Çarşamba , 5 Ağustos 2020
Anasayfa » TÜRKİYE » Memleket Turu – Memleket Neresidir?

Memleket Turu – Memleket Neresidir?

İnsanı İnsan Yapan Toprak Nerededir?

O zamanlar sen daha neydin ki, annen Alucra’nın gizli su kürelerinden geçirdi seni; at arabalarıyla ve büyük bir kalabalıkla gidilen baş döndürücü mavi su kürelerinden. / Cemal Süreya

Kendi adıma yaptığım yüzlerce yolculuktan en manidarlarından biri olan bu seyahatin fotoğraflarını dosyalarken klasörün adına ‘Memleket turu’ yazmışım. Haritada uzayıp giden bir hattı şehirlere ayırmaya, ilçelere bölmeye kıyamamışım. Ve en sonunda da babamın memleketi olan, yıllarca nerelisin sorusuna verdiğim cevaba uğrayan bu yolculuğun, benim için başkaca da anlamları oldu.

Yazı ve Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı

gezgindergi-turkiye-memleket-turu (1)
Araç kullanmayı güvendiğim dostlara bırakınca seyahatin yol kısımları keyifli okumalar ve ara ara camdan dışarı baktığımda gördüğüm büyüleyici manzara koridorlarından çektiğim fotoğraflarla ilerledi. Cümle uzun oldu farkındayım. 🙂 Yıllarca ihmal ettiğim yazarlardan Cemal Süreya, yol boyunca önce bana ve bazen de dayanamayıp sesli okuduğum dizeleri ile ekibe eşlik etti. Birçok dönemeçte, ara dinlenmelerde sanki şahsen de yanımızda gibiydi.

Memleket / İlk Memleket

Yazıya başlarken okuduğunuz cümleleri tam da Alucra’ya girerken okumam benim için çok manidar oldu. Bundan 30 küsur sene önce yaz aylarında okul biter bitmez rahmetli babaannemin ve bir hayli kalabalık akrabalarımın yaşadığı yaylamıza giderdik. Alucra’nın eski ismi Havanna, yeni ama çok da kullanılmayan ismiyle Elmacık yaylası; babamın, dedemin ve büyük dedelerimin memleketi idi. Varlık sorgulamaları yaptığımız küçük yaşlarımızda; ‘Baba buraya nereden geldik, daha önce nerede yaşıyorduk, kimlerdendik…’ sorularının pratik cevaplarını çok da bulamamıştım. Yüzlerce keçi ve koyunun, onlarca büyük baş hayvanın yetiştirildiği bir yaylada hayat; varlığı, yokluğu, sonsuzluğu sorgulamaya fırsat vermiyor ve bu kabil sorular da öylesine cevaplarla geçiştiriliyordu.

Annem Ordu’nun Ulubey ilçesinin Yağmur köyünde doğmuş, hayatı Ordu’da geçmiş, genç kızlık çağlarında babamla tanışmış ve evlenmişti. Babam yukarda kısaca anlattığım yaylamızda dünyaya gelmiş, evin en büyük oğlu olduğu için büyük sorumlulukları üzerine almış ve hayat yükünü çok küçük yaşlarda taşımaya başlamıştı. Yirmi yaşına varmadan ekmek kapısı gördüğü Ordu’ya taşınmış ve olabilecek bir çok iş tecrübesinden sonra hayata tutunmuş ve ‘şehirli’ listesine eklenmişti. Allah onlara dört erkek evlat verdi. Dördüncüsü benim. Kendimi bildiğim ilk yıllarda Arnavut kaldırımlı taşlardan yollar, pazar yerleri, sakin bir kumsalı her saniye döven bir deniz ve çam ağaçları içinde küçük bir Ordu hatırlıyorum. Ve en çok da yazları gönderildiğim iki ayrı memleket hala rüyalarımı şekillendiren hatıralarla doludur. Bir yaz Ordunun yeşil ilçesi Ulubey’e bağlı Yağmur köyünde Anneanne ve Cicanne ile, diğer yaz Havanna’da babaanne ve amcalar, amca çocukları ve halamla. Ordu’yu ve Yağmur Köyünü bir başka yazıda anlatma sözü vererek size Alucra’dan ve hassaten yayladan bahsetmek isterim.

Tuz Gölü

Kış küçük bir şehirde ne kadar güzel olursa olsun, bahar her daim hayallerde bir gün gidilecek mutluluklar ülkesi olarak beklenirdi. Okul sıralarında ders dinlerken duvarda asılı duran mevsimler panosunda resmi görülür, yaza doğru kan kaynamaya başlar ve okul bittiği gün daha bir gün iki gün soluk almadan yayla yolu gözetlenirdi. Şimdinin araçları, şimdinin yolları, şimdinin kılık kıyafetleri yoktu. Köy muhtarımız Kazım Amca’nın kamyonu dönemin en değerli ulaşım aracı olarak hizmet veriyordu. Dağ yollarından, soğuk dere kenarlarından, yaz gelmiş olmasına rağmen üşüyerek, çoğu zaman kamyon brandasını üzerlerimize örterek yol alır, yaylaya ulaşmaya çalışırdık. Yaklaşık bir gün süren yolculuklar içinde çoğu zaman bir uçurumun hemen yanında ya da ırmak seviyesinde su kıyılarında tekerleğimiz patlar, bu mecburi duruş nefes almamıza, suya ayaklarımızı değdirmemize imkan sağlar ve biraz dinlenirdik.

gezgindergi-turkiye-memleket-turu (7)
Kamyon sırtından baktığımız görkemli ormanlar bugün sanki hiç göremeyeceğimiz bir kayıp ülke gibi içimizde saklıdır. Sisler içinde ağaçlar, çamurlara bulanmış garip boynuzlu camış sürüleri, uçurumlar, bin bir çiçeğin birbirine karıştığı dağ havası, anlatılamaz hatıralarla yapılan yolculuklar. Ne kadar zahmetli ise o kadar değerliydi.

Havanna’nın Palavar Mahallesinden Bir Manzara

Kamyonumuz, Kurtbeli yaylasına ulaştığında artık mesafe kısalmış ve kendimizi dağdan aşağı bıraksak yayladayız duygusu ile heyecan doruğa çıkmış olurdu. Bekleyenler ve kavuşanlar. Yaşadığımız günlerde beklemek, kavuşmak, özlemek, ayrılmak eski anlamlarını içermiyor. Üç ay anneden babadan ayrı kalınan yaylalarda hasret çekmek, özlemek, gitmeyi arzulamak, kalmaya dayanmak nedir öğreniyorduk.

gezgindergi-turkiye-memleket-turu (2)
Yaylada geçen zamanın en değerli yanı hayat nedir, sorumluluk nedir, tek başınalık nedir gibi keskin soruları daha çok erken yaşlarda öğretiyor olmasıydı sanırım. Sabah çok erken kalkıp bir anne öpücüğü, bir baba kucaklaması olmadan koyunlar keçilerle dolu arkadaşlar arasına çıkıp dağlarda dolaşmak, çobanlık yapmak, sorumluluk almak; ‘büyüme’nin en hızlı yoluydu.

Gecesi soğuk, gündüzü sert güneş, günler uzun, ayaklarda kara lastik. Gelecek çok uzakta. Hayat eşittir eziyet ve zorluk. Ama kader denilen muammanın mükemmelliğine bakın ki bu sıkıntılarla dolu geçmişi, dönüp özlemle bakılan tablolar gibi yad ediyoruz.

Çok kısa cümlelerle yayla hayatını özetlemek isterim. Tarihe not olsun; çünkü artık böyle hayatlar yok ve muhtemelen bir daha da yaşanmayacak.

Kağnı, Döven, Somun Ekmek

‘Traktörün, elektriğin, televizyonun olmadığı bir yüzyıldı’ yaylamız. Öyle bir ‘yüzyıl’ ki binlerce yıllık insanlık tarihinin en başında insanlar nasıl tarlayı sürüyor, koyun kuzu ile nasıl uğraşıyorsa bizde de öyleydi. Kışın karlar altında kalan ağaçlar, otlar, hayvanların beslenmesine engel olur; bundan dolayı da yazdan otlaklar biçilir, otlar kurutulur, saman haline getirilirdi. Evlerde insanlar kendi ekmeklerini yapmak için buğday eker, buğdayları harmanlarda öküzlerin çevirdiği dövenlerle saplarından ayırır, samanları hayvanlar için samanlıklara yığar, buğdayları da değirmende öğütür un haline getirirlerdi.

Abadan Yaylası

Her evin hemen arkasında bir fırın mutlaka bulunur, haftanın bir günü ekmek yapılır, ilk pişirildiğinde püfür püfür kokan ve yumuşakça yenilen ekmek, ikinci günden itibaren setleşir ve artık suyla ıslanarak tüketilirdi. Yayla insanının her gün ekmek yapmaya vakti olmazdı. Bir de aylarca yenilmese bozulmayan bir ‘somun’ ekmeği vardı ki kelimenin tam anlamıyla mucizevi bir gıda idi. Pişirildikten bir gün sonra kurur ve sertleşir ve yenileceği zaman bir ‘tas’ suda yumuşatılarak yenilebilir hale getirilirdi. Geçmiş yüzyıllarda asker yemeği olarak da bildiğimiz somun yıllarca kuru ve bozulmadan kalabiliyordu.

gezgindergi-turkiye-memleket-turu (3)
Yaylada Bir Gün

Bismillah der, sabah en erken saatte kalkılırdı. Güneşten önce uyananlar çokluktaydı. Biz çocuklar gün karşı tepede ‘ışımaya’ başlayınca ‘uyandırılırdık’. Uyumak bir kaçıştı çünkü. Kendi kendimize keyifle uyandığımız bir sabah hatırlamıyorum. Rüyalar bir seyahatti. Annemize, babamıza, okulumuza, şehrimize uğrayan vasıtasız, zamansız bir seyahat. Oradan çıkmak istemezdik. Mahmur gözlerle haydi kalkın sabah oldu nidaları arasında uyandığımızda soğuk sularla yüzlerimizi yıkayıp köy peyniri, köy çayı, somun ekmeğinden oluşan kahvaltı hızlıca yapılır, meleme sesleri içinde annesinden ayrılmak istemeyen kuzuları koyunlardan uzaklaştırıp ayrı sürüler olarak koyun ve keçileri uzak dağlara, kuzu ve oğlakları yakın dere kenarlarına götürürdük. Yavrularla uğraşmak amatörlerin işiydi. İnatçı keçiler ve hımbıl koyunlar profesyonel bir beceri gerektirirdi. Sabır nedir, inat nedir, gayret nedir dağlarda, tozlu yollarda öğrenirdik. Azık çantamızda suyla ıslatıldığında yumşayan ve yenebilecek bir hal alan somun ekmeğimiz ve bir parça peynir bulunurdu. Öğlen aralarını, bu azıkla karnımızı doyurmayı iple çekerdik. Her gün piknikte gibi mutlu bir hayattı.

gezgindergi-turkiye-memleket-turu (4)

Kavraz Baraj Gölü

Ne demiş uçurumdaki çiçek / yurdumsun ey uçurum / Cemal Süreya

Keçi ve koyun mübarek hayvanlardır. Kuzu ve oğlakları gördüğünüzde onlara sarılmak, insan evladı gibi sevmek istersiniz. Bütün gününüzü onlarla geçirdiğinizde keçilerden inat etmeyi, hakta sebat etmeyi öğrenirsiniz. Karnını doyurmak için uçurum kenarındaki küçücük ot parçasını ısırmak için gösterdikleri gayret görülmeye değer. ağaç dallarından, dönülmez kaya köşelerinden çok keçi kurtarırsınız. Dört ayağı ile, bir insanın hayatta tutunamayacağı geçitlerden hoplaya zıplaya geçişlerine hayran kalırsınız. Koyunlarsa sükuneti, munisliği, bereketi öğretir. Ve en önemlisi hepsi birleşir ve sorumluluk sahibi olmayı, ‘can’ denilen emanetin değerini öğretirler. Çobanlık peygamber mesleğidir. Tevekkülü, sabrı, gayreti, iradeyi, geceyi ve gündüzü, baharı ve kışı yeniden duyumsarsınız.

gezgindergi-turkiye-memleket-turu (5)

Mısır Yaylası

Birdenbire eksen bir saniyede toplanmış bütün bir çağın ağırlığı / Cemal Süreya

Akşam hem sizin hem de ‘davar’ınızın eve dönme vaktidir. Güneş batmadan evde olmalısınız. Eve yaklaştığınız son tümsekte ‘sürü’yü bir heyecan kaplar. Artık onları dürtmeniz, bir arada tutmaya gayret etmeniz gereksizdir. Koyun ve keçiler, koç ve tekeler evlatlarını görmenin heyecanı ile o tepeyi farklı bir coşku ile aşarlar. Tutmak isteseniz tutamazsınız. ağıla yaklaştığınızda melemeler melemelere karışır. Birbirinin aynı gibi gözüken kuzular birbirinin aynı gibi duran koyunlar içinde hiç şaşırmadan birbirlerini bulurlar. Tozu dumana katarak evlatlarına koşan sürünün buluşması, gün batımlarını, hayatın sonunu ve çoğu zaman sonsuzluğu hatırlatır.

Bu hayatları dünyanın farklı yerlerinde yaşayanlar hala varsa onlara imreniyorum. Hiç yaşamayanlara da tabiatla, memleketle, anne baba, yakın akraba, eş-dost ve insanla temas kurmalarını tavsiye etmek isterim. Kendi adıma son söz Barış Manço’nun olsun. ‘Hemşerim, memleket nire? Dünya benim memleket.

Memleket Neresidir?/ İnsanı İnsan Yapan Toprak Nerededir?

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir