Anasayfa » NEREYE GİDİLİR » Nereye Gidilir / Dubrovnik
gezgindergi-nereye-gidilir-dubrovnik

Nereye Gidilir / Dubrovnik

Bir varmış bir yokmuş. Bir Yugoslavya varmış, içinden Hırvatistan’ı, Bosna Hersek’i çıkmış. Yıllar geçmiş, meraklı gezginlerin rotasında yer almış. Keşfedilmiş, sevilmiş, yazılmış bir de çizilmiş. Saraybosna’dan Dubrovnik’e uzanan yollar gelmiş, bu satırlara dökülmüş.

Yazı: Büşra Demir Fotoğraflar: Ayşegül Kara Üge

Saray Bosna’dan Dubrovnik’e

Masalsı bir yanı var Adriyatik’e yolculuğun. Dubrovnik’e ulaşmak için Saraybosna’ya yapılacak iki saatlik uçuşun ardından bir otobüs yolculuğu ile devam etme güzelliği var ki, dillere destan. Ağaçların rengini suyla paylaştığı bir nehir boyunca uzanıyor yol, seyretmeniz için ışıldıyor nehrin suları. Rüya gibi bir manzara yanı başınızda, saatler boyu uyanmıyorsunuz. Saatler boyu mu dedim? Verilen molayı bu saatlere hariç tutmakta fayda var. Zira otobüs ormanın içinde, nehrin tepesinde yer alan kuzu çevirmecilerden bir tanesine yanaştığında vakit kaybetmeden inmekte fayda var. Taptaze oksijen, vücudunuzun dört bir yanına nüfuz ederken nefis kuzu çevirmenin tadının damağınızda gezmesi sizi baştan çıkarıyor. En küçük parçaları bile tükettikten sonra otobüsün koltuğuna yerleşirken bir ‘oh’ çekiyor, yanınızdaki güzel manzarayı bu yüksek tatmin düzeyinde izlemeye devam ediyorsunuz.

Yaklaşık beş saatlik seyirsi bu yolculuk sonrası Dubrovnik sizi karşılıyor. Yapılacaklar listesi sırayla otele yerleşmek, kendinizi şehrin büyüsüne kaptırmaya hazır etmek ve sokağa öyle adım atmak. Zira merkeze inip eski şehre yaklaştıkça burayı diğer Avrupa şehirlerinden ayıran o tarih kokulu romantizmi hissediyorsunuz. Dalgaların bittiği yerde yükselen surlar sizi kendine çekiyor. Surlara yaklaştıkça ortaçağa doğru ilerliyorsunuz sanki. Denizin kokusunu soluyan siz, yavaş yavaş zamanda geriye gitmeye başlıyorsunuz. Önce, şimdiki adını unutup ortaçağda anıldığı gibi Ragusa diye hitap ediyorsunuz şehre. Sonra mış’lı-miş’li zamanlarda başlarına neler geldiğini hayal ediyorsunuz. Bizans’ın, Venedik’in, Avusturya-Macaristan’ın, Osmanlı’nın himayesinden kurtulmak için ağır vergiler ödediklerini, 1667’de büyük bir depremle sarsıldıklarını, yılmadıklarını görüyorsunuz. Her bir Ragusalı’nın dişiyle tırnağıyla kenti tekrar ayağa kaldırdığına sevinirken, 1800’lerin başında Napolyon’a yenik düşerek bağımsızlıklarını tekrar kaybettiklerine üzülüyorsunuz. 1900’lü yıllar geldiğinde neredeyse bir yüzyıl beraber yaşadıkları Yugoslavya çıkıyor karşınıza. 1990’ların başına kadar beraber yürünen yollar, geçmişte olduğu gibi yine ayrılıyor, Hırvatistan olarak bağımsızlığa çıkıyor. Bizlerin de tanık olduğu o günler yerini güzel günlere bırakıyor. Bu hikâyelerin sadece sözlerde kaldığı güzel günlere…

Çok şeye meydan okumuş Dubrovnik’in surları ve surların kucakladığı eski şehir (Starigrad). Bugünse görmeye giden her meraklıya göz kırpıyor. Eski şehrin kapısından girmeden önce uğranası bir noktayı da belirtmeden geçmemek gerekiyor. Surların hemen sağ tarafında, denizin bitiminde bir restoran. Burada yiyeceğiniz yemek, sizi şehrin havasına sokmaya yetiyor. Tercihiniz akşam yemeğinden yana olacaksa, size deniz, surlar ve şanslıysanız yakamoz eşlik ediyor. Güzel bir hizmet ve leziz yemekler de cabası.

Eski şehrin kapısından içeri girmek, zamanda boyut atlamak gibi. Önünüzde uzun bir cadde siz meraklı gezginleri karşılamakta. Karanlık çökmüşken alabildiğine ışıl ışıl, alabildiğine akın akın. Ana kapı olan Pile kapısından girdikten sonra ilk olarak hemen sağınızda yer alan çeşme ışık yakıyor size. 15. yüzyıldan kalma. Depremlere, savaşlara tanık olmuş olsa da hala görevini yapıyor. Yeri geliyor su ihtiyacınızı gideriyor, yeri geliyor serinletiyor. Sonra Fransisken Manastırı’nı görüyorsunuz karşısında. Yine aynı dönemlere dayanıyor tarihi. Önünüzde upuzun serilen yolsa Stradun Caddesi. Üzerinde her gün binlerce adım atılan bu cadde, size renkli dükkânlar, cafeler, restoranlar sunuyor. Temmuz ayının ortalarından itibaren bir de festival eğlenceleri katlanıyor üstüne. Sokaklardaki hareket hiç bitmiyor. Caddenin sonuna geldiğinizde zamanın simgesini görüyorsunuz karşınızda. Burada duran saat kulesi bıkıp usanmadan birleri, ikileri, sekizleri, onları hatırlatıyor görenlere. Kulenin yanındaki özgürlüğün simgesi Orlando sütunu da gözünüzden kaçmıyor, kahramanlık hikâyelerini fısıldıyor kulağınıza.Onun fısıltılarını dinlerken bir yandan da geçmişin izlerini taşıyan Rektörler ve Sponza saraylarının kapısından içeri girip çeşitli sergi ve sanatsal faaliyetleri izleyebiliyorsunuz.

Placa da denilen Stradun Caddesi’nden ayrılmak isteyenlere Pile kapısı dışında üç farklı kapı seçeneği daha sunuluyor. Saat kulesinin sol tarafından ilerlerseniz Ploce kapısını görebilirsiniz. Bu kapıdan dışarıya çıktığınızda kendinizi ufak bir limanda buluyorsunuz. Yine ışıl ışıl etraf. Önünde, tüm gün limanla başbaşa olan restoranda bir şeyler atıştırmak keyif verici. Veya ileride müşterisi bitmeyen dondurmacıdan top top dondurma alıp tatlı tatlı serinlemek de güzel bir seçenek.

Bu eski şehre dair yapılabilecek en mutlak şeyse surların üzerinde yürümek. Ragusa’yı en iyi şekilde görmek, tanımak, hissetmek isteyenler için sur gezisi biçilmiş kaftan. Ve dilerseniz bu kaftana sarılıp gözetleme kulelerinden hayali düşmanları gözetleyebilir, şehrin içindeki daracık sokaklarda ortaçağı izleyebilir veya günbatımının hiç değişmeyen güzelliğini seyre dalabilirsiniz. Yüksekliğin verdiği ihtişamla başınız döndüğünde dalgaların surları dövdüğü yerlerden gözlerinizi çevirip, denizin ufuk çizgisiyle bütünleştiği noktalara bakmak sizi rahatlatacaktır. İki kilometrelik bu uzun turu tamamladığınızda, geçmişe yolculuğun verdiği o muazzam hissi daha iyi anlayacaksınız.

Starigrad zihninizde tamamlanır da, Dubrovnik de bununla mı sınırlı kalacaktır hafızanızda? Hayır, tavsiye etmem. Okuldan diploma alıp bununla yetinmek olur eski şehrin güzelliğiyle yetinmek. Yükselmek isteyenler, yüzlerini şehrin tepe noktasındaki teleferiğe çevirmeliler. Eski şehrin dışına çıkıp teleferik yolunda ilerlemek, yeni Dubrovnik ile de tanışmak için müthiş bir seçenek. Teleferiğin kapısı kapanıp, tutunduğu halatların içinde gıcırdayan tekerlek seslerini duydukça ayaklarınıza serilen manzara da ölümsüzleşiyor. Güneşi batırıp ayın doğuşunu beklerken içinde bulunacağınız zaman, size bu anları eşsiz kılacak. Yukarıya çıktıkça ışıklar bir yandan küçülmekte, bir yandan sayıca artmakta. Dubrovnik önünüzde uzanıyor, sizse hayranlıkla ona bakıyorsunuz. Ve tepede, en tepede benim rüyamsı hallerim hala aklımda. Aşağı doğru şehre bakıyorum. Şehir ışıl ışıl, deniz karanlık. Üzerindeki gemilerin ışıkları dökülüyor sulara, ışıklar adım adım ilerliyor. Ve sol tarafa istemsizce baktığımda çok uzaktaki tepenin ardından ayın doğduğunu görüyorum. Kocaman, tupturuncu. Hangi tarafa bakacağımı bilemiyorum. İki muhteşem manzara birleşiyor, bana bir cennet hediye ediyor adeta.

Böylesi bir manzara eşliğinde tepede bulunan restoranda yemek yeme şansınız var. Size eşlik edecek kuşbakışı Dubrovnik’te hemen önünüzde Starigrad’ı, sağ tarafında önce Lapad’ı, ardından da BabinKuk’u görüyorsunuz. Lapad, bizim birkaç gün öncesinde sahile uzanan caddesinde yürüdüğümüz gibi capcanlı duruyor. Daha yakından görme imkânı bulanlara cadde üzerinde çeşit çeşit restoranlar, cafeler sunuyor. Üstelik hem lezzetli, hem de cebi acıtmayan türde seçenekler var. Babin Kuk ise bu denize uzanmış toprakların ucunda yer alıyor. Otelleri, plajları uzaktan sizi çağırıyor.Bu bölgeye de yakından bakacak olursanız şehrin en yeni yapılarından olan Franjo Tudman köprüsünü görmeden dönmeyin. 2002’de hizmete giren köprü, Yugoslavya ile savaş sonrası kazanılan bağımsızlığın ardından başkanlığa oturan ve 1999 yılında hayatını kaybeden devlet başkanı Franjo Tudman’ın ismini almış. Bundan kaç yıl sonralara uzanacağı bilinmez ama günümüzde o serin Adriyatik sularının üzerinden çok kişiye geçiş imkânı sağlıyor.

Satırlara sığdırılabilen melankolik şehir bir yerlerde sonlanacak elbet. Satırların bittiği yerde başlayacak asıl heyecan. Bavul hazırlamak, havaalanında Adriyatik kapısına doğru koşmak, uçuşta detayları düşünüp meraklanmak gelecek sıra sıra. Ne zaman ki ayaklar o sokaklarda arşınlanmaya başlayacak, işte o zaman bu satırların da anlamı katlanacak. O gün geldiğinde dikkat edin, ortaçağ surlarından denize bakarken Bizanslılara falan hedef olmayın.

Nereye Gidilir / Dubrovnik – Bu yazı 2013 yılının Ekim ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 80. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir