Pazartesi , 28 Eylül 2020
Anasayfa » DÜNYA » Lübnan’ın Doğulu Şehri: Trablus

Lübnan’ın Doğulu Şehri: Trablus

Tarihte Osmanlı’nın içdenizi olmuş Akdeniz’in kuzey sahilindeki Antalya’dan başlayan yolculuğumuz doğuda Beyrut’a kadar devam ediyor. Sahilden bu yola devam ederseniz Lübnan sınırları içerisinde Beyrut’a 85 km kala karşınıza Trablus çıkacak.  

Yine şimdi Akdeniz’in Afrika kıyısındaki Libya’nın başkenti olan Trablus gibi burası da eski bir Osmanlı şehri ve isimleri dışında tarihten gelen ortak birçok yönü mevcut. Osmanlı döneminde bu isim benzerliğinden kaynaklanabilecek karışıklığı önlemek için Şam Vilayetine yakınlığından dolayı buraya Trablusşam, Kuzey Afrika’da olanına da Trablusgarb denilirmiş. Beyrut’un batıya bakan modern yönü ne kadar şehre hakimse Trablus’un da doğuya bakan yönü göze çarpıyor.

Yazı ve Fotoğraflar: Mirza Özgür KILIÇ

Osmanlı döneminde bu isim benzerliğinden kaynaklanabilecek karışıklığı önlemek için Şam Vilayetine yakınlığından dolayı buraya Trablusşam, Kuzey Afrika’da olanına da Trablusgarb denilirmiş. Beyrut’un batıya bakan modern yönü ne kadar şehre hakimse Trablus’un da doğuya bakan yönü göze çarpıyor. Lübnan’ın nüfus itibariyle Beyrut’tan sonra ikinci büyük şehri olan Trablus’a girdiğimizde resmen evlerin balkon ve pencerelerine asılmış Türk bayraklarıyla karşılanıyoruz. Türkiye’den Gazze’ye insani  yardım için yola çıkan gemiye yapılan İsrail saldırısı sonrası asılan bayraklar hala indirilmemiş. Bu yönüyle olaydan bu kadar zaman geçmesine rağmen gördüğümüz manzara bizi şaşırtıyor ve sevindiriyor. İnsanlarla konuştukça buranın halkı tarafından Türkiye’ye olan sempatinin herhangi bir olaydan kaynaklanmadığını ve sadece bayrak asmak gibi simgesel olmadığını anlıyoruz. Karşılaştığımız insanların hemen hepsi Türkiye’den geldiğimizi anlayınca seslice ”Polat Alemdar” diyor. Buraya gelirken daha Suriye’deyken öğrendiğimiz bu isim Kurtlar Vadisi dizisinin kahramanı. Burada da Suriye ve başka birçok Arap ülkesinde olduğu gibi televizyonda eğer bu dizi varsa sokakta kimseyi bulamıyorsunuz. İnsanlar diziyi ve kahramanlarını o kadar çok seviyorlar ki onlarla yatıp onlarla kalkıyorlar. Pek televizyon seyretmediğimden olacak sokakta görsem tanıyamayacağım dizi oyuncularının fotoğraflarını evlerine ve dükkânlarına asıyorlar. Bu ilgi tabi ki bizi de sevindiriyor. Konusu her yerde açıldığı için insanlarla dizi ekseninde Ortadoğu’daki sorunlar ve İsrail polemiği üzerine muhabbetler yapıyoruz. Buradaki halk için Türkiye artık çok önemli bir moral kaynağı. Bu durum bize moral veriyor ve baştaki biraz yabancı duruşumuz yerini aidiyete bırakıyor.

Yaklaşık 400 yıl buraların hâkimi olan Osmanlı Devleti, Lübnan’la olan ilişkilerini 1920 yılında sona erdirirken, Lübnan’da bu tarihten itibaren 23 yıl süreyle Fransız manda yönetimi yer aldı. Ülke, 1943 yılında bağımsızlığını kazandı. Türkiye-Lübnan ilişkileri ise, uzun yıllar boyunca istikrarlı bir şekilde sürerken, bu ilişkiler, özellikle suikast sonucu öldürülen Refik Hariri’nin iç savaş sonrasında, 1990’lı yıllardaki başbakanlığı dönemlerinde hareketlendi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2005 yılında Lübnan’a yaptığı ziyaret sonrasında gerek siyasi, gerekse ekonomik alanda ilişkiler canlandı. Tarihsel yakınlığında etkisiyle gelişen ilişkilerle beraber ülkenin her yerinde olduğu gibi Trablus’da da halkın Türkiye’ye olan sempatisini her yerde görmek mümkün.

Antik çağda önemli bir Fenike şehri olan Trablus, daha sonraki tarihlerde Perslerin, Romalıların, Arapların, Haçlıların ve Memlukların idaresinde kaldıktan sonra 1516’da Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Osmanlı topraklarına katıldı. Bu yüzden değişik dönemlere ait tarihi yapılarla karşılaşabileceğiniz Trablus’da şehrin kalbinin attığı denilebilecek yer Tel Meydanı. Meydanın ortasında bulunan Osmanlı döneminde Sultan 2. Abdulhamid’in tahta çıkışının 25. yılı anısına yaptırılan Saat Kulesi tüm ihtişamıyla ayakta durarak Trablus halkına yaklaşık yüz yıldır zamanı doğru olarak gösteriyor. Üzerinde 2. Abdulmamid’in tuğrası bulunan ve 30 metre yüksekliğindeki bu saat bir yönüyle şehrin merkezini de tayin ediyor. Saat kulesine sırtınızı verip denize ters istikamette yürüdüğünüzde karşınıza bir anda kuyumcu dükkânlarıyla altın çarşısı çıkıyor. Çarşı girişinde bulunan Mansuri Büyük Camii mimarisiyle pek görmeye alışık olduğumuz tarz değil. 1294 yılında yapımı bitirilen cami mimarisiyle büyülüyor. Kuyumcu dükkânlarıyla başlayan Kapalıçarşı’nın içinde bulunan Sabuncu Han ismi üzerinde sabuncularıyla meşhur. İki katlı bu han içinde uzun yılların tecrübesiyle ve en doğal şekilde üretilen sabunlar dünyanın değişik yerlerinden ilgi ve müşteri çekebiliyor. Kimyasal herhangi bir madde kullanılmadan üretilen sabunların içinde kekik, portakal özü, bal ve daha aklınıza ne gelirse var. Yaklaşık 50 çeşit sabun var ve içlerinden bazıları özelliklerine göre 250 dolara kadar alıcı bulabiliyor. Ayrıca bıçakla şekil verilip öyle satılan farklı şekillerdeki sabunlar da var. Bunların içinde tesbih şeklinde olanlarından bile bulabilirsiniz. Kapalıçarşı’da ayrıca doğunun birçok yerinden ve Türkiye’den gelmiş kumaşlar, baharatlar, kap kacak ve dahası doğunun ‘kapalıçarşılarında’ bulunabilecek hemen her şey satılıyor. Alışveriş yapma niyetiniz olmasa bile içinde gezinmesi keyifli olduğundan Trablus’a yolunuz düştüğünde burada biraz zaman geçirseniz iyi edersiniz ve şehrin çarşı kültürünü anlama fırsatı bulursunuz. Fiyatlar Beyrut ve belki Lübnan’ın diğer yerlerine oranla daha ucuz olduğu için Trablus’lu olmayan birçok Arap da buraya gelip alışverişlerini buradan yapıyor.

Sebze meyve satan halk pazarı gibi dükkânlar da kapalıçarşının hemen çevresine konuşlanmış. Bu doğu tipi pazarda belki 3-4 metrekarelik dükkânların hemen önünde küçük bir tezgâhla ”tok esnaf”pervasızca müşterilerle ilgileniyor. Dükkânların temizliği için dökülen sular sokakların ortasındaki kanaldan akarken beraberinde bazı çöpleri de götürüyor. Böylesi çarşılarda farklı dükkânların önünden geçerken hissedilen güzel ve farklı kokular, almak istediğin şeyin tadına bakabilmen, duyup, gördükleriniz yani bütün algılarınızla size gerçek bir çarşıda olduğunuz izlenimini veriyor. Burası ve böylesi çarşılar ne kadar gerçekse şimdilerde AVM denilen  modern alışveriş merkezleri de bir o kadar yapay ve tatsız tuzsuz bir ortam sağlıyor. Bu yüzden böyle bir alışveriş merkezini Trablus’da gezmedik varlığından da haberimiz olmadı. Gezmiş olsak da bahse değer ve ilginç  bir konu olmadığından bu yazıda yer alması gereksiz olurdu sanırım.

Çarşının sokaklarında gezip aynı yerlerde dolanıyor olduğumuzu anladığımızda arkadaşım Ahmet, şehri yukardan görmek istediğini belirtti. Bir süredir çarşı içinde bize rehberlik eden çocuklar, bizi şehri yukardan gören kaleye çıkarabileceklerini söylüyorlar. Biz de çocukların peşlerine takılıp örneklerini Urfa ve Mardin’de de görebileceğimiz ”Abbara”denilen bir nevi tünellerle bağlanan sokaklardan ilerleyip kaleye doğru yol alıyoruz. Trablus’ta Osmanlı eserleri sayısı 100’den fazla. Bunlar arasında hanlar, hamamlar, medreseler, kamu binaları ve çarşılar yer alıyor. Osmanlı’nın her padişahı neredeyse Lübnan’a bir eser bırakmış. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılan Trablus Kalesi, ülkenin en önemli tarihi eserlerinden biri. Kaleye çıktığımızda belki de ilk defa böylesi bir Osmanlı Kalesi’nin modern askerler tarafından halen kullanılıyor olduğuna şahit oluyoruz. Zaten ülkenin her yerinde görmeye alışık olduğumuz iyi donanımlı askerlerin bir bölüğü kaleye konuşlanmış durumda. Kale aynı zamanda şehrin hâkim tepesi olduğundan olacak Lübnan askerleri kalede şehri bekliyor. Turistler için girişte parada alınan bu kalede askerler ve onların mıntıkaları hariç her yerin fotoğrafını çekebilirsiniz. 1975-1991 yılları arasında süren ve yaklaşık 150.000 Lübnan’lının ölümüyle sonuçlanan İsrail etkisindeki Müslüman-Hıristiyan iç savaşının izlerini her yerde olduğu gibi bu kalede de görebilmek mümkün. Savaş sırasında şehre hâkim olmaya çalışan güçler bu kalenin hâkimiyeti içinde savaşmışlar. Savaştan uzun yıllar geçmesine rağmen alınan bunca güvenlik önleminin nedenini askerlere sorduğumuzda halkın elinde çok fazla silah bulunduğundan tekrar oluşabilecek çatışmalara karşı bir nevi tedbir olduğunu söylüyorlar. Gerçekten olası bir çatışmaya karşı Lübnan askeri her zaman sokakta halkın önünde durarak bir nevi gövde gösterisi yapıyor ve güvenlik zafiyeti olmadığını halka kanıtlıyorlar. Askerler bir taraftan nöbet beklerken diğer taraftan arkeologlar kalede kazı yapıyor. Arkeologlardan biri bizimle ilgilenip yaptıkları çalışmanın detaylarını anlatıyor. Buldukları tarihi değer taşımayan yakın dönemlere ait çoğunluğu savaş artığı bir takım metalleri bize gösteriyor. Kalenin üzerinden uzun uzun Trablus’u seyrettikten sonra tekrar aşağıya doğru iniyoruz.

Yolumuz halk arasında ”Saffet El Emir Seyfeddin Taynel” olarak bilinen ve daha çok Memluk döneminin çizgilerini taşıyan şehrin ulu camisine çıkıyor. İçi gayet ferah ve aydınlık olan caminin minaresinde yukarı çıkan iki farklı yol bulunuyor. Yaşanan iç savaş sırasında yıkılan iki kubbesinden sonra geriye üç kubbesi kalmış. Sütun başlıklarında Roma döneminden izler görünen caminin temeli aslında 12. yüzyılda yapımı tamamlanan Aziz Meryem Katedraline dayanıyor. Osmanlı döneminde Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin birlikte barış içinde yaşadığı bu şehrin nüfusu şimdilerde 500 binin üzerinde ve % 85’ini  Sünni Müslümanlar oluşturuyor. Ayrıca Hıristiyan ve Nusayriler de nüfusun bir kısmını oluşturuyor. Ulu caminin içerisindeki yaşlı  amcayla kısa bir mukabele yapıp bir süre uykuya dalıyoruz. Arkadaşım Ahmet’i uyandırmak biraz zor oluyor. Dışarısı sıcak olduğundan ve şehri turlamanın yorgunluğundan olacak Ahmet, tatlı uykusundan uyanmak bile istemiyor.

Şehrin El Mina diye bilinen ve tarihte ortadoğunun en önemli limanlarından birinin bulunduğu sahil tarafında II. Dünya Savaşı’ndan kalma topun yanında Akdeniz’i seyrederken bir şeyler atıştırıp çaylarımızı içiyoruz.  Trablus halkı özellikle akşama doğru bu kordona gelip gezinti yapıyorlar. Bu yönüyle biraz İzmir’i çağrıştırıyor. Çekirdek yeyip nargile içiyorlar. Güneş, Akdeniz’in ufkundan batmaya yüz tutmuşken biz de onlara eşlik edip manzarayı seyre koyuluyoruz.

Bu yazı, 2010 yılının Ekim ayında yayınlanan Gezgin dergisinin 44. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir