Salı , 29 Eylül 2020
Anasayfa » DÜNYA » İnka Medeniyetinin İzinde Peru Günlüğü

İnka Medeniyetinin İzinde Peru Günlüğü

Mimarisi ikizkenar yamuk üzerine kurulmuş bir medeniyet… Peru’dan bahsetmeden önce belki de adından uzunca bahsetmemiz gereken ve binlerce yıllık tarihleriyle Güney Amerika’daki tek medeniyet diyebileceğimiz İnka’ları tanımak gerekecek.

Yazı ve Fotoğraflar: M.Tayfun Karabağ

Mısırlarıyla, dağ eteklerine ve zirvelerine yaptıkları devasa şehirleriyle, matematiği iyi bir şekilde kullanıp yaptıkları teraslar, su kanalları ve mimari yapılarıyla dünyanın ilgisini uzun yıllardır  üzerilerine çeken bir medeniyet.

Güney Amerika daki belki de tek medeniyet diyebileceğimiz İnka’ları araştırmaya başlamadan önce aklımıza gelen ilk soru şuydu; İnkalar Amerika Kıtası’na nasıl gelmişlerdi. İnsanlığın ilk izlerine Asya kıtasında rastlandığını biliyoruz ve o günkü teknoloji ile (Kolomp öncesi) bu kıtaya nasıl ulaşıldığı takılıyor aklımıza ve bu insanların M.Ö. 12.000 yılında ve daha öncesinde Asya Kıtası’ndan Amerika Kıtası’na gelen ilk insanlar olduklarını öğreniyoruz.

Bu insanlar Amerika kıtasına Bering Boğazı üzerinden kıtanın kuzeyinden girmişler ve Amerika üzerindeki yayılımlarını Orta Amerika’dan geçerek M.Ö. 10.000’li yıllarda Güney Amerika topraklarına kadar sürdürmüşlerdir.

İnka medeniyeti, Güney Amerika batı kıyısının And Dağları bölgesindeki Cuzco şehri civarında, efsanevi kral ve ilk Sapa İnca’ları (Baş rahip ve yönetici) olan Manco Capac’ın 11. y.y’da Hyperlink’in Cuzco Krallığı’nı kurmasıyla başlıyor. Manco Capac’ın soyunun egemenliğinde Krallık, bölgedeki diğer Andlı topluluklar gibi büyümeye devam etmiş ve 1438 yılında adının birebir çevirideki anlamı “yer sallayan” olan Pachacutec liderliğindeki İnka’lar sınırlarını genişleterek diğer Andlı toplulukları egemenlikleri altına almaya başlamışlardır. Böylece Pachacutec, Amerika kıtasında Kolomb öncesi en büyük medeniyet olan İnka İmparatorluğu’nu (Tawantinsuyu) kurmuştur.

1532 yılında, iki kardeş Huascar ve Atahualpa arasındaki iç çekişmelerden faydalanan, Francisco Pizarro önderliğindeki İspanyol işgalciler İnka bölgesini ele geçirmişlerdi. Bunu takip eden yıllarda İspanyollar tüm And bölgesindeki tek hakim güç konumuna geldiler.

1542 yılında Peru Valiliği’nin kurulmasına dek isyan eden İnka’ları bastırmayı bilen İspanyollar, 1572 yılındaki Vilcabamba’daki son İnka’ların direnişinin de yıkılması ile İnka medeniyetini bitirmiş oldular. Yaklaşık 100 yıl süren bu büyük imparatorluğun, tüm bu olanlara rağmen bazı kültürel gelenekleri, özellikle Quechuas ve Aymara halkları arasında olmak üzere günümüze kadar gelmişti.

Böylesi büyük bir medeniyetin bu kadar hızlı yayılıp yine bu kadar hızlı çöküşü gerçekten ilginçti.

Peru gezimize başkent Lima’dan başlıyoruz. Güney Amerika kıtasının batı bölgesinde Büyük Okyanus’a kıyısı olan başkente vardığımızda hava tamamen kapalı ve gri bir renkte bizi karşıladı. Bunun yanı sıra ilkim şartlarının da bir sonucu olarak başkentin o günlerde tam bir yağmur bulutu içinde olduğunu görebiliyoruz.

Başkent Lima da gezerken dikkatimizi çeken en büyük unsur bu insanların görsel sanatlara duydukları büyük ilgi ve saygı oluyor. Şehir merkezinde meydanlara kurulmuş fotoğraf sergileri yine bunlarla birlikte birçok ressamın resimlerini sergilemeleri için kullanımlarına verilmiş alanlar dikkatimizi çekiyor. Biz orada olduğumuz zamanda meydandaki büyük sergide sergilenen fotoğraflar dünyanın önemli şehirleri ve önemli olaylarından görüntüleri içeriyordu. Türkiye’den iki fotoğraf hemen dikkatimizi çekiyor.

Peru’ya giden hemen hemen tüm insanların yapacağı gibi bir sonraki durağımız İnka medeniyetine başkentlik yapmış olan Cusco şehri oluyor. Başkent Lima’dan yaklaşık 1 saatlik uçak yolculuğu ile 3.400 m yüksekliğe kurulu Cusco’ya ulaşıyoruz. Deniz seviyesinden bu kadar yüksekte oluşu kentin ikilim yapısını oldukça etkiliyor. Sabahın erken saatlerinde vardığımız kentte açık hava olmasına rağmen oldukça soğuk olduğunu hissediyoruz. Cusco’ya vardığımızda ilk yapacağımız iş otele yerleştikten sonra bir sonraki gün gideceğimiz dünya harikası kent Machu Picchu için rezervasyon yaptırıyoruz. Kentte 50–60 Sole (15–20 dolar) ücret ödeyerek iyi diyebileceğimiz bir otelde kalabiliyorsunuz fakat Machu Picchu’ya giriş için 550–600 Sole (200 dolar) ödemek zorunda kalabiliyorsunuz.

Yaya olarak kısa bir şehir turundan sonra ilk gün Cusco kenti yakın çevresini gezmeye karar veriyoruz. Bu bölgedeki tüm gezilerimizde diğer turistlere nazaran daha şanslı olduğumuz söylenilebilir. Çünkü misafirperverliği ve sevecen yapısıyla Qoriland Trips E.I.R.L. tur şirketinin sahibi Cuzcolu Ana I. Peña Laureano bize diğer turistlerden daha fazla ilgi gösteriyor ve tüm kenti kendisi gezdiriyor.

İlk gün İnka’ları önce Cuzco kentindeki müzelerde tanıyoruz. Gezimizin ilerleyen saatlerinde bildiğimiz tarz müzelerden sonra çok rahatlıkla canlı müze diyebileceğimiz ve hemen canlı bir şekilde İnka yaşamını görebileceğimiz lamalarıyla, alpakalarıyla, yerli kıyafetleriyle inkaları kendi ortamlarında yakalıyoruz.

Akşam yorgun bir şekilde otelimize döndükten sonra ertesi sabah erken saatlerde yollara düşeceğimiz Machu Picchu için son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Alpaka yününden yapılma sıcak yataktan sabahın erken saatlerinde Cuzco’nun soğuk havasına çıkmak oldukça zor oluyor ama yinede Machu Picchu’yu görmek için sabahın 6’sında tren istasyonunun yoluna koyuluyoruz.

İstasyonuna vardığımızda ciddi bir kontrolün ardından trende bize ayrılmış yerimizi alıyoruz. Özellikle Avrupalı ve Japon turistlerin sayıca fazlalığı gözden kaçmıyor. 06.55’de hareket eden trenimiz 4 saat 10 dakikalık uzunca diyebileceğimiz bir yolculuğun ardından saat 11.05’de Urubamba Vadisinde yer alan ve Machu Picchu’nun bulunduğu dağın altındaki Aguas Calientes (Sıcak Sular) isimli köye ulaşıyor. Bu kasabadan bindiğimiz otobüsle 25 dk sonra Machu Picchu’nun giriş kapısına geliyoruz.

Belki de tek başına bir konu olarak ele alınabilecek bu devasa şehre ilk adımlarımızı atıyoruz. Bu güne kadar çok iyi bir şekilde korunarak gelmiş olan bir İnka antik şehri olan Machu Picchu 7 Temmuz 2007 tarihinde dünyanın yeni yedi harikasından biri seçilmiş. Güney Amerika’nın sıradağları And’ların bir dağının zirvesinde 2.360 m yükseklikte kurulu olan kent Cusco’ya yaklaşık 88 km mesafede ve bölgeye kara yoluyla ulaşma imkânınız yok. Şehir İnkalı bir hükümdar olan Pachacutec Yupanqui tarafından 1450 yılları civarında inşa ettirilmiştir. İspanyol İstilacılar 1532 yılında buraları işgal ederken sık dağlar arasında kalan bu şehir fark edilmemiş ve bu sayede zarar görmeden günümüze kadar gelebilmiştir. Şehirde dikkatimizi çeken mimari yapılarda kullanılan taşların özenle kesilmiş olmaları, o günkü teknoloji ile 350 tonu bulan bu devasa taşların nasıl buraya çıkartıldığı ve aralarına bir bıçak ağzı girmeyecek şekilde nasıl bu kadar hassas kesilebildiği ayrı bir araştırma konusu olsa gerek.

Machu Picchu 200’den fazla merdiven sistemiyle birbirine bağlı olan taş yapılardan oluşmuş. Şehrin 3.000 basamağı bugün bile üzerlerinde rahatlıkla hareket edebileceğimiz kadar iyi durumda.

Şehirde, içinde 100’den fazla insanın bulunduğu 50 adetin üzerinde mezar keşfedilmiş ve bu keşfe istinaden şehrin İnka’ların yetiştirme ve disiplin yeri olduğu teorisi geliştirilmiş. Ancak zamanımızda bu teori geçerliliğini yitirmiş ve şehrin 700’den fazla İnka asil ve din adamına ev sahipliği yapmış olduğu teorisi kabul görmüştür. Şehir 24 Temmuz 1911 tarihinde Hiram Bingham idaresindeki Amerikan Yale Üniversitesi’nin yapmış olduğu bilimsel bir gezi sırasında tesadüfen bulunmuş.

Daha önce de bahsettiğim gibi tren yolculuğumuz saat 11.05’de sona eriyor, aktarma ve otobüs yolculuğu ile birlikte şehre ancak 12.00’de girebiliyoruz. Eğer bölgede ciddi bir araştırma veya fotoğraf çekimi yapacak ve ışığın tüm saatlerini değerlendirecekseniz kesinlikle şehrin altındaki Aguas Calientes köyünde konaklamanızı önerirken, hem bu köyde hem de Machu Picchu zirvesinde yaşayan bir tür sivrisinek tarafından ısırılmamak için yanınızda koruyucu sprey bulundurmanızı da şiddetle tavsiye ederim. Aksi taktirde Cuzco’ya kızarıklar içinde dönmeniz içten bile değil.

Zirvede yaklaşık 4 saat geçirdikten sonra tekrar otobüslerle Aguas Calientes köyüne dönüyoruz. 18.05 de ki tren ile son derece yorgun bir halde Cuzco’ya, otelimize dönüyoruz.

Macera ve gezi henüz bitmedi, Peru harika bir ülke bu bakımdan. Çöl ikliminin yaşandığı şirin Cuzco kenti çevresinde diğer İnka bölgelerinde gezimize devam etmek için hazırlık yapıyoruz. Tüm yorgunluğumuza rağmen fazla zaman olmadığından son gece Cusco kentinde bir akşamı yaşamak istiyoruz.

Bu kent gerçekten görülmeye değer güler yüzlü ve kısa boylu şirin insanlarla dolu. Şehirde birçok noktada bölgeye has haşlanmış mısırlar satılıyor. Mısırın yanında bir dilim de lama peynirini almayı unutmuyorsunuz. Şehir merkezinde Avrupalılara özel birçok restoran bulmak mümkün, bu sayede yemek konusunda çok fazla sıkıntı çekmiyorsunuz fakat yeterli düzeyde ispanyolca bilmeden merkezden uzaklaştıkça yemek konusu ciddi sıkıntıya dönüşebiliyor. Restorantlarda Peru’ya özel İnka Kola en çok ilgimizi çeken içeceklerden. Mısırdan yapılan bu kolanın sarı rengini görünce önce kola olduğunu düşünmüyorsunuz bile.

Cusco’ya varmadan önce hesaba katmanız ve hatta ciddi önlemler almanız gereken önemli bir nokta da şehrin rakımı. Yükseklik konusunda hassas olan insanlar için ciddi rahatsızlıklar doğurabilecek bu rakım düzeyinde yanınızda bir takım ilaçlar bulundurmanız gezinizde rahat etmenizi sağlayacaktır. Aksi takdirde geziyi yarıda bırakıp Lima’ya tekrar dönmek durumunda kalabilirsiniz. Bunun yanına şehirde önemli olduğunu düşündüğüm ve turistleri zorlayabilecek diğer bir husus da çöl ilklimi. Geceleri ve sabahın erken saatlerinde elleriniz soğuktan donarken, güneşin yüzünü göstermesiyle birlikte son derece yakıcı ve sıcak bir hava hakim oluyor kentin üstünde. Şehirdeki insanların sabahın erken saatlerinde sokağa montla çıktıklarına ve güneşin ilk ışıklarıyla birlikte montlarını çıkardıklarında şort ve kısa kollu kıyafetlerle kaldıklarına sıkça şahit olabiliyorsunuz. Bu sebeptendir ki İnka torunları olan yerlilerin tenleri hep yanık.

Cuzco’daki ertesi günümüzü şehrin etrafında bulunan ve tabiki İnka yapıları olan Tipon, Pisaq (Pisak), Ollantaytambo (Oyitayitambo), Pikillagta (Pikiya) bölgelerini geziyoruz.

Bu bölgelerde gezimiz sürerken İnka’lar hakkındaki bilgilerimiz daha da yerine oturmaya başlamıştı. Dahice tasarlanmış su kemerleriyle buzlu zirvelerden tarlalara taşıdıkları suyu gördüğünüzde, matematiğe olan hakimiyetleri karşısında hayrete düşüyorsunuz. Dağ duvarlarına kilometrelerce teraslar oymuşlar ve zorlu toprakları tarım arazisine dönüştürmüşler. Ollantaytambo bölgesi başta olmak üzere bazı yerlerde bu arazilerde üretilen tarım ürünlerinin depolandığı yerleri görebiliyorduk. Aklımıza ilk gelen, belki de suya ve tarıma bu kadar hakim olmaları sayesinde diğer toplulukları savaşmadan hakimiyetleri altına almaları ve 100 yıldan kısa bir sürede büyük bir alana yayılmaları oldu. İnka’lar bugün bile hayal etmesi güç olan şeyleri gerçekleştirmişler. Tüm imparatorlukta uzunlukları 22.000 km’yi bulan yollar inşa etmişler. Bu yollar krallıklarının can damarıymış. Bu yolların başlıca kullanıcıları kraliyet habercileriymiş. Bir gün içinde mesajları ve hatta bazı yiyecekleri yüzlerce km bu yollarda taşıyabildikleri söyleniyor.

İnka’ların yaşadığı bu bölgelere yaptığımız kültür gezisi sayesinde edindiğimiz bilgilerden sonra Cuzco kentine veda ediyoruz. Kent ve çevresindeki gezimizin ilk gününden son anına kadar yanımızdan ayrılmayan sevgili Ana, o gece bizi Cuzco’dan Peru için önemli bir başka bölge olan Nazca’ya uğurluyor. Yaklaşık 13 saat süren ve dev kaktüslerin, çöllerin arasından geçen yolculuğun ardından Nazca’ya ulaşıyoruz.

Nazca küçük bir bölge, fazla gezilip görülebilecek bir yeri yok. Eğer turist olarak Nazca’ya gelmişseniz bunun tek bir sebebi vardır ve o da Nazca Çizgileri’ni görmek. Bu yüzdendir ki şehre girer girmez bir kişi gelip hemen yaka kartını göstererek kiralamak isteyeceğimiz uçak konusunda bize yardımcı olabileceğini söylüyor.

Eğer uçağa sadece çizgileri görmek için biniyorsanız çok problem yok, eğer niyetiniz oraya kadar çıkmışken güzel fotoğraflarlar çekmekse işte bu noktada dikkat etmeniz gereken çok önemli noktalar ortaya çıkıyor. Fotoğraflayacağınız bölge çöl üzerinde olduğundan öğle saatlerinde yukarıdan yapılacak çekimlerde çizgiler üzerindeki gölgeler ile birlikte kontrast ta sıfıra düştüğünden fotoğraf çekebilmeniz neredeyse imkânsız duruma geliyor ve fotoğrafların büyük çoğunluğunun bulanık çıkma riskiyle karşılaşabiliyorsunuz. Bu yüzden uçuş saatlerini öğleden önce veya öğleden sonraya almanızda fayda bulunduğunu belirtmeliyim. Bunun dışında çizgileri daha rahat görebilmeniz için biraz pahalı olsa da 4 kişilik küçük uçakları tercih etmenizi ve bu tercihten sonra kesinlikle pilot yanına oturmamanızı, kiraladığınız uçağın da camının renkli değil normal şeffaf olmasına özellikle dikkat etmenizi önerebiliriz. Uçak içerisinde çizgileri en rahat görüntüleyebileceğiniz objektifin gerçek odak uzaklığı aralığını 28-135mm arasında tercih edebilirsiniz. Tele bir objektif o yükseklikte çizgilerin tamamının görünmemesine neden olabiliyor.

Daha iyi fotoğraf çekebilmek için dikkat ettiğimiz bu hayati önlemlerden sonra sadece zamanın kısalığından dolayı mecburen öğle saatine denk gelen 11.00 sularında iki Amerikalı bilim adamıyla birlikte kiraladığımız uçakla çizgileri görmek için havalanıyoruz.

İlk Nazca Çizgisi’nin 1926 yılında keşfedildiğini öğreniyoruz. Bu çizgileri kimin, ne zaman çizdiği bilinmiyor fakat 12. yüzyıldaki İnka uygarlığından daha eski oldukları kesin. Bazılarının takvim ya da gökbilimle ilişkili olduğu, bazılarının ise doğa ayinlerinin bir parçası olarak yapıldığı sanılmaktaysa da, ne amaçla yapıldıkları hakkında kesin bir bilgi yok. Bölgenin aşırı kurak iklimi, bu çizgilerin bugüne değin bozulmadan kalmasına yardımcı olmuş. Bu çizgilerin yüksekten bakılmaksızın çizilmesi kimi bilim adamlarına göre imkansız bir durumdur.

Nazca Çizgileri’nin bazıları kilometrelerce uzunluklara ulaşabilmekte. Çizgilerin çizildiği yada kazındığı zemin demiroksitin gri rengini kazandırdığı çakıllarla kaplı. Düz çizgi, üçgen, sarmal, köpek, örümcek, maymun gibi çeşitli şekillerden oluşan çizgileri görmek yerden pek mümkün olmuyor.

Bu seferlik Nazca, Peru için son durağımız oluyor ve Paracas üzerinden karayoluyla Lima’ya dönüyoruz. Peru’da şehirlerarası otobüs yolculuklarında size tavsiye edebileceğim bir otobüs firması Cruz Del Sur. Yolculuğun nasıl geçtiğini fark etmiyorsunuz özellikle uzun süren yollarda otobüslerde tüm yolcular arasında oyunlar oynanıyor. Tüm yolculuk boyunca belli aralıkla size sürekli ikramlar yapılıyor. Son derce güler yüzlü personel sadece size hizmet etmek için var olduklarını düşünüyorsunuz bazen.

Ve aktardığım bilgilerin bir gün buralara yolu düşecek olan gezginlerin işine yaraması temennisi ile huzur içinde ülkeme dönüşe geçiyorum…

Bu yazı 2008 yılının Ekim ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 21. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir