Süleymaniye Medresesi

  • TARİH: 21 Nisan 2013 12:25

Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan Süleymaniye Külliyesinin en büyük birimlerinden biri olan  Süleymaniye Medresesi’nin  inşası külliyeyle birlikte 1557’de tamamlanır. Yapıldığı dönemden kısa bir süre sonra medresenin de içinde bulunduğu külliye; İstanbul siluetinin en önemli öğelerinden olan cami ile birlikte, İstanbul ileri gelenlerinin de rağbet  ettiği  sosyal ve kültürel bir merkez  haline gelir.

suleymaniyemedresesi7

Yazı: Olgun Temiz Fotoğraflar: Zeynep Azize Su

Babası Yavuz Sultan Selim adına Yenibahçe’de bir medrese yaptıran  Kanuni Sultan Süleyman, Sonra da 1544’de Şehzâde Mehmed için bir medrese açtırır. Fakat Osmanlı Devleti’nin en ileri durumundaki müessesesi “Süleymaniye Medresesi olur. Özellikle ordunun, tabib, cerrah, mühendis ihtiyacını göz önünde tutan Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul’daki Süleymaniye Camii yanında bir Tıp Medresesi, Dârüşşifâ, Riyâzıyât (Matematik)  öğrenimine mahsus dört medrese, bir Dârü’l-Hadis ve bir Tetimme tesis eder.

Medreseler, caminin doğu ve batı yönlerinde, dış avlu duvarlarına paralel olarak uzanır. Batı yönünde Evvel Medresesi, Sani Medresesi, Sıbyan Mektebi ve Tıp Medresesi, doğu yönünde ise Rabi Medresesi ve Salis Medresesi yer alır. Darülhadis Medresesi ise caminin kıble yönünde ve İstanbul Üniversitesi bahçe duvarına paralel olarak uzanır. Rabi Medresesi ile Darülhadis Medresesi`nin kesiştikleri kavşağın karşısında ise külliyenin hamamı vardır. Daha önce atölye olarak da kullanılan hamam, 1980`de restore edilmiştir..

Fatih Sultan Mehmed’in Sahn-ı Semân Medreseleri; Tefsir, Fıkıh, Kelâm, ve Arap dili üzerine eğitim veren bir ilahiyat ya da Arap Edebiyatı Fakültesi hüviyetindeydi. Henüz pozitif bilimlerden olan Tıp ve Riyâziyat (Matematik) Fakülteleri yoktu. Bu ihtiyaçlar  göz önünde bulundurularak  mevcuda ek olarak; Tıp, Riyâziye Fakülteleriyle bir de Darü’l-Hadis isimli medreseler yapılır.

suleymaniyemedresesi5

Öte yandan  Fatih Sultan Mehmed'in yaptırmış olduğu sahn medreseleri dini ilmler ve edebiyat derslerine hasredilmiş olmasına rağmen talebeler, ilk ve orta öğrenimlerinde mühendislik astronomi ve hesap derslerini gördüklerinden bu tür  fen bilimlerine  aşinadırlar. Bu nedenle bu medreselerin çekirdek kadrosunu Fatih Semaniye Medresesi mezunu hocalar oluşturur.

İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine kurulu olan Süleymaniye Medresesi’nde haftada dört gün ders okutulurdu. Her medresenin talebelerinin yatıp kalkması için hücre denen  odaları olurdu. Talebelere günde iki defa yemek verilirdi. Kendi döneminde gerek  riyaziye ve  diğer pozitif bilimlerin öğretildiği dört medresenin  gerekse tıp medresesi müderrisinin yevmiyeleri altmışar akçeydi.  Darülhadis müderrisliği ise en yüksek müderrislik kabul edildiği için müderrisine günde yüz akçe verilirdi.

suleymaniyemedresesi6

Süleymaniye Külliyesinin bünyesindeki bu dört medrese doğrudan doğruya riyaziye  (matematik) eğitimi için yapıldığından,  Hariç ve dahil derslerini görmüş olan herhangi  bir öğrenci hukuk, ilahiyat ve edebiyat Fakültesi olan sahan-ı seman medreselerine girmeyip; riyaziyat ve tıp fakültesi derslerini takip etmek için mûsıla-ı Süleymaniye denilen medreselere devam edebilirdi. Burayı bitirdikten sonra ise  Sahn-ı Süleymaniye denilen medresede yükseköğrenim görürdü.

suleymaniyemedresesi3

Sahn-ı Seman veya Sahn-ı Süleymaniye'yi bitiren bir talebe diplomasını (icazet) aldıktan sonra mülâzım adını alır ve kazasker defterine kaydolup sırasını beklerdi. Buna “nevbet” denilirdi. Bundan sonra müderrislik veya kadılıktan  hangisini isterse tercihini yapabilirdi.

Eğer mülâzım, müderrislik isterse yirmi akçe ile hâriç müderrisliğine tayin edilirdi. Terfi yoluyla sahn müderrisliğine kadar yükselebilen mülazım,  birkaç önemli aşamadan sonra yüksek öğrenim talebesine profesör olabilirdi. Derslerini verip  mülâzım olan bir talebe, kadılık veya müderrislik yapmak istemezse  askerî sınıfa geçme hakkına da sahipti. Bu durumda Süleymaniye Medreselerinden mezun olmasının hatırına kendisine yirmi bin akçelik zeamet verilirdi.

 

Bu yazı 2010 yılının Ocak ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 35. sayısından alınmıştır.
Görüntüleme Sayısı: 99





Ad