Anasayfa » MANŞET » Keçe Ustaları
gezgindergi-turkiye-kece-ustalari (1)

Keçe Ustaları

Anadolu’nun son bin yılında var olan en önemli meslek ve geçim kaynaklarından biridir keçecilik. Bugün artık kaybolmaya yüz tutmuş hatta nostaljik meslekler arasında kabul ediliyor. Bu anlamda da fotoğrafçıların ve sanat tarihçilerinin ilgi odağı haline gelmiş durumda. Hatay başta olmak üzere Tire ve benzeri bölgelere bu mesleği belgelemek için giden fotoğrafçıların sayısı gün geçtikçe artıyor.

gezgindergi-turkiye-kece-ustalari (2)

Yazı: Hayrettin Oğuz -Fotoğraflar: Ragıp Sarı

Türklerin günlük yaşamında önemli bir yeri olan “keçe” sözcüğü, “kidhiz / kidiz / kiz / kiiz / kiyiz” şeklinde adlar almıştır. Kullanılan bu tekniğin ilk örnekleri Uygur dönemine ait örneklerde görülmektedir. Tepme keçe veya fabrikasyon olarak üretimi yapılan keçe yapımında, koyun-kuzu yünü dışında tavşan, yünü, deve yünü, tiftik, keçi kılı da kullanılmaktadır. Keçe sözünü Türkçe etimolojik olarak inceleyen araştırmacılar, bu kelimenin BatıTürkleri ile Oğuzlar arasında gelişmiş ve yayılmış olduğuna inanmaktadırlar. Türkçe ‘de, keçe sözüne ilk kez XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eserinde rastlanmıştır. Keçe kelimesinin, geçme-geçmek (kaynaşıp birleşmek anlamında) kelimeleri arasındaki bir ilişkiden dolayı kullanılmaya başlanıldığı düşünülmektedir.

Besim Atalay, Türk Halıcılığı ve Uşak Halıları adlı eserinde keçenin bulunuşuna ilişkin şu görüşleri ileri sürmektedir: Orta Asya’nın geniş otlaklarında bol bol yetişen koyunların bu yolda büyük etkileri dokunmuştur. Her nasılsa ilkbaharda yünleri kırpılmayan koyunların, az yaşlık yerlerde yatınca yünlerin birbirine geçerek kalıp haline geldiği görülür. Bunu gören ilk çobanlar yünü ıslatarak dürmeye, sıkıştırmaya başlamışlar ve böylelikle keçe elde etmişler. Yünü aşı toprağıyla veya başka bir maddeyle boyayarak renkli keçeler yapmışlardır. Renkli keçeler bugün bile üretilmektedir.

gezgindergi-turkiye-kece-ustalari (3)

Yapılan araştırmalarda en eski keçe sözcüğüne ve keçenin kullanıldığında M.Ö. 1200-1100 yıllarında yapılan Troya Savaşları’nı konu alan Anadolulu Homeros’un İliada adlı eserinin 10. bölümünde rastlandığı belirtilir.

“Odysseus öküz derisinden bir tolga geçirdi başına, Kayışlarla iyicene gerilmişti tolganın içi, Dışında bir yaban domuzunun ak dişleri, Çepeçevre, sık sık, ustaca dizilmişti, Dibine de keçe döşenmişti.”

Homerus’un İlyada’sında gelişmiş olarak bulunan keçenin Anadolu’da yaşamış uygarlıklardan olan Hititler’in kabartmalarında betimledikleri tanrıların ve soyluların başlarında bulunan ve Mevlevi sikkeleri ile Osmanlı keçe başlıklarını andıran serpuşların keçe olması kuvvetle muhtemeldir. Daha sonra aynı başlıklar biçim değiştirerek Frig başlığı olarak uygarlık tarihindeki yerini almıştır. Keçenin ilk örnekleri ise M.Ö. III. yy tarihlenen Noin-Ula, Parızık kurganlarında yapılan kazılar sonucunda ele geçmiş eserler arasında görülür. Kurganlarda ele geçen aplike süslü son derce gelişmiş keçeler, buralarda keçenin eski bir geçmişi olduğunu ve çok eskilere dayandığını göstermektedir.

Anadolu’nun bu eski el sanatı, Anadolu’nun Türklerin eline geçmesinden sonra da Türklerce ata sanatı olarak Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde devam ettirildiği ve ahilik teşkilatı ile diğer sanatlarda olduğu gibi birtakım kurallara bağlandığı, devlet tarafından korunduğu, yörelere göre kendilerine özgü birtakım örf ve adetler edindiğini görülmektedir.

Keçe’nin yapımında adeta bir ayinsel tören izlersiniz. Çile, sabır, zikir, bekleyiş v.b tasavvufi süreçleri görebilirsiniz. Keçe yapılırken kuzunun ilk kırkımı olan yün tercih edilir. Bıtırak ve benzeri kirli yerleri temizlendikten sonra yün birbirinden ayrılır. Bunun ardından ditme (yünü kabartma) gelir; ditme elle yapıldığı gibi basit bir ditme makinesi ile de yapılabilir. Ditilen yün hallaç yayı ya da tarak makinesi ile liflerinden ayrılarak seyreltilir. Ham yün ya da yapak adı verilen bu yün keçe yapılacak biçime gelmiş olur. Sonrası ise ustaların ellerinin kokusu ve alın terlerinin damlaları ile anlam kazanmaya başlar…

gezgindergi-turkiye-kece-ustalari (4)

Nakışlık top tabir edilen ince keçeler kesilerek elde edilen çubuk ve parçalarla hasırın üzerine nakış nakış motifler döşenir. Desenin üzerine atılan yün birkaç tabaka halinde serilerek çubukla düzeltilir. Ardından çok az ılık su serpilerek düzgün bir şekilde sarılır ve tepme işlemine geçilir. Bir saate yakın bir süre ayakta veya makine yardımı ile tepme işlemi gerçekleştirilir. Kalıptan çıkartılan ve keçeleşmeye başlayan yünün kenarları düzeltilir. Tekrar tepme işlemine geçmeden önce sabunlu su verilir ve bir saate yakın tepilir. Yün keçeleşmiştir artık.

Sonrasında pişirme işlemine geçilir,  üzerine sıcak su dökülen keçe bilekten dirseğe kadar olan kısımla ovulur, birkaç kez tekrarlanan bu işlem keçenin yünleri birbirine geçinceye kadar devam eder. Keçe istenilen düzgünlüğe

ve kalınlığa gelene kadar şekil verme işlemi gerçekleştirilir. Sonrasında dizler ile üstüne bastırılıp döndürülen keçenin sıkıştırılıp düzlenmesi sağlanır. Bu işlemlerin sonunda iyice yıkanan keçe süzülür ve güneşte kurutmaya asılır. Böylece keçe kullanıma hazır hale gelmiş olur.

Keçenin insan sağlığı ile ilgili boyutuna gelince: Yılan ve akrep gibi zehirli hayvanlar, keçe üzerinde hareket edemezler ve keçeye yaklaşamazlar. Bu sebeple çobanlar, keçeden yapılma kepenek giyerler, içinde yaşadıkları çadırlar ve kullandıkları halılar keçeden yapılır. Keçe sıcak tutan bir kumaştır ve soğuktan korunmanın en önemli aracıdır.

gezgindergi-turkiye-kece-ustalari (5)

Yünden yapılan keçe, sadece bir eşyadan ibaret değildir. Keçe, çile çekmenin ve sonunda kenetlenmenin bir olmanın sembolüdür aynı zamanda. Tasavvufta keçe; insan-ı kamil’i, yün de insanı temsil eder. Bu yüzden dervişlere aynı zamanda Arapça “yün” anlamına gelen “suf”dan türetilmiş “sufi” denilir. Sufi ise “yün elbise giyen” anlamına gelir. Yünün keçe olmak için çıktığı çileli yolculuğu, insanın insan-ı kâmil olmak için çıktığı meşakkatli yolculuğa benzetilir. Yünün ustası, insanın mürşidini temsil eder. Keçe olma yolunda yünü hizaya sokan usta gibi, insan-ı kâmil olmada da insana mürşidi yol gösterir. Kamış hasır da Mevlana’ya göre “ney”i temsil eder. Derviş’in ney sesiyle kendinden geçmesi gibi yün de hasırla kendinden geçer; binlerce bir iken, o hasır içinde çile çeken yün tek bir olur. Benliğini kaybeder, egosu yok olur. Ustasının göğsünde, hasırın içinde keçeleşir.

Bir saat sonra hasır açılır, keçeleşen yün daha sağlam ve daha dayanıklı olsun diye sabunlu su dökülür ve usta bu sefer ayakları altında ruloyu döndüre döndüre ezmeye (depmeye) başlar. Su ve sabun, insanın imanını kuvvetlendirmesi için çektiği zikirleri, ibadetleri gibidir. Yünü keçeleştiren su ve sabun gibi, ibadet ve zikir de imanı kuvvetlendirir. Yün döndükçe kendinden geçer. Mevlevi dervişinin sema yapması gibi döner de döner yün rulosu. Bu sırada sadece yün değil, usta da çile çeker. Yünü keçe yaparken büyük bir güç harcamaktadır çünkü. Derin nefes alıp verirken, ağzından “Huuu, Huuu, Huuu…” nidaları çıkar.

Bir saat daha böyle çile çeken keçenin artık pişme vaktidir. Bu sefer usta göğsüyle ya da ayaklarıyla değil, elleriyle yünü adeta okşar. Sıcak su ve sabunla yünü elleri arasında ovar. Ona alması gereken şeklini verir. Bu dönem çok hassastır, keçenin varlığının farkına vardığı, sağlamlaştığı dönemdir. Artık ne yılan ne akrep ne de başka bir zehirli hayvan ona yaklaşabilecektir. İmanı ve aşkı kuvvetlenen, imanını hiçbir şeyin yıkamayacağı sağlamlığa ulaşan insan gibi olacaktır. “Ham” iken, olacak yani pişecektir.

İşte bu çileli, kimilerine göre efsanevi yolculuğu ve vardığı sonuç sebebiyle keçe, sıradan bir kumaş ya da el sanatı değildir. O bir tasavvurdur. Bundan dolayıdır ki Mevleviler keçeyi sikke yapmış ve baş tacı etmiştir. Ve bu yüzden dervişlere, “keçeliler” denir.

Bu hususla ilgili son anekdotumuz ise, yıkanan ve taranan yünün hasır üzerine düzgün bir şekilde serilmesi için kullanılan “hallac”ı, derviş Mansur’un bulduğu, bu sebeple kendisine “Hallac-ı Mansur” dendiğini belirtelim..

Bu yazı 2014 yılının Ekim ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 92. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir