Cumartesi , 18 Kasım 2017
Anasayfa » KÜLTÜR » Torosların Gölgesindeki İnsanlar: Avşar Elleri

Torosların Gölgesindeki İnsanlar: Avşar Elleri

Yazı ve Fotoğraflar: Hayrettin Oğuz

Erciyes’i aşıp sol tarafa baktığınızda başta Bakır Dağları olmak üzere Toroslar’ın kokusu gelir yadınıza. Tepelerdeki alaca karlar, kuruyan boğazınıza buz gibi suları hatırlatırken, havanın berraklığı Toroslar’ın serinliğini yanaklarınızda ve saçlarınızda hissettirir. Yaylalardan gelen çiçek kokuları rüzgarla koşuştururken, sevdalı bulutlar tarlalarda çalışan köylülere gölgelik olur. Her baktığınız yönden bir koyun sürüsü gelir artık çobanlar kaval çalmasa da. Bugünün çobanları da ellerinde cep telefonu veya küçük bir radyo öyle güdüyorlar koyunlarını. Türkü çığırmak yerine türkü dinliyorlar. Oysa ki daha birkaç on yıl önce insanlar, bir çoban kavalının sesiyle bozkırla bütünleşirdi. Çocukluğumda sadece çoban kavalının sesi değil, çobanların yanık sesleri bilmeden ama hissederek gönül gözümüzü doldururdu. Şimdi Toroslar’ın eteklerinde bile koyunlar cep telefonlarından dinlenen “popüler müzikleri” dinliyorlar..

Arabamız Erciyesten Toroslara doğru yol alırken içinden geçtiğimiz avşar köyleri bize Dadaloğlu’nu hatırlattı sanki sesini, feryadını, avazını duyarcasına.Kalktı göç eyledi avşar elleri Aşıp aşıp giden eller bizimdir Arap atlar da yakın eder yırağı Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.

Muharrem ustanın bu bozlağı yorumunu görseydi Dadaloğlu ne hissederdi ne düşünürdü bilinmez. Ama Dadaloğlunu ve feryadını yüreğinde hissetmeyen de bu bozlağı böylesine okuyamazdı zaten. Dadaloğlu ile Muharrem Ertaş’ın kesiştiği mekan Kırşehir. Kırşehir-Kaman bölgesine sürgün gönderilen Dadaloğlu (bir rivayete göre Kaman’da da vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir) bugün Kırşehir yöresinde Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş, Hacı Taşan ve pek çok usta tarafından seslendirilen bozlakların, ağıtların ve türkülerin kaynak kişisidir.

Develi yolundan Tomarza yoluna saptıktan sonra artık göreceğiniz köylerin önemli bir bölümü avşar köyleridir ve bundan dolayı da avşar ellerine geldik diyebilirsiniz. Oğuzların en kalabalık boyu diyebileceğimiz Avşarların Kayseri’de yerleştiği alanlar çok fazla olmakla birlikte, özellikle Erciyes ile Toroslar arasındaki bölgede daha yoğundurlar. Belki de “ferman padişahın dağlar bizimdir” diyen Dadaloğlu’nun dağları yurt olarak sahiplenişini buralarda aramak gerekir. Neden dağ dendiğinde Avşarlar, Avşar dendiğinde dağlar akla gelir bunu soruyoruz yolda denk geldiğimiz Osman emmiye. “Düzde yurt vermemişler, tarlamız tapanımız olmamış biz de dağları mesken tutmuşuz oğul” diyerek, tarihsel anlamdaki bir hakikati de ifade etmiş oluyor.Gerçekten de şu veya bu sebepten dolayı Avşarların yerleşik hayata geçmeleri sıkıntılı olaylar sonucunda gerçekleşmiştir.

Avşarlar gönlü ve yüreği yanık insanlar. Şu veya bu gerekçe ile sürekli bir sürgün ve göç hali yaşamışlar.Hatta bazıları şimdi bizi konar görseniz de bizim gönlümüz hala göçeredir oğul diyerek dağlara doğru bakmaya devam ediyor. Avşarlar o kadar sıkıntı yaşamış ki; kimi zaman yerleri yurtları alınıp başka muhacirlere verilmiş, kimi zaman da sayıca kalabalık olmalarından dolayı zorunlu göçlere tabi tutulmuşlar. Belki de bunun için ozanı, ağıtçısı, şairi, duygulu insanı çoktur Avşarların. Çocukluğumda benim köyümde de ağıt yakanlar avşarlardı. Rahmetli Babam dedesinden dinlediği Dadaloğlu ile Tülek Hasan Ağa’nın hikayelerini anlatırdı bize Ağa Gelin ağıtını dinlerken. Arabın köyü civarında Çapanoğulları ile olan kavgadan söz ederdi. “Yiğit adammış derdi Dadaloğlu, gelmiş ve bizi sıkıştıran zalimlere karşı kendisi de mazlum olduğu için Tülek Hasan Ağa ile bir olmuş buraları korumuşlar derdi. Dadaloğlu sürgününde Kırşehir Kaman ve Çiçekdağı bölgesine sürgün edilen Avşarların önemli bir kısmı da benim doğduğum İbikli köyü başta olmak üzere, Demirli ve Hacıahmetli köyünde idi. Çocukluğum, yöresel ismiyle  Ataşoğlu olarak bilinen ozanın ağıtlarını ve şiirlerini dinlemekle geçti.

Dağ ile insan arasındaki ortak paydaya misal olarak gösterilecek insanların başında muhtemelen avşarlar gelir.  Karacaoğlan da bir şiirinde bizim görüşümüzü teyid eder:

Ali dağı, Erciyes’in eteği Yiğitler yatağı, sümbül biteği Yüce tepelerin avşar yatağı Burcu burcu kokar gülün erciyes

Şiiri okurken Dadaloğlu’nun Erciyes ile Toroslar arasındaki bölgeye neden Avşar elleri dediğini daha iyi anlıyorsunuz.

Selam verdiğimiz her köyde özden gelen bir selam alış ve hemen misafir etme iştiyakını görüyoruz. En azından bir katık ikram edelim diyor yaşlı amcalar. Oturduğumuz çay ocaklarında içtiğimiz çaylara kahvenin radyosunda gelen türküler karışıyor. Ve en azından buradaki radyoda hala türküler dinleniyor diyecekken Abdullah amca eskiden kahvelerimizde de ozanlarımız çalar çığırırlardı şimdi kalmadı kimse oğlum diyerek hayıflanıyor. Belli ki yaşı itibariyle gönlünde ve kulağında çok ozan avazı var.

Yol boyu Toroslar ile Erciyesin arasında ortasını Zamantı ırmağının böldüğü alabildiğine düz bir bozkır var.  Toroslara doğru yaklaştıkça sıklaşan ağaç sayısı size bir ormanın da kokusunu ulaştırır. Tarlalarda seyrek aralıklarla birbirlerine bakan tek ağaçlar adeta geçmişten bir sohbeti sürdürmeye devam ediyorlar.

Köylerde karşılaştığımız yaşlı amca ve nenelerimize sürgün hikayelerini sorduğumuzda kesinlikle çekingen davranıyorlar ve genellikle “Oğlum onlar eskide  kalmış  bilecaanda nörecaan “ diyerek geçiştiriyorlar. Ama yine de içlerinde bu konuyla ilgili çok şeyler var bunu dağlara ve ufuklara dalan bakışlarından hissedebiliyorsunuz. Amacımız Dadaloğlu’nun ruhunun gezdiği bu insanlardan birkaç  ağıt, birkaç hikaye veya şiir dinleyebilmek.  Çevrede Avşar olmayanlar arasındaki söylentilerle ilgili fikirlerini sorduğumuzda Ahmet emmi “ yurdumuzdan sürgün ettiler yurdumuzu almaya çabaladık, malımızı mülkümüzü talan ettiler biz de dağlara çıkıp yeniden malımızı mülkümüzü almaya çalıştık. Bunun adı hırsızlıksa hırsızlık, arsızlıksa arsızlık oğul” dedi. Dadaloğlu’nun:

“Emek verip yaptırdığım odalar Korkarım ki düşman gelir yurt olur”

beyitini hatırlatarak Yusuf paşanın hikayesini anlattı bölük pörçük. Aksine biz kimsenin malını çalmadık, bizim yurtlarımızı, odalarımızı elimizden aldılar, bizi bilinmedik yurtlara sürdüler diye de ilave etti.

Manalı manalı gülüştük. Göçebelikten yerleşikliğe  geçişte bu bilincin sürmesi çok önemli. Ayşe neneye takılıyoruz ama ağzından laf almak ne mümkün. Fotoğrafta çektirmiyor. Biz de latifeler yaparak tehdit ediyoruz, Çerkez annelerimiz nenelerimiz fotoğraf çekmemize  izin veriyorlar diyoruz. İmalı imalı bakıyor bize “ biz Çerkezlerle artık bacı gardaşık garışmayın girmeyin aramıza” diyor gülümseyerek. Bari diyoruz şu ağıtın hikayesini anlatın. Bir Çerkez vefat etmiş bir avşar da Çerkez komşusu için ağıt yakmış. Ağıtın hikayesini onun ağzından dinleyemedik ama bugün Çerkezlerin de gülümseyerek anlattıkları hikaye şöyle. Aynı köyde (yakın köy de olabilir) yaşayan Çerkezlerden birisi vefat etmiş. Tabii olarak da Avşar komşuları cenazeye taziyeye gelmişler. Avşarların çok iyi ağıt yaktığını bilen oradaki Çerkezler, kendi cenazeleri için de ağıt yakmasını istemişler Avşar bir teyzeden. Bunun üzerine Avşar teyze başlamış ağıtını yakmaya:

Ne deyim de ne söyleyim Ölen benim olmayınca Birer ikişer tükenir mi Onar yüzer ölmeyince

Zamantı’nın buz gibi suyundan içerek büyüyen bu insanların eskileri hatırlamamak istemesi çok tabii. Rakka sürgünü başta olmak üzere ömürleri göçebeliğin yersizliğin ve yurtsuzluğun verdiği sıkıntılarla geçmiş bu insanların. Dolayısıyla ezilmişliklerini, garipliklerini türkülerle, bozlaklarla, ağıtlarla tevarüs ettirmeyi sürdürüyorlar. Kendilerine çoğu zaman “öylesine” verilmiş toprakları yurt etmişler, bozkırı yeşertmişler. Karlı dağların rüzgarlarına karışan avazları ekinlerine adeta bereket getiriyor.

Kışları köylerine çekilen bu insanlar, yaz geldiğinde Berçin yaylası başta olmak üzere çevredeki yaylaları dolduruyorlar. Ama artık çoğunluk sadece hayvanlarını otlatmak için çıkmıyor yaylalara. Onlar da yerleşik hayatın zorunlu sonucu olarak alışkanlıklarını da bırakmayarak yazın o bunaltıcı sıcaklarında, Torosların buz gibi suyunu içmek, serin rüzgarlarına sinelerini vermek için mutlaka yaylalara çıkıyorlar.

Avşar ağıtları. Yanık sinelerin tecellileri. Sarıkamıştan Yemene kadar her cephede savaşan askerlerinden de gururla bahseden Avşarlar, bugün artık sembol olmuş ve anonimleşmiş ağıtlarını, dertlerinin ve sızılarının anlaşılması olarak da görüyorlar.

Torosların, Berçin Yaylasının, Bakır Dağlarının, Tahtalı dağlarının ve Avşar ellerinin buz gibi havasını, insanın ruhunu serinleten rüzgarını, kekik ve keven kokan bozkırını arkamızda bırakırken yazımızı Fatma nenenin vefat eden eşi Hössük için yaktığı ağıtla bitirelim:

Gayseri’yi isder göğnüm Yollar gar olursa olsun Çekerim dulluh gahrını O da zor olursa olsuñ

Ehmed’e emanat atmış Ehmed bana töbe bahmaz Serbes yat eşim serbes yat Avrad ölür evden çıkmaz

Geder Memmed’e söylerim Değirmenlik evde galdı Güz gününün mehricanı Ilk eveli beni çaldı

Sohunun dibine vardım Urhuye’ye car eyledim Çalı beri geçinceğaz Hössük deyi el eyledim

Çalmış çalmış gavralamış Hac’Omar’ın yahasını Hasan bulmuş kohuluyor Tırpanının tohasını

Ağlaman gızlar ağlaman Turabı da size yeter Emmine bebek emmine Evlad gırar önüm’atar

Ha gelmezsen gardaşlarım Ben de tezzek deşiririm Çıkmam guzularım çıkmam Oğsüz aşı bişiririm

Ben Memmed’den hicaplandım Yudum sürüyü sürüyü Yoruldum eşim yoruldum Ahır kürüyü kürüyü

Torosların Gölgesindeki İnsanlar: Avşar Elleri – Bu yazı 2012 yılının Mart ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 61. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI

Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir