Salı , 10 Aralık 2019
Anasayfa » TÜRKİYE » İzmir – Bodrum 12 Saat

İzmir – Bodrum 12 Saat

Yazı: Erkam Bülbül Fotoğraflar: Gezgin Keşif Ekibi

Erken kalkan yol alır demiş ya atalarımız gezginlik gibi bir hevesiniz varsa erken kalkmaktan çok uyanık olmak gibi bir alışkanlığınız olmalı. Minik kestirmelerle uyku ihtiyacınızı çözüp yolların size sunduğu nimetlerin hiçbirini atlamadan gezmeyi bilmelisiniz. Eğer uykunuz kıymetli, şaşmaz programlarınız, değişmez prensipleriniz falan varsa; hele hele şunu yemem, orda yatmam falan gibi lüksler içindeyseniz gezginliği unutun. Sizin için ‘tatlı su turisti’ diye bir tanımımız da var. Onu kullanabilirsiniz.

Böylesi bir muhabbetle lafa girmek pek uygun kaçmış olmasa da gezgin keşif ekibinin son deneyimini aktarmak için erken kalkmak ya da uyanık kalmanın kıymeti üzerine birkaç kelime etmem şarttı.

Başka bir iş için gittiğimiz İzmir’de çalışmalarımızı tamamladığımızda saat gece 03.00 sıralarıydı. Genel yayın yönetmenimiz Halit Ömer Camcı, fotoğraf editörümüz Mehdi Öztürk, asistanımız Volkan Turp ve bendeniz Erkam Bülbül’den oluşan 4 kişilik bir ekiple kalacağımız otellere geçtik. Önce, sabah kalkış saati koyduk. Saat 6’da kalkma planları yaptık. Sonra, daha geç kalksak diye düşündük. En nihayetinde, yolda sıralı kestiririz vira bismillah deyip yola çıkmaya karar verdik. Sadece İzmir’in sıcağından bunalmış tenlerimizi serinletmek ve boş bataryalarımızı doldurmak için 1 saat kadar oyalandık otelde. 04.30’da Kordon’da derin bir muhabbete dalmış ekibimize bir selam edip yola koyulduk.

Bir sonraki akşam bodrumda yapılacak programa yetişmemiz kâfiydi. İzmir-Bodrum arası herkes için 2-3 saat kadar bir yolsa da inanmayın. O yolun hakkı 12 saattir. Neden 12 saat olduğunu da şimdi anlatacaklarımdan daha iyi anlayacaksınız. Önce Selçuk ilçesinde St. John Bazilikası’na gittik. Mehdi hemen duvarlardan tırmanıp içeri girmeye çalıştıysa da duvarlar buna pek müsaade edecek gibi değildi. Sabah saat daha 06.00 olduğundan müze de kapalı haliyle. Şöyle bir etraf turu yaparken Volkan kapıyı eliyle ittiriverdiği gibi kapı açıldı. En küçük bir kilit ya da başka bir koruma yoktu. Haliyle biz de önümüzde açılan kapıdan efendice girip sadece bize tahsis edilmiş müzeyi detaylıca gezmeye başladık. Güneşin yeni doğduğu bu güzel saatlerde bir sürü de fotoğraf çektik. 45 dakika kadar sonra uzaktan bize doğru yaklaşmakta olan bir köpek sesi duyduk. Ben zaten gezme işini bitirdiğimden arabaya doğru ilerliyordum. Halit Ömer Camcı ve Volkan da hemen arkamdan çıkış yaptılar. Sadece Mehdi bekçiyle küçük hoş bir sohbet etmiş.  Detayları anlatmadı bize.

Bazilikayı gezdikten sonra hemen aşağısında bulunan Selçuklu Camii’ni de bir çırpıda geziyoruz. Ardından tekrar yola çıkıp Bodrum’a doğru devam ediyoruz. Yoldaki tabelalara göre hareket ederek kendimize bir gezi rotası çiziyoruz. Bazılarımız ‘rastgele’ de der bu işe. Yoldaki ‘Seven Sleepers’ tabelasını gördüğümüzde kısa bir muhabbet geçiyor aramızda. Volkan’ın terleten sorularına, olay yerine varmamız çare oluyor. Tabii Türklere has ören yeri ve müze mantığıyla her yer kapatılmış. Demirden kapılar sayesinde geçilmez-görülemez, anlamından ve taşıdığı değerden uzak bir yer haline dönmüş bu mekânı o kapılarında üzerinden atlayıp içine girerek geziyor ve fotoğraflarını çekiyoruz. Biraz da Yedi Uyurlar üzerine muhabbeti uzatıp Efes antik kentine doğru uzanıyoruz. Saat daha 07.30. Kapıdaki görevliye yalvardıysak da 8’den önce olmaz dedi. Biz de karnımız acıktı refleksiyle, bir şeyler atıştıralım bari diyerek yola çıkıyoruz. Fakat az ilerideki ‘Meryem Ana’ tabelasıyla açlık unutulmuş, dağa doğru tırmanılmaya başlanmış oluyor. Bir süre sonra Meryem Ana Evi’ne varıyoruz. Etrafı çok güzel düzenlenmiş bu tertemiz mekânda bizi çok kibar ve hoş bir dille karşılayan rahibeyle sohbet de ediyoruz. Mekânın fotoğraflarını çekerken gözümüze takılan dilek duvarındaki yazılar oluyor. İnsanların dilekleri ne de hoş! Biz dilek dilemek yerine kıkır kıkır dilekleri okuyoruz. Özellikle Türklerin bu konudaki yaratıcılıkları hayranlık verici. Oradan de epey bir fotoğraf çekip saatin 8’i epey geçmiş olmasından mütevellit Efes’e doğru gidiyoruz. Buraya kadar gelip böylesi mavi bir gökyüzünde fotoğraf çekmeden gitmek olmaz diyoruz.  Müze kartlarımızı gösterip giriyoruz içeri. Tabii her zaman olduğu gibi dağılıyoruz dört bir tarafa, Efes antik kentinin muhteşem kalıntıları arasında kaybolup gidiyoruz. Bir süre sonra ben yalnız kaldığımı ve nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum. Telefonumun şarjı bittiğinden kimseyi arayabilecek halde de değilim. Buraya küçük bir ‘es’ girerek Türkiye’deki oteller hakkında en temel şikâyetimi de edeyim. Özellikle fotoğraf makinesi, laptop gibi ekipmanlarla dolaşıyorsanız mutlaka yanınızda bir de çoklu priz bulundurunuz. Zira otellerimizde en fazla bir, TV’ninkini de çıkarırsanız iki priz görebiliyorsunuz. Eğer telefon, fotoğraf makinesi, laptop gibi eşyalarınız varsa ve bir odada iki kişi kalıyorsanız mutlaka priz problemi yaşıyorsunuz. Bu da tecrübeyle sabit bir deneyim olarak aktarılmaktadır.

Efes antik kentinin ortasında bir başına kalan ben –ki diğer arkadaşlarım da aynı durumda– biraz daha yüksek bir alana çıkıp ekibe bakmaya başlıyorum. Biraz sonra Volkan’ın henüz hiçbir şeyden habersiz dolandığını görünce eski usul bir iletişim aracı olarak hâlâ iş çözmesine hayrana kaldığım ellerimi ağzımın iki tarafına koyup uzunca bir sesleniyorum. Volkan beni fark edince yanıma gelip “güzel yermiş abi” diyor. “Güzel de, ekibin geri kalanı nerde?” dediğimde o da şaşakalıyor. Saat neredeyse 11.00, Volkan’ın şarjı bitmediğinden hemen arıyoruz diğer ekibi. Neyse ki Mehdi ve Halit Ömer Camcı da antik kentin diğer tarafında buluşmuşlar. Biz diğer çıkıştayız onlara göre. Randevulaşıp bizim olduğumuz çıkışa gelmemizi sağlıyoruz. Tabii bir yarım saat kadar daha vakit geçiyor. Mekânlar güzel olunca insanın ayrılası da gelmiyor. Mehdi ve Halit Ömer Camcı bizim olduğumuz çıkışa geldiğinde orada görevli olan otoparkçıların tavrından da mutlaka bahsedeceğim. Binlerce turistin geldiği böylesi bölgelerde Anadolu misafirperverliğinden ve dahi insanlıktan bile eser olmadığını görmek de ayrıca üzüntü verici. Buradan hiçbir yetkiliye seslenemiyorum. Ne de olsa onların da bu davranış biçiminden farklı bir davranışları yok.

Saat 12.00 civarındayken ayrılıyoruz Efes’ten. Mehdi henüz hiç kestirmemiş ve araç kullandığından epey de yorgun olduğu için bir şoför değişimi yapıyoruz. İstikametimiz Kuşadası. Arkadaşlar açlıklarını unutup bir 15 dakika kestirirken Kuşadası’na varıyoruz. Araçla mini bir şehir turu yapıp biraz da fotoğraf çektikten sonra kahvaltı yapabilecek bir yer bakınmaya da başlıyoruz. Saat 14.00 sularına kadar yollarda aklımıza uygun yer bulamadan ilerliyoruz. Son olarak gezmeyi planladığımız Bafa Gölü’nün kıyısında çok güzel yerler görünce ani bir direksiyon kırma hareketiyle yanaşıyoruz. Herkes de biraz uyku mahmurluğu ve biraz yorgunluk. Tabii bu durum, sofraya çömlekte tereyağlı yumurta gelene kadar sürüyor sadece. Çömleği gören Mehdi’nin gözleri parlıyor. Daha ilkine el atmadan usta bunun devamını gönder sen diye bir de sipariş veriyor.

En güzel özelliği de siparişini verdiği şeyin hakkını vermesidir. Bir saat kadar kahvaltı-çay molası verdikten sonra göl kenarında da birkaç kare fotoğraf çekip tekrar yola koyuluyoruz. Tabii her yerde çalışma var. Hiç bitmeyen ve yolların mesafelerini katlayan bu çalışmalar sebebiyle yolumuz biraz da uzuyor haliyle. En nihayetinde 16.30 sularında Bodrum’a iniyoruz. Yolda, her gördüğümüz yerde durup bir çay içelim, şunun da tadına bakalım, bak güzel fotoğraf var orda sözleri yolu 12 saat de yapar 24 saat de. Bodrum’a varıp fotoğraflarımızı ve gezdiğimiz yerleri gözden geçirdiğimizde fedakârlık ettiğimiz uykumuzun bize neler kazandırdığını fark ediyoruz. Bir sonraki gece gene uyuyabiliriz ama bir sonraki gün aynı yerde olmayacağız. Yaşadığımız anın kıymetini bilmek ve tembellik etmemek her zaman bize kazandırıyor. Bunu daha çok çalıştığımızda fark ediyoruz sadece. Daha çok çalışıp sonuçlarını gördüğümüzde…

Bu yazı 2012 yılının Temmuz ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 65. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir