Cumartesi , 18 Kasım 2017
Anasayfa » KÜLTÜR » İstanbul’un Fethi 1453

İstanbul’un Fethi 1453

Yazı: E.Hilal Korucu   Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı

İki aşığın bir maşuğa sevdalanma öyküsüdür İstanbul. Bizans’ın, kaybetme korkusu ile yüksek surların ardına hapsettiği bu güzel şehir; çelivermiş gönlünü Osmanlı’nın. Hoş bir düş, kutsal bir amaç olmuş genç Sultan II. Mehmed’in aklında ve gönlünde. “ Ya İstanbul beni alır ya ben İstanbul’u “ diyecek kadar meyletmiş bu şehre. Bu duygusalca bir yöneliş değildir sadece. Geçit vermez surlarını aşacak dehaya sahiptir bu genç Osmanlı padişahı. Henüz 22 yaşındayken olağanüstü bir mücadeleyle  eriştiği kutlu zafer neticesinde, cihanşumül bir İslam İmparatorluğu’nun Fatih’i olmuştur.

ethedilen milyonlarca metrekare toprağa kıyasla çok daha küçük bir kara parçasını ihtiva etmesine rağmen; İstanbul’un fethi, Osmanlı tarihinin en müstesna hadisesini teşkil etmektedir. Viyana kapılarına götüren bir sürecin başlangıcı, Çanakkale’de yazılan destanın müsebbiplerinden biri olmuştur. Peki neydi İstanbul’u bu denli değerli yapan? Bu sorunun cevabını almak için bu şehrin hayat hikayesine inmek gerekiyor biraz. Paleolitik, kalkolitik dönemlerden beri yaşamın olduğu kentte, ilk yerleşim bugünkü  Küçükçekmece ilçesine bağlı Altınşehir denilen yerde oluşmuş Yarımburgaz mağarasıdır. Ege Adaları’ndan İyonya’ya Anadolu ve Trakya kıyılarını izleyerek Marmara ve Karadeniz’e uzanan kolonizasyon yolları üzerinde önce Chalcedon (Kadıköy) sonra Byzantion koloni şehirleri kurulmuş. Buna karşılık Sarayburnu üzerindeki ilk Grek kolonisi Haliç’le Marmara’ya egemen bir tepede, deniz ticaretine elverişli bir sit’e yerleşmiştir.  Roma İmparatorluğu’nun ikinci başkenti olan bu şehir, Batı Roma İmparatorluğu’nun başkenti Roma gibi yedi tepe üzerine kurulmuş. İlk önce şehri kuran Bizantion’un adı verilmiş, sonra da imparator Konstantin’in adını almış. Rumlar Anthusa yani imar edilmiş yer dedikleri şehir için gerileme çağında da İstanbul adını kullanılmışlar. Türkler tarafından İslamıbol olarak telafuz edilen kent, Araplar tarafından Konstantiniyye olarak adlandırılmış.

Şehir, Emeviler, Abbasiler, Persler ve Avar Türleri, Latinler, Macarlar, Ruslar, Venedikliler, Cenovalılar ve Osmanlılar tarafından defalarca kuşatılmış. Bütün bu kuşatmalardan sadece Latinlerinki kısmen başarılı olmuş ve yaklaşık 60 yıl şehri ellerinde tutmuşlar. Latin istilası olarak bilinen bu olayda İstanbul çok büyük zarar görmüş.

İslam ile ilk temas Aynı zamanda Doğu Hıristiyanlığının merkezi durumunda olan İstanbul’un İslam ile ilk teması ise 629 yılına rastlıyor. 28. Bizans İmparatoru Heraklius, Kudüs’e Hac ziyareti yaptığı sırada Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından bu yeni din bir mektup ile kendisine tebliğ edilir. Bunu izleyen zaman içerisinde güçlenen İslam orduları karşısında Bizans, ilk yenilgisini 655 yılında alır. Ardından Muaviye 669 yılında Konstantinopolis’in üzerine devasa bir kara ve deniz gücü gönderir.  Uzun süren kuşatmanın ardından başarısızlıkla sonuçlanan bu girişimin ardından İstanbul Müslümanlar için bir fetih sevdasına dönüşür. Sonraki dönemlerde Araplar tarafından şehir yedi kez daha kuşatılır ama sonuç alınamaz.

Bizans için tehlikenin yeni adı: Türkler Bizans ve Batı’yı tedirgin eden bu gelişmelerin ardından 11. yüzyılda Doğu’dan başka bir tehlike belirmeye başlamıştı. Türkler, gerek Bizanslılar gerek Batılılar tarafından çok eskiden beri bilinmekle beraber, onları en iyi tanıyanlar Bizanslılar’dı. Zira Selçuklular’ın Bizanslılar’ı Malazgirt’de uğrattıkları  ağır  yenilgi sonrası elde ettikleri zaferler, Bizans İmparatorluğu  ve Batılılar için  büyük bir  korku yaratmıştı. 1300 dolaylarında başını Osman Bey’in çektiği birlikler, Konstantinopolis’ten fazla uzak olmayan bir yerde, Marmara Denizi’nin güney kıyısında meydana gelmiş ve Bizans kuvvetleri yenilmişlerdi. Fakat bu yeni oluşumun Bizans ile eşit düzeye gelmesi için uzun yıllar gerekiyordu. 1391 yılına gelindiğinde Osmanlı Bizans’a kafa tutmaya başlamıştır artık. Padişah  I. Bayezıd İstanbul’da bir Türk mahallesi kurulması isteğinin reddi üzerine şehri abluka altına almıştı. Sonrasında on yıl arayla Şehzade Musa Çelebi ve II. Murad tarafından şehir kuşatılmış ama nihai sonuca ulaşılamamıştı. Dünya üzerinde onlarca savaşın, değişen sınırların, istilaların, yıkılan ve kurulan devletlerin yarattığı hareketliliğin olduğu bir süreçte dengeler giderek değişiyordu. 15. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde dünya tarihinin de değişim sancıları kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı.  Fetret devri ve Moğol istilasının yarattığı sarsıntıya rağmen Osmanlı Devleti gücünü artırdığı bir dönemi yeniden yakalamıştı.  İlk hükümdarlık tecrübesini 12 yaşında edinen Sultan II. Mehmet, 19 yaşında ikinci kez tahta geçti. Böylece 1453’e giden süreç başlamış oldu.  Gustave Schlumberger, ‘İstanbul Düştü’ isimli eserinde, genç şehzadenin başa geçmesinin Bizans’daki yankılarını,  “ II. Mehmed’in tahta çıkışı, Bizans Sarayı’nı ve İstanbul ahalisini yeise düşürdü. Zeki olduğu kadar da cür’etli olan bu genç şehzadenin, bir çok defalar boşu boşuna Müslüman orduları tarafından, 1422 yılında da babası Sultan Murad tarafından muhasara edilmiş olan bu “ şehirlerin şahı” meselesine artık bir son vermeyi biricik emel edindiği, Hıristiyanlar arasında, çoktan beni söylenip duruyordu. Bu büyük hareketin kendi saltanatı devrinin başta gelen kaygısı olacağına ant içmiş deniyordu.”  şeklinde ifade ediyor. Osmanlı Sultanı, İslam dünyası için uzun bir geçmişe dayanan fetih idealini gerçekleştirmek arzusuna sıkı sıkıya bağlıydı.

Allah kelamı, Peygamber müjdesi İslam dünyası için fetih bir şehri ele geçirmenin ötesinde derin anlamlar ihtiva ediyordu. Allah’ın Esma’ül Hüsnâ’sından biri de kapıları açıcı, Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran, darlıktan kurtaran anlamındaki ‘El  Fettah’dır. (Sebe Suresi, 26). Bu âyet-i Kerime’den de anlıyoruz ki  “ fetih” de bir müjde, bir ümit, hakkın zaferi vardır. Kur’an-ı Kerim’de bir şehre orayı bozmak, fesada uğratmak için girmek; fetih olarak nitelenmemiştir. (Neml suresi 27/34 )  Ayrıca Yüce Peygamber  Hadis’i Şerif’inde “Kostantiniye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden emir ne güzel emir; onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” diyerek fethi müjdelemiştir. İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethi üzerine Hz. Osman da “Konstantiniyye  Endülüs cihetinden fethedilecektir. Endülüs’ü fethederseniz, İstanbul fatihlerinin sevabına ortak olursunuz, ve’s-selâm “ şeklinde buyurmuştur.

Fetih artık bir zorunluluk Anlamındaki derinliğin yanı sıra birtakım maddi unsurlar da fethi zorunlu kılıyordu. O günkü adı ile Konstantinopolis, miadını doldurmak üzere olan  Doğu Roma İmparatorluğu’nun elde kalan son toprağıydı aynı zamanda şehrin elden gitmesi demek İmparatorluğun da tarihe gömülmesi anlamına geliyordu. Bu sonuç ise sadece İmparator  Konstantin’i değil, Hıristiyan dünyasını da yakından ilgilendiriyordu.

Dönemin Bizans İmparatorluğu’nu “ küçük bir Rum tacir devleti “ olarak niteleyen tarihçi Robert Mantran; Osmanlı İmparatorluğu’nda çepeçevre kuşatılmış İstanbul’un varlığını, tarihe aykırılık olarak değerlendiriliyor. Keza küçük de olsa bu devletin  varlığı, hâlâ Osmanlı’nın hareket kabiliyetini azaltıyordu. Öte yandan Mantran’a göre; eski Roma İmparatorluğu’nun başkentini ele geçirmek ve böylece Osmanlı Devletini evrensel boyutlarda bir imparatorluk haline getirmek, I. Bayezit’den beri Babıâli’yi okşayan bir düştü. Ayrıca Haçlı Seferleri’nin düzenlenmesine ön ayak olan Bizans, Anadolu’da güçlü bir Türk – İslam devletinin kurulmasını önlemek amacıyla Türk Beylikleri’ni Osmanlı aleyhine kışkırtıyordu. Yanı sıra Fetret devrinden beri saltanat iddiasında bulunan şehzadeleri himaye ederek, Osmanlı’yı iç savaş tehdidi altında bulunduruyordu. Bütün bu sebepler ile birlikte Avrupa’ya doğru genişleyen Osmanlı topraklarının tam ortasında yabancı bir unsur olarak bulunmak suretiyle Anadolu ile bütünleşmesine engel teşkil ediyordu. Keza Bizans’ın varlığı Karadeniz ve Egeye hakim olabilmek için boğazların tam denetim altında tutulmasını da namümkün kılıyordu.

Fetih hazırlıkları başlıyor Fetih hazırlıklarının ilk aşaması olarak II.  Mehmed’in kurdurduğu Rumeli Hisarı iki imparatorluğu karşı karşıya getirmişti. Hisarın çeşitli istihkanlarını, Arap harfleri ile İslam Peygamberi’nin ve Sultan’ın adını gösterecek biçimde yapmıştı. Avrupa toprakları ve Hıristiyanlığın başkentinin son tepesi üzerine İslamiyet’in ve Osmanlı İmparatorluğu’nun damgası basılmış oluyordu.  Sultan II. Mehmed’in Rumeli Hisarını inşa ettirmesiyle birlikte Bizans İmparatoru da tehlikenin ne denli büyük olduğunu anlıyor. Zira İstanbul’a Tuna’dan yardım gelme ihtimali ortadan kalkmış oluyordu.

Bir söylenceye göre Konstantin, Vezirazam Çandarlı Halil Paşa’ya rüşvet göndererek padişahı kuşatma sevdasından vazgeçirmeye çalışıyordu. Yanı sıra erzak depolamaya, surları sağlamlaştırmaya, İstanbul’da oturan yabacı ve Türkleri tutuklatmaya başladı. Osmanlı Sultanı’nın,  kentin koşulsuz olarak teslimini istemesi üzerine Bizans İmparatoru, Papa V. Nicolaus’u  yardıma çağırdı. Bunun üzerine 12 Aralık günü Ayasofya’da, Kardinal,  İmparator ve Patriğin katıldığı ayinde Batı ve Doğu kiliselerinin birleştiği ilan edildi.

Anadolu Hisarı

Otağ-ı Hümayun surlar önünde Her iki tarafın yürütmüş olduğu hazırlıklar neticesinde Sultan II. Mehmed ise 24 Mart Cuma günü yanında Akşemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev’in de aralarında bulunduğu alimler ile birlikte Edirne’den hareket etti. 5 Nisan Cuma günü, İstanbul önlerine ulaşarak otağ-ı hümayununu kurdurdu. Anadolu ve Rumeli’deki bütün silahlı kuvvetler, Türk-İslam aleminin her tarafından gelen şeyh, tarikat pirleri ve gönüllüler ile Osmanlı hoşgörüsüne hayran Macar, Ulah, Boşnak ve Latin askerlerinden meydana gelen Osmanlı ordusunun mevcudu,  farklı kaynaklardaki ifadelere göre 120-160 bin civarındaydı.

İngiliz tarihçi Caroline Finkel ‘Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı’ eserinde;  kuşatmaya ilişkin gerek  Avrupa, gerekse Bizans anlatılarında, Sultan II. Mehmed’in, amacına ulaşmak için aldığı cesur önlemler üzerinde durulduğunu vurgulamaktadır. Finkel, mühtedi bir Macar top dökümcüsünün onun için Edirne’de yaptığı devasa toptan; Haliç’in ağzına gerilen zinciri aşmak için kadırgalarını Boğaz kıyısında, şimdiki Dolmabahçe Sarayı yakınında bir yerden yokuş yukarı çektirip, Haliç’e indirmesinden; limanda Galata’dan  Konstantinopolis’e dubalar üstünde bir köprü yaptırması ve böylece Osmanlı birliklerinin kenti tümüyle kuşatarak, o yandaki surlara da saldırmalarına olanak sağlamasından söz ettiklerini aktarıyor.

Ortaçağın en güçlü istihkamları olan kent duvarlarının aşılmasının, genç Sultan’ın döktürdüğü görülmemiş büyüklükteki topların zaferi olduğu söylenmektedir. Osmanlı ve Batı kaynakları, Türklerin kente, duvarlarda topla açılan gedikten genel bir saldırıyla girdikleri noktasında birleşir. Savunucuların başlıca gücünü, Cenevizli bir grup paralı asker oluşturuyordu. Cenevizli komutan Giustiniani-Longo yaralanıp gemisine kaçınca da savunucuların morali çöktü. Surlar üzerindeki savunmaya Venedik elçisiyle Osmanlı şehzadesi Orhan da katılmıştı. Kuşatma sırasında İmparatorun paralı askerlerinin çoğu evlerine dönüyor, İtalyanlarla yerli Rumlar arasında da çatışma eksik olmuyordu. Tarihin değiştiği gün: 29 Mayıs 1453 5 Nisan Cuma günü  başlayan kuşatma karadan ve denizden yürütülen muharebelerle 29 Mayıs Salı gününe kadar sürdü.  53 günlük kuşatmanın  ardından son hücumla, vücuduna saplanan onlarca oka rağmen Ulubatlı Hasan, İslam’ın Hilal’ini Bizans’ın surlarına dikmeyi başardı. Kahramanca şehadeti karşısında Sultan, dua ederek “Ulubatlı Hasan’ım! Ne kadar şanlısın.

Eğer Sultan olmasaydım, Ulubatlı Hasan olmak isterdim!”dedi. Ardından şehrin fatihi Sultan II. Mehmed, teslim olan İstanbul’a akşama doğru Edirnekapı’dan giriş yaptı. Devrin ünlü tarihçisi Tursun Beğ, “ Hz. Muhammed’in Burak’a binip Cenneti seyredişi gibi “    padişahın, insan yapısına benzetemediği anıtlara, harabelere ibret gözüyle baktığını yazıyor.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesini emrederken, şehrin geçmişini öğrenmek için tarih bilenlerin toplanmasını emrediyor. Ve Fatih “ İstanbul, karaların ve denizlerin anahtarı olmaya münasiptir. Bundan sonra tahtım İstanbul’dur “ diye buyuruyor. Böylece hem Sultan II. Mehmet’in hem de İslam dünyasının fetih düşü gerçekleşmiş oldu.

Anadolu Hisarı bugünki hali

Gönüller de feth edildi İstanbul’un  fethi ile gayrimüslimlerin ruhani reisleri tayin edildi. İmparatorluk’ta bir Ermeni Patrikhanesi yaratıldı.  Bir Roma politikası güdüldüğünü ifade eden İlber Ortaylı; bunun eski Türk ve İslam İmparatorluk ananesi ile de uyum halinde olduğunu, vakı’a 11. asırdan  beri Türkler yeni ülkelerine Roma ( Rum), kendilerine de Romalı ( Rumi) dediğini,  Fatih Sultan Mehmed’in Kayzer-i Rum ünvanını aldığını belirtmektedir.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in Batı’ya seferlerine ağırlık vermesi ve Otronto seferi, nihai hedefinin Roma’yı fethetmek olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Araplar’ın Mekke’ye “ ümmüdünya “ dediği gibi, Türkler’in de  kendi başkentlerine “ümmüdünya”  yani  “dünyanın anası”  adını verdikleri başkentleri İstanbul’du artık

İsmini taşıdığı Peygamberi’nin fethinden ilham alan Fatih Sultan Mehmed, Hz. Muhammed’in (S.A.V.) Mekke ve Huneyn  zaferlerinden dönüşünde “ küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz “ hadisindeki derin mesajı telakki ederek, nefsinin aksine kendi gibi olmayanları İslam’ın selametine almıştı.

Bu sebepledir ki 1453 İstanbul için kutlu bir başlangıçtı. Bir kentle beraber yeni bir medeniyetin inşasıydı aynı zamanda…

FETİH EFSANELERİ

Kuşatma esnasında her iki tarafta da şehir efsaneleri doğmaya başladı. Şehirlerinin kutsal bir güç tarafından korunduğuna inanan Bizanslılıların durumunu kuşatmayı izleyen Venedikli tacir Nicolo Barbaro’nun ‘Kuşatmanın Güncesi’ eserinde şöyle anlatıyor; herkes yeis içindeydi. Kader şehre sırtını dönmüştü. Yine herkes imparatorluğun kurucusunun adını taşıyan imparator zamanında yok olacağı  hakkındaki kehanetleri hatırlıyordu. İlk imparator Helena’nın oğlu Konstantinos idi; şimdiki İmparatorun adı da Konstantinos olup annesinin ismi Helena idi. Yine herkes şehrin sembolü olan ay, gökte ışıldadıkça şehre hiçbir şey olmayacağına dair söylenen kehanetlerle teselli bulmaya çalışıyordu. Ama 24 Mayıs gecesi tam dolunayda ay tutuldu ve üç saat karalıkta kaldı. Bu kesinkes sonun geldiğini gösteren bir işaretti. Ertesi gün imparator Meryam Ana ikonasının törenle şehirde dolaştırılmasını emretti. Bu kutsal yürüyüş esnasında nasıl olduysa omuzlar üzerindeki ikona kayıp yere düştü. Etraftakiler hemen koşup ikonayı kaldırmaya çalıştılar fakat resim sanki yere yapışmıştı. Tam bu sırada büyük bir gök gümbürtüsüyle fırtına koptu ve arkasından tufanı andırırcasına sağanak halinde yağan yağmur, her yeri sular altında bıraktı. Ertesi gün ise korku veren bu afetler yeterli değilmiş gibi, şehri kesif bir sis kapladı. Gece, sis hafifleyince herkes Ayasofya’nın kubbesi üzerinde esrarengiz bir ışığın parladığını fark etti. Türkler de karargahlarından bu ışığı görmüşlerdi.

Bu ışık sadece bir işaret olabilirdi: Türkler bunu zafer müjdecisi , Bizanslılır ise felâket olarak nitelendirdiler. Bizanslılar Türk karargâhının çok gerisinde bazı ışıkların parladığını gördüler. Ufak da olsa ümide kapılıp bu ışıkların kendilerini kurtarmaya gelen Yuhanes Hunyadi’nin ordusunun kamp ateşi olduğu düşüncesine kapıldılar. Fakat hiçbir ordu görünmedi. Bu garip ışığın ne olduğu da hiç anlaşılamadı.

İstanbul’un Fethi 1453 – Bu yazı, Gezgin dergisinin 2010 yılının Mayıs sayısında yayımlanmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI

Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir