Anasayfa » KÜLTÜR » Konaklar Şehri İstanbul
gezgindergi-kultur-konaklarsehriistanbul

Konaklar Şehri İstanbul

Rumeli Hisarında bir konak

Yazı ve Görsel Arşiv: Önder Kaya  Fotoğraflar: Şefkat Çelebi

İstanbul’u İstanbul yapan tarihi zenginliklerin başında konaklar gelir(di) desek herhalde mübalağa etmiş olmayız. Eski İstanbul tam bir konaklar şehri olup pek çok değerli edip, romanlarında yetişmiş oldukları bu mekanları tasvir ederler. Ben de esasen konaklar semti olarak anılan Aksaray’da doğmuş ve büyümüş olmam sebebiyle tek tük de olsa konaklara tesadüf ettim. Fakat ne yazık ki bu konaklarda yaşama şansım olmadı.

Konakların yoğun olarak bulunduğu diğer semtler Adalar, Kadıköy, Nişantaşı, Beşiktaş, Serencebey, Süleymaniye, Sultanahmet, Kadırga, Cerrahpaşa, Soğanağa ve Bayezid semtleriydi. Bunlardan bilhassa Soğanağa semtinin bir konaklar semti olduğu biliniyor ki,  bu durumun muhtemelen iki temel nedeni vardı. İlki Adalar ve Marmara denzini ayaklarınızın altına seren eşsiz manzarası, ikincisi ise Bâb-ı Âli’ye olan yakınlığı. Nitekim Meşrutiyet devrinin ünlü siması Mithat Paşa’nın konağı burada bulunmaktaydı. Yine Sultan Abdülaziz’in önce hâline ve sonra da ölümüne sebep olan vakanın bir sonucu olarak cereyan eden Çerkez Hasan olayı da bu konakta cereyan etmiş, bunun sonrasında Serasker Hüseyin Avni Paşa, Çerkez Hasan tarafından öldürülmüştü. Soğanağa semtinde Cezzar Ahmet Paşa’nın, Divan-ı Muhasebat reislerinden Mucib Bey’in de konakları bulunmaktaydı. Yine Haliç’e bakan manzarası ile Şehzadebaşı ve Vezneciler semti de benzer özellikler göstermekteydi. Bugün devasa bir otel kompleksine peşkeş çekilen Vezneciler’deki Acemoğlu hamamının sokağında Sadrazam Saffet Paşa’nın konağı yer alırken, biri Horhor’da diğeri Bozdoğan kemerleri yakınlarında bulunan iki konak, iki önemli sima yetiştirmişti. Bunlardan Bozadoğan kemerine yakın olan Halit Bey’in konağı, ünlü muharrir ve edibimiz Refik Halit Karay’ın, Horhor’daki Suphi Paşa konağı ise Türk ocakları başkanlığını yapmış olan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in yetiştiği yapılardır. Sonuncusu bugün de ayakta durmakta olup halen İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü olarak kullanılmaktadır.

Gayet kalabalık bir nüfusu barındıracak şekilde tasarlanan bu konaklar, aynı zamanda söz konusu özelliklerinden dolayı bazı dönemlerde mektep ve hatta idadi olarak dahi kullanılmışlardır. Soğanağa semtinde bulunan bir konak Şemsül Maarif mektebi olarak ta hizmet verirken, Sadrazam Saffet Paşa ve Ahmet Muhtar Paşa konakları Mülkiye İdadisi olarak kullanılmışlardı. Yine Mercan idadisi de gerek yangınlar gerekse de başka sebeplerden dolayı sıklıkla yer değiştirmiş, Mercan semtindeki sadrazam Mehmet Emin Âli Paşa sarayından sonra yine bu semtteki İbrahim Ethem Paşa konağında, buradan da Saraçhanebaşı’ndaki Zihni Paşa konağında faaliyet göstermişti. Yine bu semtte bulunan Münir Paşa konağı ise şu anda Çapa’da bulunan Selçuk Kız Meslek lisesinin temeli olan Kız Sanayi mektebine ev sahipliği yapmıştı. Halihazırda faaliyetlerine devam eden bir diğer köklü eğitim kurumu durumundaki Şişli Terakki Lisesi de önce Nişantaşı’nda Mahmut Celalettin Paşa konağı ve burası yandıktan sonra Pangaaltı’da Nuri Paşa konağında faaliyet göstermişti. Hasılı, bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Onlarca odadan oluşan bu konaklar aynı zamanda kalabalık bir nüfusu da barındırırdı. Varlıklı aileler bazen damatlarını iç güveysi olarak bu konağa alırlar, böylelikle de evin erkek çocukları ile beraber kalabalık bir nüfus peyda olurdu. Ahrete göçen aile fertlerinin yerini bu suretle yenileri alırdı. Fakat çok zaman ölen fert sayısı konağa gelen fert sayısının çok çok altında kaldığından aileler durumlarına göre yeni konaklar açarlardı.

Bu konakların artık günümüz ev mimarisine son derece yabancı gelen bazı kısımları bulunmaktaydı. Sözgelimi su sıkıntısını önlemek amacıyla çok zaman bir sarnıç inşa edilirdi. Mutfak kısmı da kalabalık bir nüfusa yemek hazırlamaya uygun bir biçimde dizayn edilmişti. Öyle ki çoğu zaman tavanlarda evin et ihtiyacını karşılamak amacıyla kesilen hayvanların etini parçalamak amacıyla büyük çengeller asılı olurdu. Evlerin külhan adı verilen hamamlarının yanı sıra çoğu köklü ailelere ait olan bu eski konaklarda mutlak surette bir de ev sahibi beyefendinin kütüphanesi bulunurdu. Yine hane reisinin müptelalık derecesine göre “duhancı odası” denilen ve tütün içilen odaları da olurdu.

Çocukların tercih ettiği mekanların başında ise tavan araları gelirdi. Özellikle saklambaç oyunlarının ve aile tarihi ile ilgili bilinmezlerin keşfedildiği mekan olması nedeniyle tavan araları konaktaki çocukların favori mekanları olurdu. Çocukluğumda bu tavan arasından çıkan eşyanın sıkıştırıldığı küçük bir kulübe hatırlıyorum. Arkadaşlarımla oyun oynarken evimizin arka tarafına bakan genişçe avluda yer alan bir kulübe de eski üniformalara, tablolara, sandalyelere rastlamıştım. Bunların ne olabileceği üzerinde hararetli tartışmalar yapmış ancak içinde olduğumuz mekanda bulunmamamız gerektiğini tahmin ettiğimizden de sesimizi çıkarmamaya özen göstermiştik. Kısa bir zaman sonra o kulübedeki eşyaların boşaltıldığını hatırlıyorum. Muhtemelen bir eskicinin el arabası ya da Aksaray’daki Bit Pazarında yer alan antikacılar son durakları olmuştur. Konaklar çoğu zaman geniş bahçelere sahip olduğundan, arka tarafı bostan olarak kullanılırdı. Hatta Aksaray gibi bostanları ile meşhur semtlerde bu, olmazsa olmaz bir ihtiyaçtı. Burada yetiştirilen sebze-meyveden imkanlar ölçüsünde komşu ya da akrabalar da nasiplendirilirdi.

Konaklar çeşitli nedenlerle ortadan kalktı ya da kaldırıldı. Tabii ki bunda insan faktörünü göz ardı etmemek lazım. Çoğu ahşap olan bu yapılar İstanbul’u kasıp kavuran yangınlara ya da yine aynı şiddetle kasıp kavuran belediye başkanlarının imar çalışmalarına dayanamadılar. Bir kısmı ise kaderine terk edildi, yada rant mekanı haline gelen geniş arazileri nedeniyle varisler tarafından haraç mezat elden çıkarıldı. Harabe haline gelen bu konakların sanatkarane bir üslupla işlenmiş tavan süslemeleri sökülerek antikacılara taşındı ya da yurt dışına satıldı. Sonuçta çocuklarımıza gösterebileceğimiz Altunizade, Ziverbey, Süleymaniye, Kadıköy, Aksaray gibi semtlerde en azından ayakta kalmaya direnen tek tük bir iki yapı dışında elde bir şey kalmadı.

Konaklar aynı zamanda şair ve yazarların himaye edildiği mekanlardı. Nitekim 18. yüzyılın namlı vezirlerinden Koca Ragıp Paşa’nın konağında yaşayanlardan bir de devrin anlamlı şairlerinden Haşmet idi. Yine 2. Abdülhamit devri İstanbul şehremini olan Rıdvan Paşa’nın konağında himayesi altına aldığı musikişinaslardan biri, devrin en önemli üstadlarından biri olan Bimen Şen Efendi idi. Yine konaklar çok zaman mahallenin fakir fukarasının da kollandığı yerlerdi. Bilhassa Ramazan aylarında herkese açık iftarlar verilir, iftar sonrasında da katılanlara duruma göre ya bir takım hediyelik eşyalar ya da ince tüllere sarılı paralar “diş kirası” olarak verilirdi.

Konak yaşantısının ortadan kalkması beraberinde bir takım mesleklerin de yok olma sürecini getirdi. Zira çoğu konak, sahibinin maddi gücüne göre son derece zarif oyulmuş, pencere kapakları, dolap kapıları, zarif bir işçilik işinin mahsulü kavuklukları, gümüş sinileri, zarif tavan süslemeleri, sedef kakmalı çeşitli eşyaları ile adeta birer müze havası taşırdı. Bunun dışında konakta görevli olan ve kapı halkı denilen insanlar da şehir içinde önemli bir iş istihdamı ortamı yaratırdı. Sırf konak mutfağında aşçılar, ocakçılar, pilavcı, börekçi, tatlıcı ve bunların yamakları yer alırdı.

Yazımıza İstanbul kültürü ve folkloru ile ilgili yaptığı çalışmalarla tanınan değerli gazeteci Hikmet Feridun Es’in ilginç bir anlatısı ile son verelim: “İstanbul konaklarını tahrip eden en önemli gelişmelerden biri de işgal kuvvetlerinin şehre girişi oldu. Türk sanatının bu en harika numunelerini takdir etmenin uzağında olan işgal kuvvetleri, geniş müştemilata sahip konaklara el koydular. El koymakla kalmayarak bir de kendilerine göre yeni düzenlemelere giriştiler. Bu anlamda Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanına ilham veren Aksaray’daki sokakta yer alan bir konağın kafeslerini kırdılar ki bu pencere kafesleri Türk ahşap sanatının en ince örnekleri arasındaydı. Yine aynı işgal kuvvetleri üstat İbnül-Emin Mahmut Kemal Bey’in konağını da işgal ettiler. Konağı da öyle bir hızla boşalttırdılar ki üstat canı kadar aziz bildiği yazmalarını, tezhiplerini, hatlarını dahi alamadan evinden atıldı. 15 gün sonra evinin başına gelenleri merak eden İbnül-Emin evinin bahçesine geldiğinde askerler için yapılmış sıra sıra helalarla karşılaşır. Ama asıl vahim olan yerlerde tuvalet kağıdı olarak kullanılan yazma, hat ve tezhip sayfalarıdır. Alnından vurulmuşa dönen İbnül-Emin ‘Ne medeniyetsiz bir medeniyettir bu Avrupa uygarlığı’ diye haykırır. Bu bağırma üzerine olay yerine gelen bir subay cevap olarak ‘Biz buraya geldiğimizde bu kağıtlar bu şekildeydi. Bu gördükleriniz Türk pisliğidir’ demişti. Sert mizacı ile tanınan üstat cevabı yapıştırmıştı: ‘Bana bak herif! Ben Türk pisliği ile Frenk pisliğini ayırt edemeyecek kadar cahil değilim’. Bu cevap az daha İbnül-Emin’in Malta sürgünlerinin arasında yer almasına neden olacaktı”

Konaklar Şehri İstanbul – Bu yazı, Gezgin dergisinin 2009 yılının Elül sayısında yayımlanmıştır.

Yazar : ÖNDER KAYA

ÖNDER KAYA
1974'te İstanbul doğumlu. Öğretmen, araştırmacı-yazar ve tarihçi. Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü'nden mezun olan Kaya, aynı yıl Marmara Üniversitesinde yüksek lisansını yaptı. Öğretmenlik hayatına Robert Koleji'nde devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir