Perşembe , 9 Nisan 2020
Anasayfa » RÖPORTAJ » Röportaj / Oğuz Haksever ile ‘O’ An

Röportaj / Oğuz Haksever ile ‘O’ An

Bir duayenle röportaj yapmak ne zor. Yolda röportaja giderken hep soran tarafta olan bir ustaya soru sormak çok güç gözüküyordu. Ta kapılarda karşıladı bizi. Kahvelerimizi elleriyle yaptı. Biz röportaj yaparız falan derken baktık ki koyu bir sohbetin içindeyiz. Alçakgönüllülüğü ve ustalığıyla dolu dolu bir sohbet oldu. İşin ustasından dinledik. Ustalığın sırrının mütevazılıkta ve çalışkanlıkta olduğunu da  gördük bir defa daha. Ayrılırken keşke bu ülkede bir kaç Oğuz Haksever daha olsa dedik.

Röportaj: Erkam Bülbül / Fotoğraflar: M. Mehdi Öztürk

M. ERKAM BÜLBÜL: Biz sizi ekranlardan, yaptığınız programlardan, haberciliğinizden tanıyoruz ama bir Oğuz Haksever araştırması yapalım dedik röportaja başlamadan önce. İnternette muhteşem bilgilere ulaşılmıyor Oğuz Haksever’le ilgili. Sosyal medyada da pek göremiyoruz sizi. Bir twitter hesabı var ama çok aktif değil.

OĞUZ HAKSEVER: O benim değil, ben hiç açmadım.

gezgindergi-roportaj-oguz-haksever (1)E.B.: Twitter da mı yok yani normalde birçok insanı artık oralardan takip etme imkânımız olduğu halde sizi takip edemediğimiz gibi yayımlanmış röportajlarınızı da pek göremedik. Birkaç tane video-röportaj yapılmış ama bunlar genellikle haberciliğinizle alakalı konularla ve NTV’de yaşananlarla alakalı şeyler sorulmuş. Bizim ilgi alanımız bunların hiçbiri değil elbette ama sizi kendi dilinizden birkaç kelimeyle tanısak, yani ‘Oğuz Haksever kimdir’ sorusu çok eski, çok klişe olsa bile internetten bunu bulamıyorsak demek ki gereken bir soru diyoruz.

Anneniz Karadenizli, babanız Antepli. Mesela meslek hayatına başlamanız nasıl oldu? Tavukçuluk yaptığınıza diye bilgiler var ama bunların ötesinde kendinizi tanıtacağınız başka şeyler var mı?

O.H.: Nasıl diyeyim; çok çalışan, biraz da işkolik, iyi niyetli bir adamım ben ya (gülüşmeler). İnsan yaşlanınca birtakım özelliklerini keşfetmeye başlıyor. Hatta şimdi çeşitli arkadaşlarım var, onlara garip gelen bazı olaylarla ilgili olarak, ben odaklı bir açıklama yapma gereği hissettiğimde söylediğim laflardan biri o işte. Ben empati hastası bir adamım yani. Nedense öyle bir otomatik şey var içimde. Daima kendimi başkasının yerine koyabiliyorum, onun açısından dönüp bakabiliyorum. Bu belki de gazeteciliğin, haberciliğin bana kazandırdığı bir şey. Pişince zamanla bu türlü bir mayalanma oluyor insanın karakterinde. Çünkü gazetecilikte bir dönem geçip de olgunlaşmaya başladıktan sonra bir vicdan oluşuyor içinizde. O öyle miydi böyle miydi, gerçek bir de bu taraftan bakıldığında nasıl görünür, ne eder falan filan derken o biraz galiba özel hayatıma da yansıdı. O yüzden bunu rahatlıkla söylüyorum: İyi niyetli biriyim.

E.B.: Yorumlar da yorum açabiliyor. Başka şeylerin sempatizanı mısınız? Mesela ekranda birini konuşturuyorsunuz, belki izleyiciyi ikna ediyor konuştuğu zaman ve diğer taraf konuşmadan önce bir kanaat oluşmuş oluyor. Ama “bir dakika, durun, o da bir şey söyleyecek” dediğiniz zaman “hayırdır, onun sempatizanı mısın” gibi bir soru sorulmuştu size. İlk konuşan avantajlı oluşuyormuş gibi geliyor.

O.H.: Valla hiç öyle değil. Öyle bir durumda değilim. Çünkü hakikaten bu işi bu kadar çok canlı yayın röportajı, bu kadar çok tartışma programı yapınca öğreniyorsunuz. Yani içinizdeki mayayı bu kabartıyor. Dolayısıyla o özel hayatıma da yansıyor. Bir arkadaşımın bir sorunu olup da tartıştığımız zaman birdenbire kendimi onun yerine koyduğumu hissediyorum. Bu çok hoş bir şey olmaya başladı. NTV’ye de girince bir ‘Oğuz abi’ buğusuyla geziniyorum. Çok tatlı bir duygu bu.

E.B.: Evet, bence önemli bir detay. Peki bu arada aktif olarak gazetelerde çalıştınız mı?

O.H.: Yok, hiç çalışmadım. Gazetede çıkan ilk haberim ve yazım 17 Ağustos depreminden sonra Ahmet Mete Işıkara’nın “Sokağa çıkın, teyakkuzda olmakta yarar vardır.” demesi ve milletin sokağa çıkması üzerine Boğaziçi Üniversitesi’nin –o zamanlar Kemal Gürüz vardı– ve YÖK’ün ayağa kalkıp “Sen ne yapıyorsun kardeşim?” diye adamı sıkıştırmasını yazmıştım. Onun dışında yazılı basında, dergilerde bir iki yazım çıktı.

E.B.: O zaman sizi gazeteciden çok bir haberci olarak tanımlamak daha doğru mudur?

O.H.: Tabii, daha doğrudur.

E.B.: Bunun hikâyesi nerde başlar? Ankara’da üniversite okumuşsunuz fakat iletişim ya da habercilik değil ve daha sonra TRT’de başlamışsınız. Nasıl oldu?

gezgindergi-roportaj-oguz-haksever (2)O.H.: İşletmecilik okudum, iyi de bir yere girdim, bankacılığa; üstelik de dış alışverişler, akrilitasyonlar vs. söylemişimdir. Afşin Elbistan santrali var ya, bütün aletleri benim elimden geçti. Hakikaten şöyle geriye dönüp bakınca büyük bir tesadüf, çünkü ben lisede kompozisyondan çakmıştım. Bir de böyle bir huyum var, bir yanda bir eksiklik varsa onu tamamlamak için asılıyorum. Çakınca ‘niye böyle oldu’ diyorum. Benim kalemim niye iyi değil diyerek o alana yöneldim. Orada epey şey öğrendim. Amerika’ya dil öğrenmeye gittiğimde çok ciddi bir şekilde düşünceleri organize etmeyi, bunu kâğıda dökmeyi, bir şeyi net, açık, doğru, temiz yazmayı, ortaya koymayı orada keşfettim. Bu konuda birkaç farklı ders vardı. Dönüşte de okumaya devam ettim. Üniversitede bir yıl ara verip gitmiştim Amerika’ya. Sonra dünya haliyle ilgilenmeye başladım ama ben çok aktif politik yanı olan biri değildim. Tamam, o zamanlar gençler olarak bir siyasi eğilimimiz vardı. Yalnız olmasam da az dayak yemedim üniversitede. Çok gergin günlerdi, 78 kuşağıydı işte. TRT’de radyoda anons yapılıyordu o günlerde; stajyer muhabir, prodüktör, redaktör, spiker alınacak diye. Annem ‘şuna bir başvur oğlum ya’ dedi. Ondan sonra bir hazırlandım, bir hazırlandım. Gazeteler okuyordum, bugün hâlâ kafamdadır Sovyetler Birliği ile Amerika arasında nükleer füze anlaşması. O zamanlar çok gündemdeydi, füze çeşitlerini hatmetmişim. Şimdi gözümün önüne getiriyorum, çıktı o sorular (gülüşmeler). Çok acayip hedeflerle asıldım. Neyse, bir yığın aşamadan geçtik ve kendimizi ‘Türkiye’nin Sesi’ radyosunda bulduk. Türkiye’nin Sesi radyosunun haber merkezini güçlendirme kararı almışlar, oraya gittik. Çok iyi bir kadro vardı ama fazla kalmadık orada. Radyoya koydukları stajyer muhabirleri olduğu gibi haber merkezine aldılar. Çünkü kafalarında ayrı bir televizyon haber merkezi kurma düşüncesi vardı. Yirmi bir yaşında bir genç olarak acayip sevindim. Şimdi şöyle bir şey var. Siz de bilirsiniz; iletişim bölümünde okursunuz, bir bakarsınız sağınıza solunuza oluyor mu olmuyor mu kardeşim, olmuyorsa başka bir yöne gidersiniz veya liseden mezun olduktan sonra elinizde fotoğraf makinesi sokağa çıkarsınız başlarsınız. Ufukta bir şey vardır, o işe kadrolu gireyim dersiniz. Ama TRT’de durum böyle değil. TRT’ye ayrı bir kurumsallıkla geldiğiniz için rütbeyi hemencecik takıyorsunuz yani o bir üniforma gibi üstünüze oturuyor. O acayip bir duygu. Yaptığın haberleri bütün Türkiye izliyor, tekelsin kardeşim. O bir çocuk için sarhoşluk, müthiş bir olay. Fakat hayal kırıklığımın gelmesi uzun sürmedi. Darbe oldu. Bir gazetede olsaydık orada yine bir özgürlük alanımız vardı ama TRT’de bitti. Bu tabii bir karabasan gibi olmaya başladı. Ondan sonra tavukçuluk maceram geldi, kolay oldu yani. 1979’da girdim, 1982’de ayrıldım. Öbürü de bir kâbus oldu. Döndüğümde bambaşka bir Türkiye vardı.

E.B.: Sonrasında Show TV, Kanal 6, ATV ve 2000 yılından beri NTV. Bunlar, Oğuz Haksever’i takip edenler ve bilenler için önemli bilgiler olmakla birlikte; bizim Oğuz Haksevere’e asıl sormak istediğimiz soru “O An”. Çünkü kitlelerin büyük bir kısmı O An’la sizi tanıyor, fotoğrafların arkasındaki sesi tanıyor. Bazen yüzle bağdaştıramasalar bile sesi mutlaka tanıyorlar. Bunun üzerine daha çok sohbet etmek istiyoruz. Öncelikle, fotoğrafla bir bağınız var mı?

O.H.: Çok özendim ama çok uğraşmadım. Uğraştım dersem yalan olur. Oğlum bir tane D70 makine aldı; o fırladı, uçtu, gitti ama ben geride kaldım. Tabii televizyonculuğun da verdiği birtakım özellikler var. Bu işe bilinçli yaklaşırsanız biraz kıraat ederseniz görsel beğeninizin geliştiğini anlıyorsunuz. Kıraat edip nasıl anlayacaksın? O seni yönlendiriyor, işte görüntü budur, birtakım şeylerin görüntüyle anlatılması vs. Benim oralardan öğrendiğim, duygulu olmaktan kaçınmadır. Duygulu olursan birtakım şeyleri keşfedemezsin. Kapatma, açık kalsın ama orada da objektif olmaya çalış. Öyle bir görsel hassasiyet oluştu bende, yoksa fotoğraf çekemiyorum.

MEHDİ ÖZTÜRK: Empatiden bahsediyordunuz, en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de siz ‘empati’ deyince şekillendi. Kendinizi direkt fotoğrafın içinde görüyor gibi olmanız…

O.H.: Vallahi iyi ki keşfettin, ben bunu düşünmemiştim.

E.B.: Mesela O An’daki fotoğrafları nasıl seçiyorsunuz? O An fotoğraflarının kitabını da yaptınız. Bunları da siz mi seçtiniz?

O.H.: Evet, iki tane çıktı, üçüncüsünü istiyorlar bakalım, inşallah. Öncesinde programın prodüktörü Bahar Ünsal arkadaşımız seçiyordu. Son yıllarda ben seçiyorum.

E.B.: Kitaptakileri de onunla birlikte mi seçmiştiniz?

gezgindergi-roportaj-oguz-haksever (3)

O.H.: Kitabı NTV Yayınları’ndaki editör arkadaşlara biz bunlar bunlar dedik, ilk kitabın çıkacağı âna kadar beş bine yakın fotoğraf yayımlamıştık televizyonda. Bunların 128 tanesi ilk kitapta çıktı. Biz eledik, hatta epey uğraştık, onlar içinden seçtiler. Onlar istediler ki bütün dünyayı kavrayan bir albüm olsun. Doğudan, batıdan Türkiye’den şuradan buradan… Bahar ayrılınca iş bana kaldı. Kulakları çınlasın, işime geldi. O bir fotoğraf seçiyor, onun da kendine göre bir bakış açısı vardır. Olaylar, tabiat, öyküler ve spor illâki bir mozaik oluşturacak. Tabii ki çok müthiş fotoğraflar seçti, duygu içerikli olağanüstü şeyler yakaladı. Onun seçtiğini ben belki seçmezdim sonra bir döndüm baktım o fotoğraf kitaba da girdi. Haiti’de bir çocuk bir pirzolayı kapmış kaçıyor. Ben olsam belki seçmezdim; flu bir fotoğraf, düşünün yani. Ama çok büyük etki etti o fotoğraf. Şimdi işime geliyor. Tabii ondan da öğrendim bazı şeyleri. Neden bakıyorum hemen onun ilhamı geliyor hemen bir not at bir tarafa. Ama yine de o kaygıları taşıyorum. Bir seçiyorsun bir bakıyorsun kelle kelle kelle gidiyor. Bir de öyle bir kaygımız var. Yatay, dikey, yatay, dikey veya dikey, yatay. Dikey fotoğraf çok az oluyor. Fotoğraf bende duyguyu uyandırdığı anda onu kapıp kenara koyuyorum, dolayısıyla yazması kolay oluyor. Ama Bahar’ın verdiklerini alıp koridorlara çıkardım. Şimdi benim oda patron dahil herkesin önünden geçtiği bir yer. Orada bir tip, eli kafasında fotoğrafın şekli gözünün önünde dolanıyor. Herkes anlıyor ki Oğuz abi o an düşünüyor.

Asıl abone olduğumuz ajans AP. Çok kıvrandık ettik, bir türlü olmamıştı. AFP’yle de bir deneme yapıyorduk, henüz anlaşma olmamıştı sırf O An’lar için belki girecekti. Ne oldu bilmiyorum şimdi O An’lara ara verdik. Yeni dönemde başlayacak mı başlamayacak mı bilmiyorum. İki ajans var elimizin altında hatta Reuters da var. Bu üçünden oturup seçiyorum. Zevkli, güzel bir iş fotoğraf seçmek. Ama benim gibi zaman fakiri olursanız da meşakkatli bir iş. Mesela haftada bir yayımlamaya başladığımdan beri cuma günleri kâbus. Gecenin ikisinde seslendirmeyi bitirmiş olarak, prodüktör arkadaşımıza ‘al bunları cumartesiye saat kaçaysa hazırla’ diye çekip gidiyorum. O da zorlanıyor, ben de zorlanıyorum. Ama gidiyoruz çünkü eteğimize yapışan bir izleyici kitlesi var. NTVMSNBC’de de Canon’un sponsor olduğu çok güzel proje hayata geçirildi, belki bir-iki eksiklikleri var o fotoğraf geçişleri mesela ama yine de çok güzel.

M.Ö.: Fotoğraf okumasının Türkiye’de çok nadir yapılan bir iş olması gibi bir durum var. Aslında siz Türkiye’de önemli bir adım atmış oluyorsunuz. Ders olarak da müfredata girdi bildiğim kadarıyla, bazı üniversitelerde bir hoca sadece fotoğraf okuma eğitimi veriyor.

O.H.: O biraz belki teknik bir şeydir. Ama ben de bazen o tekniği açıklamak zorunda kalıyorum.

M.Ö.: Aslına bakılırsa teknik kısmı çok önemli değil ama sizin anlattığınız o iki hikâyenin yakalanma, duygunun pekiştirilme kısmı çok daha değerli, asıl önemli kısım bu.

O.H.: Önsöze de yazmıştım. Bu işte bir büyü var mı yok mu sınırında dolanıyorum. Nasıl oluyor o kadar güzel insanlar üzerinde etki uyandırıyor fotoğraf…

E.B.: Yıllarınızı, içeriğinde video olan haberlerle geçirdiniz. Televizyondaydınız ve televizyondaki haberlerin tamamına yakını video içerikli. O görselin video olan kısmında çalıştınız ve onunla ilgili de Türkiye’de ‘çok iyi’ dediğiniz insanlar Mehmet Ali Birand, Mithat Bereket, Tayfun Talipoğlu, Ali Kırca gibi isimler. Bunlardan bahsederken hepsinde haberciliğin yanına bir cümle olarak ya da bir kelime olarak şöyle bir şey koymuşsunuz: Haberin görüntüsünü çok iyi seçerlerdi, arazide o görüntüyü çok iyi yakalarlardı vs. Ama bir yandan da şöyle bir şey var: “O An” çok da uzun sürmeyen, toplamda beş dakika içerisinde birçoğu o günün dahi olmayan fotoğrafları üzerinde anlatıyordunuz ve inanılmaz bir etki uyandırıyordunuz. Türkiye’de fotoğrafçıların hemen hemen hepsinin bir şekilde kitabını, programını takip ettiği –şahsen ben büyük bir zevkle takip ediyorum– ve fotoğrafçılar arasında fotoğraf okumasına kapı açması gibi bir etkisi var. Video ile hazırlanmış, yani görsel anlamdaki haberciliğin onca görselle yapamadığı şeyi bir fotoğrafın bu kadar kısa sürede böyle bir etkiyi yaratmasını neye bağlıyorsunuz?

O.H.: Belki de durağanlığı. Yani her şey bir yerde buluşuyor sanki. Işık, ışık zerreleri, ifade, kompozisyon… Şimdi şöyle diyebilirim fotoğraf herhalde hayatın desenleri, yaşamın oluşturduğu desenler. Yani bunda sürrealist bir ressamın çizmesi gibi desenler de var, bir gerçekçi ressamın çizmesi gibi de, Renuar havası da var yani bir bakıyorsun bir doğa fotoğrafı bir empresyonist bir tablo sanki. Nasıl oldu, bir şeyleriyle mi oynadılar, hayır. Öbür türlü gözünüzün önünde akıp gidiyor ve siz zaten ona baktığınız zaman o akıntıya kapılıp gidiyorsunuz. Ama fotoğrafta ‘bir dakika dur hele’ havası var. Bunu zaman zaman bazı O An’lara da yazdım: Hayatın deseni. Şu elinizi şuraya koydunuz biraz önce böyleydi. Buradan buraya gelirken hayatın bir deseni oluşmuş. Güzel bir desen ama onu kaçırdık. Kamerada olduğu zaman o kaçar gider. Yani onu düşünüyorum hep öyle. Onu gözü görmek o anı yakalamak. Dilimlenmiş ama sonsuz incelikte bir albümü yaşıyoruz. Onların birini alıyorsun bir kenara koyuyorsun, sonsuz sayıdaki hareketlerden bir tanesi. Büyülü bir şey…

M.Ö.: Muhteşem bir tanımdı bu.

E.B.: O An hikâyelerini kendiniz yazıyorsunuz . Bu hikâyelerde gerçekçilik ne orandadır? Sadece yerini ve fotoğrafçısını biliyorsunuz. Geri kalan her şey sizin tarafınızdan hikâye edilmiş midir yoksa olayın hikâyeleri üzerinden mi bir şey çıkarıyorsunuz?

O.H.: Çoğunlukla yöntemim şudur: Ya sonunda ya başında ya ortasında, ama genellikle başında veya sonunda hikâyeyi anlatırım. Sonunda olmasını bazen tercih ederim. Neden? Pat diye ‘bunun bir de böyle bir yanı olabilir’i insanlara anlatmak. Mutlaka gerçek hikâyesini insana anlatmak isterim. Hiç unutmuyorum –keşke o fotoğrafı bulup yayımlasanız–National Geographic dergisinde amorf görünen bir şey ama baktığınızda karşınıza gerçekten bir desen çıkıyor. Şöyle bir şey yazdım: Tanrı katında toplantı, dünya hali, melekler veya neyse. Tanrı’nın katında olayı anlatıyorlar şöyle oldu böyle oldu, bir sürü sıkıcı konu. Hani toplantı sırasında biri, dinlerken karalar ya sağı solu, işte ben de onu Tanrı’nın önündeki karalaması olarak tanıttım. O ne biliyor musunuz? Bir mikroskop altındaki bakteriler: Bir damla suyun içindeki hayat.

Düşünebiliyor musunuz? Kusura bakmayın bazen uçuyorum ama bir gün bir toplantıda biri bana ‘korkma, uçmak iyidir’ dedi. Hakikaten bazen ‘saçmalama Oğuz, izleyiciye nasıl anlatacaksın’ diyorum ama bizim gibi insanların haberci olacak, objektif olacak gibi belli kriterleri olsa da ortada bir okyanusvar ve sen açılıyorsun. O da ayrı bir terapi aslında. O kadar kafamı patlatıyorum. Sonuçta ‘aferin bana’ diyorum.

M.Ö.: Duygusal bir serbest bırakım söz konusu…

O.H.: Evet.

E.B.: Habercilerin üreticilikleri kreatif anlamda üreticilik değil de olan şeyin üzerinden işlemek oluyor ama bu direkt kreatif anlamda da bir alan açıyor insana galiba. Haberciler kalıplar içerisinde duygularını bir tarafa koymak istiyor. Oysa burada direkt duygunuzu ortaya koyduğunuzda muhteşem bir şey çıkıyor.

O.H.: Evet, bu size bir avantaj, bir farklılık katıyor; ayrı bir yaşam sandığı yani. Biraz içine giriyorsunuz, rahatlıyorsunuz.

E.B.: O An’ın bu farklılığı içerisinde bir kere etkileyici bir ses tonunuz var. Sizce sesinizin O An’ın üzerinde etkisi var mıdır ve siz bunu bilinçli bir şekilde kullanıyor musunuz?

O.H.: Kendimi bırakıyorum. Yayın haberciliğinin görsel ve sözel yayının insanlara kazandırdığı –daha doğrusu belirli bir tecrübeye ulaşırsanız kazandığınız– çok enteresan bir şey var. Anında redaksiyon yapabiliyorsunuz. Mesela haberlerde de ben bazen bir-iki kere yayında oldum, bir-iki kere kendi kendime kalmışım. Çoğunlukla kendi sunuşlarımı kendim hazırlarım veya önümde bir sunuş olur –artık o raddeye geldik– bakarım söylerim, promptera pek sağdık kalmam. Promptercıların en gıcık olduğu adam benim ama severler, ayrı bir mesele (gülüşmeler). Bir yayında bir haberde promptera sadık kaldım yok o öyle değil mesela neydi II. Dünya Savaşı’nın bitişi Avrupa’da anıldı, kutlandı vs. Durdum, hayır o öyle değil, II. Dünya Savaşı Avrupa’da bitmedi, Almanya teslim oldu ama savaş Pasifik’te devam etti dedim. Arkadaşım bilmiyordu herhalde, II. Dünya Savaşı’nın Almanya’nın teslim olmasıyla bitti zannediyordu.

Seslendirmede de aynı şey var, anında redaksiyon. Dönüp ‘bu vurgu olmadı, dur bunu istemez, böyle olmalı’. Veya yanlış vurguladım, tekrar seslendiririm. Canlı olduğu zaman orada olan oluyor zaten. Yani ses bir araç, o önemli bir aletim. Bir başka aracım da, duygumu veya istenen duyguyu sesime yansıtabilmek.

E.B.: O An’la ilgili sohbet uzadıkça uzar. Çünkü bir fotoğrafı bir ânı anlatırken bile bir sürü dakikalar harcayabiliyorsunuz. Kısıtlı vaktin içerisinde iki farklı konudan iki soru sormak istiyorum. Biri çok daha özel, hayatınızla ilgili. Diğeri bir gezi sorusu. Fakat bundan önce, bir haberci olarak –ki birçok haberci, gazeteci ya da başka isimle konuştuğumuz zaman ‘bu hayatta çalışmak istediğim iki adamdan bir tanesi’ olarak bahsediyorlar– Türkiye’deki foto-muhabirliğine nasıl bakıyorsunuz? Türkiye’de fotoğraf muhabirliğinin bir geleceği var mı ya da layıkıyla yapılıyor mu, ne âlemde bu iş sizce?

O.H.: Foto-muhabirliğini çok iyi bilirim. Çok iyi arkadaşlarımız var. Editörlerde, fotoğrafları seçenlerde bir sorun var diyeyim. Bir iş çıktığında bana foto-muhabir meslektaşlarım hem ajanslardaki hem gazetelerdeki fotoğraflarını yolluyorlar. Onların zihinlerindeki albümlerine baktığımda çok başarılılar fakat gazetelere bakıyorum, tipik cumhurbaşkanı veya başbakan, bir ortamda el sıkışanlar; son derece klişe fotoğraflarla yetiniyorlar. Çok travmatik bir olay olacak ki ancak orada onun büyük fotoğrafını koyuyorlar. Halbuki fotoğraf yağıyor. Yurt dışındaki gazetelere bakıyorum, evet; internet sitelerine bakıyorum, evet. Yani fotoğraf olmasa haber siteleri büyük sıkıntı çekerler. O Anl’arı NTVMSNBC’ye koyduk. Geldi arkadaşlar dediler ki “Oğuz abi, ortalama kalış süresini biliyor musunuz: Elli dakika!” Çok önemli bir şey ve hâlâ çok güzel çalışmalar geliyor ama gazetede niye göremiyoruz bilmiyorum. Editörler mi hatalı veya biraz gevşemişler mi, yoksa izleyici mi bilmem hangi mankenin frikiğini, selülitini görmek istiyor? Editörler aşamasında, fotoğraf seçme yetkisine sahip kişilerde bir sorun var diye düşünüyorum. Çünkü biliyorum. Adını vermeyeyim; çok başarılı ve çok tecrübeli bir parlamento foto-muhabiri vardır, hakikaten adını duyunca selam çakarım içimden, ‘bana fotoğraf yolla’ derim. Niye? Çoğu kullanılmamış ama o kadar güzel şeyler ki! Parlamento orası yahu, meclis kupkuru bir ortam sanırsınız ama orası insan dolu, müthiş şeyler çıkıyor. O gazete o foto-muhabirinden özel bir sayı çıkarır. Türkiye’nin tarihine dair, hayatın desenlerinden oluşan bir albüm çıkar oradan.

E.B.: Burada yaratıcı olmaktan mı korkuyor acaba editörler? Yani genellikle şöyle düşünürüm: Foto-muhabir arkadaşlarla karşılaştığımız bazı ortamlarda –bizim sonuçta branşımız farklı ama bazı lansmanlarda kesişiriz– genellikle gelirler, çalışırlar bir sürü güzel fotoğraf çekerler, en son şöyle derler: “Şurada iki-üç ‘garanti kare’ alayım.” ‘Garanti kareler’ de demin bahsettiğiniz gülerken, tokalaşırken çekilmiş kareler. Siyasilerin ya da önemli kişilerin daha insani hallerdeki fotoğrafları çekildiği zaman hemen bir asistanın gelip “ya o fotoğrafları girmesek aman ha” demesi de korkutuyor mu acaba?

O.H.: Tabii çok içinde olmadığım için ben biraz hariçten gazel okudum şimdi ama birebir kendileriyle konuştuğum kadarını biliyorum. Onun arkasında çok dertli bir ur var.

M.Ö.: Sonuçta bunun arka planında gerçekten ciddi baskılar altında yaşadıkları kesin. Suya sabuna dokunmamak zorundalar, kimseyi rahatsız etmemek zorundalar. Şöyle düşünün, Tayyip Erdoğan’ın yüzü bozuk ağzı bozuk bir fotoğrafını çekmek rahatsızlık verici.

O.H.: Ama şöyle söyleyeyim, Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafçısı olan arkadaşımızın harika fotoğrafları var. Hatırlıyor musunuz Tayyip Erdoğan’ın bir bakkalda şöyle oturmuş bir fotoğrafı var, esnaf gibi. Bu foto-muhabir biraz daha rahat ama öteki öyle değil, yine garantiyi almak zorunda. O fotoğraf ödül aldı ben de yayımladım. Mesela Kılıçdaroğlu’nun grupta nefis bir fotoğrafı var (AA). Bende  bazı duygular uyandırdı, yazdım yayımladım. Niye gazeteler onu girmez, ben anlamıyorum.

E.B.: Gezmeyi sever misiniz yoksa işten eve, evden işe; oturmaya bayılırım mı dersiniz? Biz baktık ki günlük hayatta otobüsleri, vapurları kullanmanız; Kadıköy’de rastlanmanız hayatın çokça içinde olduğunuzu gösteriyor. O zaman gezmeyi de seversiniz diye tahmin ediyorum.

O.H.: Emin değilim. Şöyle ki, vaktim olmuyor. Öylesine yoruluyorum ki. Önceden zaten meslek olarak çok gezdim ben ama şu son zamanlarda şöyle kafa dengimle, ailemle vs. gezmeye bayılıyorum. Neresi olursa olsun, hiç önemli değil, çünkü gittiğin her yerde farklı bir şeyler görebiliyorsun. Fakat gezmek deyince iş nedeniyle bir yere gitmekle birbirinin içine girdi artık galiba. Onları bir ayırabilsem ikisini; bu iş, bu da keyif için, ama tam yapamıyorum. Şimdi önümde bir iş var, orada belki olur. Bir Avrupa turu yapacağız galiba ana-oğul-baba. Biraz klişe bir güzergâh ama Viyana-Prag-Berlin-Brüksel-Paris’i arabayla gezeceğiz.

E.B: Klişe güzergâh ifadesini bir kenara bırakıyorum çünkü siz neresi olursa gezmeyi seviyorsunuz ya bence de klişe bir güzergâh yok. Çünkü sizin gezdiğinizle benim gezdiğim, Mehdi Bey’in gezdiğiyle bir başkasının gediği farklı şeyler. Siz orda başka bir şey görürsünüz ben başka bir şey görürüm ama bahsettiğiniz güzergâh o kadar dolu ki her birimiz mutlaka başka bir şey göreceğiz.

O.H.: Ve arabayla gideceğimiz için özellikle içinde yaşamak istedik.

E.B.: Çok gezdiğiniz bir meslek hayatınız oldu. Hiç unutamadığınız bir anınız var mıdır? Şuradaydık ve şöyle oldu diyeceğiniz bir anınız?

O.H.: Habur Sınır Kapısı’ndaydık, Körfez Savaşı sırasında. Irak’a gidip geliyoruz falan. Irak’tan kaçış vardı. İnsanların oradaki kamptaki halleri ve otobüse binerken birbirlerini ezmeleri, neredeyse birbirlerini öldürmeleri… Çok yaşadım fakat şimdi aklıma gelen bu oldu, yoksa çok var. O görüntü gözümün önünden gitmeyen manzaralardan biridir.

E.B. ve M.Ö.: Çok teşekkür ederiz.

Bu yazı 2012 yılının Eylül ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 67. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir