Pazartesi , 20 Kasım 2017
Anasayfa » KÜLTÜR » Haydarpaşa’da İngiliz Mezarlığı

Haydarpaşa’da İngiliz Mezarlığı

Yazarımız Önder Kaya (solda)  Sir Denison Ross’ un mezarı başında araştırmacı Fatil Güldal’la

Yazı: Önder Kaya  Fotoğraflar: Şefkat Çelebi

Araştırmacı Georges Young, diplomasinin ne değişken bir şey olduğunu ifade etmek için  “Haydarpaşa’da boğazları Ruslara kapamak için ölen İngiliz askerlerinin mezarları, Çanakkale’de de boğazları Ruslara yardım için açmak isteyen İngiliz askerlerinin mezarları vardır” diyerek Osmanlı-İngiliz ilişkilerinin seyrine son derece ilginç bir gönderme yapar. Bu göndermeyi yaparken dile getirdiği Haydarpaşa’da ki İngiliz mezarlığı ise pek çok İstanbullu tarafından bilinmez.

İstanbul kozmopolit kimliği ile pek çok kültürü içinde barındıran bir şehir. Kent, Yahudi, Ermeni, Rum gibi Osmanlı tebası olan gayrimüslimlere ait pek çok yapı ve mekanı içinde sakladığı gibi bir vesile ile buraya gelen, bir kısmı geçici kalan bir kısmı ise yerleşen değişik kesimlere ait hatıraları da barındırır. İşte Haydarpaşa’daki İngiliz mezarlığı da bunlardan bir tanesidir. Mezarlığa ulaşmak aslında son derece kolay. Yapmanız gereken, eski Tıbbiye-i Şahane (sonradan Haydarpaşa Lisesi) şimdiki Marmara Hukuk ve Tıp Fakültelerinin bulunduğu abidevi yapı ile GATA’nın arasında kalan ve sahile inen yolu takip etmek. Yolun biraz ilerisinde sol kola düşen küçük bir başka yol sizi mezarlığa ulaştıracaktır. Bu alanın içine göz atmadan önce mezarlığın açılmasına sebep olan Kırım savaşına ve bir takım hadiseler kısaca göz atalım.

1853 yılına gelindiğinde Rusya, Kudüs ve çevresindeki bazı kutsal yerlerin korunması görevinin kendisine verilmesini Bab-ı Âlî’den talep etmiş, bu isteğin Rusya’nın içişlerine karışmasına ve yeni bir Avrupa krizi doğurmasına yol açmasından korkan Osmanlı Devleti de talebi reddetmiştir: Bunun sonrasında Rus birlikleri Eflak ve Boğdan’a girince savaş başlamıştır. Mücadelenin asıl sebebini Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası teşkil ettiğinden, İngiltere ve Fransa gelişmelerden rahatsız olmuş, bunun sonrasında meydana gelen bir takım arabuluculuk girişimleri de sonuç vermemiştir. İngiltere ve Fransa açısından bardağı taşıran son damla, 30 Aralık 1853’de Osmanlı donanmasının Sinop açıklarında Ruslar tarafından yok edilmesi olmuştur. Zira bu olay sonrasında İstanbul ve Boğazları koruyacak Osmanlı deniz gücü ortadan kalktığı için, savaş kritik bir devreye girmiştir. Diplomatik girişimlerin sonuç vermemesi üzerine 12 Mart 1854’de İngiltere ve Fransa, Osmanlı devleti ile bir ittifak anlaşması imzaladılar. Bir ay kadar sonra da ilk müttefik askerleri Osmanlı topraklarına doğru yola çıktı.

İngiliz ve Fransızların Osmanlı başkentine gelişleri, kent halkı için bir parça endişeye neden olmuştur. Zira son dönemlerde Osmanlıların aleyhine pek çok faaliyete imza atan bu devletlerin askerleri, şehrin kritik bölgelerinde kendilerine tahsis edilen yerlere konuşlanmışlardı. Davutpaşa, Selimiye, Taşkışla, Gümüşsuyu, Kuleli süvari kışlası, Ayasofya civarı hep müttefiklere tahsis olunmuştu. Bir süre sonra İstanbul’daki birlikler Kırım’a doğru yola çıkarıldıysa da, Osmanlı payitahtı, müttefik askerler için bir toplanma merkezi olma konumunu sürekli muhafaza etti. Zira ana vatanlarına hayli uzak olan müttefikler, gerek ikmallerini ve gerekse de yaralılarının bakımını Osmanlı başkentinde gerçekleştiriyorlardı.

Savaşın beklenenden uzun sürmesi ve zor şartlar altında gerçekleşmesi pek çok askerin ölümüne, yaralanmasına ya da sağlıksız şartlardan dolayı mikrop kaparak salgın hastalıkların pençesine düşmesine neden olmaktaydı. Dönemin görgü tanıkları kaleme aldıkları anılarında, bulaşıcı hastalıklardan ve steril olmayan sağlık koşullarından ölen askerlerin neredeyse cephede düşman kurşunuyla vurulup ölen askerlerden daha çok olduğunu ifade ederler. Bu durumdan dolayı müttefikler Osmanlı devletinden yaralıları için kendilerine hastane tahsis edilmesini isterler. İlginçtir ki İstanbul’daki en önemli sağlık yapıları İngiltere ve Fransa’ya tahsis edilirken, Türk yaralıların bakımı için daha iptidai mekanlar kullanılmak durumunda kalınmıştır. İngiliz yaralılarına, yapımı Kırım savaşından on yıl kadar önce biten ve başkentteki en modern tesislerden biri olan Haydarpaşa Askeri hastanesinin yanı sıra, Selimiye kışlası ve Kavak kasrının bakiyeleri verilmiştir. İngiliz Bahriye erlerinin bakımı için de Tarabya’daki Sultan Köşkü, Beyoğlu’ndaki İngiliz Bahriye hastanesi ve iki Osmanlı harp gemisi tahsis edilmiştir. Fransız bahriyelerine Kanlıca’da geniş bir yalı ayrılırken, Fransız erlerine tahsis olunan Davutpaşa, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Gülhane kışlalarında yaralıların bakımı için gerekli tertibatın alınması sağlanmıştı.

Yazımızın konusunu Haydarpaşa’daki İngiliz mezarlığı oluşturduğuna göre biraz da bölge hakkında bilgi verelim; Üsküdar-Salacak sahilinden Harem’e ve oradan da Haydarpaşa’ya kadar uzanan kıyı bölgesi, eski zamanlarda Osmanlı hanedanının saray ve köşkler semti olarak bilinirdi. Nitekim bahçeleri Harem’e kadar uzanan Üsküdar sarayının yanı sıra, Harem mevkii civarındaki Kavak Kasrı, tarihî gravürlerde arz-ı endam eden yapılardır. 19. yüzyıla gelindiğinde ise bu köşklere olan rağbet azalmış ve bir kısmı da bakımsızlıktan dolayı yıkılmaya yüz tutmuştur. Bölge, Osmanlının modernizasyon hamlesinden de nasibini almış ve Sultan III. Selim, kendi adını taşıyan Selimiye kışlasının yapımı için bu bölgeyi uygun görmüştür. Önceleri ahşap olarak yapılan kışla, sonradan İstanbul’un sıklıkla düçâr olduğu yangınlardan birinde kül olmuş ve II. Mahmut tarafından bu sefer taş bina olarak yeniden inşa ettirilmiştir. III. Selim, bu kışlada görev yapacak subayların konut sorununu da düşünerek köşkler yaptırmış ve bu köşkleri de subaylara ihsan etmiştir ki, “İhsaniye” semti de adını buradan alır. Selimiye kışlası yukarıda da ifade ettiğim gibi İngiliz yaralılarının bakımına tahsis edilecektir. Hastane, hem Kırım savaşı yaralılarını ağırlaması, hem de burada modern hemşirelik mesleğinin temellerini atan Florance Nightingale’nin görev yapması nedeniyle dönemin Avrupa matbuatının ilgi odağı olacaktır.

Mezarlığın adeta bir parçası olduğu hastanenin en önemli siması olan Florance Nightingale, 1820’de doğmuştur. Nightingale, genç yaşlardan itibaren hastabakıcılık mesleğine gönül vermiş ve bu mesleğe gerekli önemin verilmediği fikrinden hareketle getirdiği düzenlemeler ile tarihe geçmiştir. Florance Nightingale hastabakıcılığa başladığında hastaneler hijyen konusunda son derece yetersizdi. Hemen tüm hastanelerde tahta zemin hiç fırçalanmaz, duvarlar nemden yosun tutardı. Doktorlar ameliyat öncesinde ellerini yıkama gereği duymaz, sokak elbisleri ile ameliyat odasına girer, üzerlerine de kan bulaşmaması için sadece kirli bir ceket giyerlerdi. Doğal olarak böylesi bir ortamda çalışan hasta bakıcıların da durumu içler acısıydı. Bu meslek genellikle kimsesiz ve çaresiz kadınların yöneldiği bir işti. Üstelik zorlu yaşam şartlarının da etkisiyle bu kadınların büyük bir bölümü sarhoş, dikkatsiz ve pisti. Ancak tüm bunlara rağmen belki de sorunların en önemlisi, bulaşıcı hastalığa yakalananların diğer hastalarla aynı odaya, hatta bazen aynı yatağa konulmasıydı. Bundan dolayı kolu kırıldığı için hastaneye gelen bir kişi, kısa bir süre sonra veremden ölebilmekteydi. Nitekim Florance Nightingale haklı olarak şu sözü söylemiştir; “Hastanelerin ilk görevi hastalara zarar vermemektir”.

Miss Nightingale’nin sağlık idareciliği konusundaki ilk işi 1853’de Londra’da “Hasta Bayanlar Enstitüsü”nü organize etme vazifesiydi. Kısa sürede hastaneyi çekip çeviren Florance, bir yıl kadar sonra Osmanlı-Rus savaşına sonradan dahil olan İngiliz ordusunda hastabakıcılık konusunda teklif aldı. 21 Ekim 1854’de yola çıkan Florance’nin idaresinde, otuz sekiz de hastabakıcı bulunuyordu. Bunların ancak Roma Katolik Manastırından gelen beş tanesi profesyonel hemşire idi. 5 Kasım 1854’de Üsküdar’a ulaşan Florance Nightingale, burada kötü şartlardan kaynaklanan pek çok ölüme sahne olmuştur. Kısa bir süre sonra aldığı önlemler semerelerini vermeye başlar. Bulaşıcı hastalık taşıyan askerlerin koğuşları ayrılırken, çarşaflar yıkanmaya, lazımlıklar zamanında boşaltılmaya, elbiseler de büyük kazanlarda kaynatılarak elverdiğince dezenfekte edilmeye başlanır. Tüm bunlara rağmen ardı ardına gelen yaralı ve hastalar alınan tedbirlerin etkisini gösterme sürecini yavaşlatmaktadır. Ocak 1855’de hasta sayısı 12 bine çıkar. Yine de Florance, hastaları ile bizzat ilgilenmeye devam eder. Akşamları onlara moral vermek için elinde bir fener olduğu halde koğuşları dolaşır. Bundan dolayı da kendisi, askerler arasında “Lambalı kadın” olarak şöhret bulacaktır. Nitekim İngiliz askerlerinin koruyucu meleğinin anısını yaşatmak amacıyla biraz sonra bahsedeceğim Victoria abidesine, hemşirelik mesleğinin 100. yılı dolayısıyla onun adına ithaf olunan bir plaket asılmıştır. İlginçtir ki bu yıl, aynı zamanda kraliçe Elizabet’in de tahta çıkış yılıdır. Plakette “Bir asır önce bu mezarlık yakınlarındaki çalışmalarıyla pek çok insanın acısını dindiren ve hemşirelik mesleğinin temellerini atan Florance Nightingale’nin aziz hatırasına” yazısı ile 1854 tarihi okunmaktadır.

İngiliz mezarlığı, merkezi Çanakkale’de bulunan “İngiliz Uluslar Topluluğu Mezarlık Müdürlüğü”ne bağlıdır. Mezarlık, genel itibari ile üç kısma ayrılıyor. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi binası tarafındaki kapıdan girdiğinizde karşınıza öncelikle bekçi konutu çıkıyor. Bu ilk kısımda daha çok Kırım Savaşı sırasında hayatını kaybeden askerler ve subaylar yatmaktadır. Alanın bitimine doğru karşınıza çıkıveren Victoria anıtı, son derece etkileyici bir abidedir. Anıt, 28 metre yüksekliğinde.  Abide, Kırım savaşında hayatını kaybeden İngiliz askerleri anısına kraliçe Victoria tarafından 1857’de diktirilmiş. Dört köşeli olan anıtın her köşesinde bir elinde defne dalından örülme bir taç ile diğer elinde tüy kalem tutan dört melek heykeli bulunuyor. İhtimal ki meleklerin ellerinde tuttukları taç, zaferi kalem ise kanları pahasına tarih yazan kahramanları sembolize ediyor olsa gerek. Yapı, dört köşesindeki figürlerden dolayı “Melekler Abidesi” olarak da biliniyor ve vapurla geçerken dikkatlice bakıldığında bir kısmı deniz tarafından da görülebiliyor. Anıtın dört yüzüne de İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Arapça şu satırlar yazılmıştır; “1854, 1855 ve 1856 senelerinde Rusya’ya karşı yapılan savaşta vatanları uğruna ölen İngiliz ordu ve bahriyesine mensup subay ve erlerin hatırasına dikilen bu sütun, 1857 yılında Kraliçe Victoria ve milleti tarafından yaptırılmıştır”. Söz konusu dillerin tercih edilme nedeni ise Ruslara karşı el ele veren müttefik devletlerin konuştukları diller olmalarıdır. Bilindiği üzere savaşın ilerleyen safhalarında İtalyan Piyamonte devleti de Rusya’ya karşı savaşa katılmıştır.

Anıtın karşısına ve deniz tarafına denk düşen kısımda ise genellikle rütbeli subaylar gömülüdür. Buradaki mezarlardan biri gayet ilginç bir şahsiyet olan General Guyon’a aittir. Asil bir Macar kadınla evlendikten sonra Macar tebaası olan Guyon, kendisini Macar milli davasına adamıştır. 1848’de Avusturya’ya karşı ayaklanan Macar milliyetçileri, Rusya’nın desteği ile ezilince Guyon’un da aralarında olduğu pek çok Macar subayı, Osmanlı ülkesine iltica etmiştir. Sultan Abdülmecid, Guyon’un generallik rütbesini taşımasına izin verdiği gibi kendisine Şehzadebaşı semtinde bir de konak tahsis etmiştir. Müslüman olduğu sanılan bu subay öldüğü zaman eşi, İslam mezarlığına gömülmesine izin vermemiş ve gerekçe olarak da Guyon’un Kur’an’a saygılı olmakla birlikte son nefesine kadar Hıristiyan olarak yaşadığını öne sürmüştür. Küçük bir diplomatik krize sebep olan bu hadisede Osmanlı hükümeti geri adım atmış ve sonuçta İngiliz asıllı Macar general burada toprağa verilmiştir.

Mezarlığın bahsettiğimiz bu ilk kısmını geçtikten sonra dar bir yola girersiniz. Bu dar yolun bitiminde geniş bir yeşil alanla karşılaşırsınız ki burada küçük bir türbeden başka bir şey yoktur. Ağaçların arasından önünüzde uzanan yola devam ettiğinizde mezarlığın diğer bölümüne geçersiniz. Buranın girişinde ikinci bölüm olarak niteleyebileceğimiz yerde daha çok asker mezarları vardır. Alanın Kadıköy’e bakan tarafında ise ekseriyetle İstanbul’da ölen sivil İngiliz vatandaşları gömülüdür. Buradaki mezar taşlarının son derece ilgi çekici olduğu rahatlıkla söylenebilir. Masonik öğeli mezar taşlarının yanı sıra, muhtemelen denizcilere ait yelken şeklindeki mezar taşlarına, Budist bir İngiliz vatandaşına ait bir diğer mezar taşına tesadüf edebilirsiniz. Bu kısımda İstanbul’un işgal yıllarında vazifesi başında ölen İngiliz subayların yanı sıra, II. Dünya savaşı sırasında hayatını kaybeden İngilizlerin kabirleri de bulunmakta. Yine Kırım savaşı sırasında Haydarpaşa Hastanesi ve Selimiye kışlasında kolera gibi bulaşıcı hastalıklardan ölen askerler de topluca bu kısma gömülmüşler ve mikrobun yayılmaması için üzerlerine kireç atılmıştır. Arazinin bu parçası önceden özel mülk olmasına rağmen duyulan ihtiyaç nedeniyle Osmanlı hükümeti tarafından istimlak edilerek İngilizlere tahsis edilmiştir. Esasen müttefik ordulara mezar alanı olarak bugünkü Kuleli Askeri Lisesinin arkasında uzanan alan tahsis edilmişti. Ancak bu mevkinin hastane bölgesine uzak olması ve pek çok askerin de bulaşıcı hastalıklardan ölmesi nedeniyle şimdiki mezar alanı tercih edilmiştir. Kırım savaşı sırasında ölüp de buraya gömülen asker sayısının beş bine yakın olduğu tahmin ediliyor ki bunların büyük bir kısmı açılan toplu mezarlara gömülen insanlardır. I. Dünya savaşında İngiliz ordusunda savaşan Müslüman Hint askerlerinin mezarlarına da tesadüf olunur. Bundan dolayı mezarlığı ziyaret edenler bazı mezarların üzerindeki Arapça besmele ibarelerini görünce şaşırmasınlar.

Bu kısımda sivil İngiliz vatandaşlarına ayrılan bölümünün en önemli siması ise Sir Denison Ross’dur. Hindistan’daki Babür imparatorluğu hakkında en önemli kaynaklardan biri olan Tarih-i Reşidî’yi İngilizceye tercüme etmesi ile de tanınan Ross, özellikle Hint ve İran dünyası üzerine yaptığı çalışmalarla biliniyordu. Türkiye hükümetinin davetlisi olarak Türk dilinin sadeleştirilmesi çalışmalarına katılması amacıyla davet edilip ülkemize de gelen Ross, ilerleyen yıllarda bu konuda yapılan çalışmaları eleştirecektir. 1939’da İngiliz hükümetini temsilen ticari ilişkilerden sorumlu olarak İstanbul Konsolosluğuna atanmış, fakat Nisan 1940’da eşini kaybettikten beş ay kadar sonra kendisi de hayata veda etmiştir. Karı koca bugün İngiliz mezarlığında son uykularına çekilmişlerdir.

Görüldüğü üzere İngiliz mezarlığı adeta Türk-İngiliz ilişkilerinin bir özeti gibidir. Kırım savaşında müttefikimiz olan askerlerin anılarının yanı sıra, 1920-1922 arasında İstanbul’u işgal eden subay ve askerlerin tatsız hatıralarını da içinde barındırır.

Haydarpaşa’da İngiliz Mezarlığı – Bu yazı, Gezgin dergisinin 2009 yılının Ekim sayısında yayımlanmıştır.

Yazar : ÖNDER KAYA

ÖNDER KAYA

1974’te İstanbul doğumlu. Öğretmen, araştırmacı-yazar ve tarihçi. Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olan Kaya, aynı yıl Marmara Üniversitesinde yüksek lisansını yaptı. Öğretmenlik hayatına Robert Koleji’nde devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir