Paris’in içine giriyordum.

Karşılamaya gelen Türk arkadaşımla kucaklaşıyoruz. “- Nasılsınız? Arkadaşların çalışmaları iyi gidiyor mu? Bilinçli mi hepsi? – İyiyiz. Türkiye’nin uzaktan çok karmaşık bir görünüşü var. – Ama çok düzenli çalışmalar da oluyor.”

Otobüsle, alandan şehre gidiyoruz. Otobüsün içinde, Türk arkadaşımla birlikte bir de güneş ışınları var ta¬nışık olduğum. Paris, ince bir ip gibi, otobüsün iki yanında: Şimdi genişliyor, geriliyor ve otobüsü yutuyor! Metroda ilk parizyen eyleme tanık oldum: Çocuğun biri, bir sandviç parçasını ağzına götürüyor, öbür eli uzanmış önünden geçenlere. Önünden geçenlerse; kuvvetli, giyimli, ellerindeki bavulları sallayaraktan, sanki çocuğu selâmlarlarmışçasına, ciddî ciddî, ona bakıyor-lardı. Çocuk kalktı; “içilebilir” yazılı su musluğundan çokça içti, Tanrı’ya yakarır gibi; “inmek yasaktır ve de tehlikelidir” yazılı merdivenden indi ve rayların üzerinden sekerek karşıya geçti.

Uyandım; gözüme plastik bir güneş parçası yapışmıştı. Uzun süre silmeye uğraştım. Niçin güneşi plastik Paris’in? Çünkü yükselen Batı isi, güneşle Paris’in arasında kalın bir duvar. Bu is, bildiğimiz baca isi değildir. O yönden temizdir Paris’in havası. Biz Doğuluların, Doğulu duygusuyla hissettiğimiz, yorumu da bize âit olan bir is. Doğululuk duygusunu yitirmemiş bütün Doğuluların bunu hissedecekleri kanısındayım. Bu is, Paris’i tanımamıza engel olmuyor, daha da kolaylaştırıyor görmemizi; gözlerimiz de Doğuludur çünkü.

Konuk kaldığım evden çıktım, Barbes Bulvarında yürüyorum. İstanbul’un Bakırköy semtini andırıyor. Bakırköy’deki çarşılı cadde. Bakırköyümsü bir ceviz kabuğu kokusu. Château Rouge’da metroya bindim.

L’Arc de Triomphe’un merdivenlerle çıkılan müzesi; çeşitli ülkelerden gelmiş insanlarla dolu. Çoğunun ellerinde fotoğraf makineleri, duvarlardaki tabloların, camlı bölmelerde sergilenen eski eşyaların resimlerini çekiyorlar. Oturmuş kart yazanları da var içlerinde, kimisi de kart yazarken resmini çektiriyor yanındakine.

Çeşitli dilleri konuşanların uğultuları. Türk var mı diye, bakıyorum. Koreliler, kart satılan yerin sağındaki büyük tabloya bakıyorlardı, yaklaştım yanlarına. Doğululara içim kaynıyor. Londra’da görevli memurlarmış. Kore savaşını anınca titredi biri, yanındaki Koreliye dönerek bir şeyler söyledi, belli ki konuşmak istemiyorlardı savaş üstüne. Konuşmaya istekli görünselerdi, Hiroşima’ya dair sorular soracaktım kendilerine; belki görmüş olabilirlerdi oraları. Sonra, ben de, kalabalığa uyarak tablolara bakmaya başladım. Bunlar; çeşitli ülkelerden gelmiş insanlar, yalnızlıklarını gidermek için resim çekmek istiyor olmasınlardı? Paris üstüne az kitap mı okuduk? Az övgü mü işittik? Okullarımız, Batı övgüsünü ödev bilmiş öğretmenlerle doluydu, kafalarımız artık duymayacak denli şişerdi, ortaokula, liseye gittiğim yıllarda. Türk yazarlarını değil de, Batı yazarlarını salık verirlerdi bize. Batı hayatı güzeldi, bizimkisi kötüydü! Ama şimdi, kendi içinde de görüyorum ki, bizimle bağdaşacak yanı yoktur bu yaşantının. 1923’ten beri Türkiye’de uygulanan eğitime benzer, tarihsel değerlerden kopuk, insanı kendi özüne yabancılaştıran bir eğitim biçimine, anlayışına başka bir ülkede rastlanılamadı, sanırım.

Sık sık heykel. Taş, taş olmaktan çıkıyor; insan da olmuyor. Taş, insanın yerini tutamaz ki! Anımsamanın, saygı duymanın taşla hiçbir ilgisi yoktur. Heykel, saçmalığın taşlaşmasıdır; ilkelliğin de simgesi. Ama, Batılılar, akıl almaz bir bağnazlıkla koruyorlar bu simgeyi. Heykele saygı duyula duyula Tanrı inancı yitebilir insanın içinde. Çünkü saygı taş kesilirse, insan kolaylıkla aşamaz önündeki engeli. Heykel düşüncesinin kökenin-de, ne biçimde ve ne oranda olursa olsun, bir put vardır. Put, Tanrı düşüncesinin karşıtıdır. Tanrı düşüncesi içimize dolmadan kendi kendimizi aşamayız; kendi kendini aşmadan da bunalımlarından kurtulma olanağı yok insanın.

Heykel, biraz da Hegel’in bozulmuşu olmuyor mu? Mezar taşıysa çok alçak gönüllü bir işarettir ordaki ölüye ve ölümün “aşılması gerekli bir köprü” olduğuna.

Heykel, yalnız yollarda, köşebaşlarında değil; yapıların köşelerinde, damlarında, bazı duvarlarının üstünde de!

Batı Notları, 1997 Edebiyat Dergisi Yayınları / Muhtelif sayfalar

Gökyüzü Dörtbaşı Bayındır Bir Ülkedir – Bu yazı, Gezgin dergisinin 2010 yılının Ağustos sayısında yayımlanmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir