Anasayfa » KÜLTÜR » Tunus’da Bir Osmanlı
gezgindergi-kultur-tunustabirosmanli

Tunus’da Bir Osmanlı

30 Mayıs – 3 Haziran tarihleri arasında Tunus da bir bienal düzenlendi. 16 Akdeniz ülkesinden 43 sanatçının katıldığı “AKDENİZ ÜLKELERİ PLASTİK SANATLAR BİENALİ” . Türkiye’yi değerli fotoğraf sanatçımız Halit Ömer Camcı ile birlikte temsil ettik. Bu üçüncü Tunus ziyaretimdi. Daha önce çeşitli sanat faaliyetleri için burada bulunmuştum. Bu ziyaretlerden birinde Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu, Füsun İhsanoğlu ve Mehmed Temimi bey ile birlikte Tunuslu bir Osmanlı olan Sayın Ahmed Al Djellouci (Jaluli) Bey’i evinde ziyaret etmiştik. Al Jaluli beyin şahsından, yaşadığı evinden ve Osmanlılara olan muhabbetinden son derece etkilenmiştim. Bu seyahatimde de onu ziyaret etmeyi çok istedim. Fakat adresini yanıma almadığımı fark ettim. Ancak kendileri sergimizin açılışına teşrif ettiler. Katılımcılara verilen onur belgesini de onun elinden almak nasip oldu. Halit Ömer bey kardeşim ile birlikte bu önemli şahsiyeti ve yaşadığı evi GEZGİN okurlarına tanıtmayı arzuladık. Ahmed Al Jaluli bey de bunu memnuniyetle karşıladı ve bizi evine davet etti. Gerçi merhum Barış Manço onu bir televizyon programında Türk seyircilerine kısaca tanıtmıştı. Biz daha detayları ile özellikle yaşadığı evi tanıtmaya gayret edeceğiz.

Yazı: Hikmet Barutçugil Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı

Sayın Ahmed Al Djellouci, son Osmanlı İmtiyazlı Beyi’nin torunu. Osmanlı olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Bunu başındaki fesi, asaleti, tavırları ve kıyafeti ile de kanıtlıyor. Özel koleksiyonunda Osmanlı sultanlarından verilmiş liyakat nişanları, albümler, fermanlar, kitaplar var. Osmanlı olmak ile Osmanlı İmparatorluğu’ndan olmak arasında ne gibi bir bağlantı var? Yani biz Osmanlıyız demek doğru olur mu? sorusuna verdiği cevap:

“Bakın, önemli bir konuya değindiniz. Fransa’yı da yüzyıllarca Burbonlar yönetti ama Fransızlara Burbon diyemeyiz öyle değil mi? Osmanlı olmak Osmanoğlu ailesinden gelmek demektir. Yani o dönemde imparatorluğu yöneten aileden gelmek demektir. Ama bu kavram biraz karışıktır. Mesela bakın siz Türksünüz ama Osmanlı İmparatorluğundan geliyorsunuz o zaman Osmanlı mısınız?

Çok somut bir örnek vereyim: Son Halife Abdülmecit’in çocukları Fransa’ya yerleşmişti. Yanılmıyorsam 1951de ilk kez karşı karşıya geldik onlarla. Toplanmaları zor olmuştu. Keza Abdülhamit’in de çocukları dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmıştı. Bilirsiniz onlar da geldi. Hala bir kısmıyla görüşürüz. Mesela birinin nüfus kâğıdında Ekrem Osmanlı yazıyordu. İşte ancak o aile Osmanlı adını kullanabilir. Biz Türk aileleriyiz.” dedi ve sözlerine şöyle devam etti. “Şimdi biraz aile yadigarlarımızı göstereyim size isterseniz. Bu saat Sultan Reşad’a ait. Üzerindeki rakamlar Arap değil Hint rakamlarıdır. Görüyorsunuz değil mi? Ama ilginçtir ki Türklerle Hintliler aynı rakamları kullandıklarından dolayı burada bu rakamlara Türk rakamları denilmektedir. Bu tuğrada ise Osmanlıca Reşad İbn-i Abdülmecit yazar. Reşad İbn-i Abdülmecit. Yani aslında Abdülmecit’in oğlu Reşad yazmaktadır. Buradaysa sadece Abdülmecit ‘in tuğrası vardır. Gördüğünüz gibi babası da bahsedilmiyor. Tuğralar hepsi birbirine benziyor. Ama okunduğunda farklı olduklarını görebilirsiniz. Bakın bunun tarihi 1268 yazıyor. Hicri tabiî ki. Bunlar çok değerli eserlerdir. Osmanlı sultanlığından sonra tabii ki hatıralar dışında pek bir şey kalmadı bizlerde. Bu birkaç saati ısrarla gösteriyorsam anılarının bizi taa Türkiye’ye kadar götürmesinden kaynaklanıyor. Şurada bir tane daha var, hemen onu da göstereyim. Bakın bunların tamamı elmas ve pırlantalarla süslüdür, mine üzerine. Maddi değerlerinin çok yüksek olmaları bir yana, manevi değerleri paha biçilemez bizim için. Bakın burada bir tane daha var. Burada bunun içindeyse babamın resmi bulunur. Tabii resmi kıyafetiyle gördüğünüz gibi. Bu da büyükbabam. Bu resimde Tunus beylerinin o dönemde nasıl giyindiklerini görebilirsiniz. Bakın babam da burada.“

Burada gördüğmüz iftihar nişanı Osmanlılar zamanında sadece Tunus beylerine verilen bir imtiyaz. Tabi sadece Tunus beyine takma hakkı verilmiş olan bir imtiyaz nişanı. O dönemde mısırda bile yok, yalnız Tunusta. imtiyazlı iftihar nişanını elime aldığımda göğsümü gere gere ben de Osmanlının torunuyum diye iftihar etim. Şu anda ben sayın Ahmed Djellouci beyin de tasdikiyle gerçek bir Osmanlı gibi oldum. Elimde Tunus‘un iftihar nişanı ile gerçek bir Osmanlı gibiyim. Tunus beyliğinin iftihar nişanını üzerinde tam 200 elmas var. Günümüzün başbakanı devrin sadrazamlarının taktığı en büyük liyakad nişanı bu. Burada iftihar nişanı. Ayrıca nişan sadece tek başlına anlam ifade etmiyor. Renkler ve kordonun şekli çok önemli. Osmanlı Sultanlığı‘nda burası kırmızı yanları yeşil ince çizgiler de geçermiş. Oysa Tunus beyliğinde tam tersi ortada yeşil yanlarda kırmızı çizgiler var tek farkı bu. Ama iftihar nişanı en büyük riyakad nişanı.

Ahmed Djellouci bey Tunus beyliğinden kalma alışkanlıklarını unutmamış. Hala gerçek bir Osmanlı Türk‘ü gibi yaşamını sürdürüyor. Tunus’ta kendimi tarihim ile o kadar birleşmiş hissettim ki, sanki çoktandır görmediğim bir aile üyesi ile tekrar karşılaşmış gibi oldum. Ahmed bey’i Türkiye’ye davet ettim. “-Evet ülkenize Kültür bakanınız tarafından davet edilme şerefine nail oldum. Gerçekten benimle çok ilgilendiler. Buradan sizin aracılığınızla kendilerine teşekkür etmek isterim. Bize Dolma bahçe Sarayı‘nı gezdirdi. Orada Abdülmecid’in tablosu önünde fotoğraf çektirdim. Bizim aile o önemden beri Abdülmecit’le aynı nesbiye.“

Evini gezerken bir ara kendimi sanki Osman Hamdi beyin tablolarında dolaşıyormuş gibi hissettim. Çok güzel duyguydu bu. Zaten eski Tunus’un dar sokakları, tumeller üzerindeki süslü odalar, sanki zaman tüneli içindeki labirentler gibi. Her an karşınıza ihtişamlı eski bir kapı çıkıyor.O kapının ardında, hayal gücünüzü zorlayan iç içe güzeliklerin var olduğunu düşünmek masal gibi bir şey. Zaten, eski Tunus şehrindeki mimari miras, UNESCO’nun dünya mirası listesine aldığı bu şehrin halkı için gurur kaynağıdır. Bu miras geçmiş ile geleceğin arasındaki bir bağ olup Tunus mimari zevkinin özelliklerini taşıyan sokak, cadde ve binaların üzerinde hala belirgin bir iz bırakan derin tarihin olaylarıyla bezenmiş bir hatıradır.

Bu eski şehrin en ünlü mimari eserleri arasında konaklar ve evler gelmektedir. Evlerin arasında en ünlü olanı Al Jaluli evidir.

‘Al Ghani’ Caddesi’nde bulunan yolu geçer geçmez karşımıza girişi sarı ahşaptan yapılmış ve siyah çivilerle süslenmiş Al Jaluli Sarayı’nın ön cephesi belirir. O döneme ait yeni icat edilmiş ve gözde Türk üslubu ile resmedilmiştir. Kapı üzerinde açılan ufak bir pencere bulunmakta ve etrafında ‘Al Kiddal’ taşından yapılmış bir çerçeve vardır. Bu ilk çerçevenin etrafından ‘Al Harj’ taşından yapılan ikinci bir çerçeve geçmektedir. Bu giriş bizi boyutları düzgün olmayan bir yola götürür. Girişin üzeri birbiriyle kesişmiş kare şeklinde olan kubbelerle kapatılmıştır. Girişten sonraki yolun evin içinde önemli bir yeri vardır, zira evdeki hava boşluklarını birbirine bağlar ve aile hayatının özelliklerini koruyan önemli bir faktördür. Bu yol, Muhammed Mustafa Bayram’ın ‘Safvat-ul İtibar’ isimli kitabında da tanımlandığı gibi geniş olmasından dolayı bu yolun görevinin sundurmanın görevinden farklı olduğunu göz önüne alarak, bu yolun evin kalbi yani, merkezi olduğunu göstermektedir. Hemen sağ duvarda altı minareli, Sultan Ahmet Camiini temsil eden büyük boy bir çini tablo bulunmaktadır.

Al Jaluli evinde, ‘Al Deriba’ (yolun) bu kapıdan girilen büyük ev ile bu giriş kapısının solundan bir merdivenle çıkılan üst katı birbirine bağlamaktadır. Bu merdivenler bizi üstü açık ve demir parmaklıklarla kapalı olan yukarıdaki avluya götürmektedir. Yan odaların başında “portal” diye tabir edilen kare şeklinde mermer korkuluklara dayanmış ve bunlar da İtalya’nın Karara fabrikalarından getirilmiş mermer sütunlara dayalı cilalanmış ahşap tavanları olan veya halk diliyle adına “derbuz” denilen yapıt mevcuttur. Avlunun duvarları Avrupa’dan getirilen mermer özel bir malzemeyle sıvanmıştır. Burada yeşil ve sarı renklerini görüyoruz.

Bu kattaki tek oda avluya bakan güney cephede bulunmaktadır. Avlunun önünde yer alan yan kanatlarda ise yataklar vardır. Üzerlerinde ceviz ağacından yapılan bazıları koni şeklinde diğerleri ise bitki ve hayvan figürlerinden oluşan motifler bulunmaktadır. Hepsi sarı ve yeşil gibi renklerle boyanmış ve kırmızı kadifeden yapılmış perdelerle süslenmiştir. Bu boşluğa ‘Hanut Hijam’ denir. Bu sarayda dikkat çeken olay, her dört odanın kendine has geometrik özellikleri ve süsleme tarzlarının olmasıdır. Biraz önce bahsettiğimiz batı odasının tam karşısında bulunan ve ‘Al Diwani’ isimini taşıyan salona gidiyoruz. Bu yeni icat edilmiş ve daha önce 17. yüzyıl evlerinde bulunmayan bir gelenek olup, Avrupa misafir salonlarını büyük ölçüde taklit etmektedir. Aynı evin içinde oda mimarisindeki bu çifte standartçılık ilk etapta özellikle oda mimarisinde ve genellikle apartman mimarisinde alışılmış geleneksel türden yavaş yavaş uzaklaşmayı göstermektedir.

İkinci olarak ta modernleşme, yenileşme ve 18. yüzyılın sonunda Barok sanatının yayılmasıyla çığ gibi büyüyen özellikle İtalyan batı tarzından etkilenmeye doğru yeni bir trend ortaya çıkmaktaydı. Bu odada daha önce görülen iç bölmeler yoktur. İçi basit bir şekilde planlanmıştır. Bu geniş salon Avrupa stiliyle süslenmiştir. Hal böyleyken, yukarıdaki duvarın kalan bölümleri geleneksel Fas Endülüs stilinde modern nakışlardan oluşan bir kireç çerçeve taşımaktadır. ‘Malti Tavanı’ ismiyle anılan tahta ve yumuşak tavan, salondaki nesnelerin arasındaki en güzel ve süslemeli faktörlerden birisidir.

Al Jaluli evi, 18. yüzyılda, yani, Tunus mimari sanatında İtalyan etkilerinin görülmesinden önce inşa edilmiştir. O zamandan beri bu ev, Al Hafsi döneminin ve Türk Endülüs etkilerinden esinlenmiş mimar ruhundan alınmış etkiyi muhafaza etmiştir. Bu ev Tunus mimarisinde kullanılan ve Tunus sanatkarlarının elleri ve fikirleri sonucu yerel aletlerle ortaya çıkan seramik örnekleri ve süslemeleriyle asil bir Tunus örneği teşkil etmektedir. Böylece uyum sadece evle mimari ortam arasında değil, evle şehrin ekonomik sistemi arasında da gerçekleşmiş oldu. Jaluli evini Tunus’un diğer ünlü evlerinden ayıran özellik, evin o zamanki sahibi olan Mahmut Al Jaluli, evi tamir etmeye karar verdiğinde aynı malzemeyi kullanarak eski şekline sadık kalmayı ve dekorasyon figürlerini koruma altına almasıdır. Sadece mobilyalarda yenilikler olmuştur. Mahmut Al Jaluli savaş filosunun inşası için Hamuda Paşa Al Husaini tarafından özel bir temsilci olarak Malta’da iki yıl ve Londra’da uzun bir süre kalmak üzere gönderilmişti. Tunus’a geri döndüğünde bu güne kadar evde bulunan mobilyalardan Batı tesirlerinden etkilendiğini görmek mümkündür. Bu ev, ev halkının faaliyetleri ve çalışmalarından dolayı yeniliklere açık olmuştur. Onlar 1909 yılından beri ilk modern ulaşım araçlarını kullananların başında geliyorlar.

Bugün Jaluli Evi bu ailenin ve 18. yüzyıldan beri Tunus şehrindeki hayatın canlı bir hatırasıdır. Sidi Ahmet Jaluli’nin sayesinde toplanan ve korunan kitap, nadir belge ve yazmaların tercüme ettiği bir hatıradır bu. Sidi Ahmet Jaluli’nin ailenin tarihi hakkında sahip olduğu derin bilgi ve kültür sayesinde, bu evin ve sahiplerinin Tunus medeniyeti üzerinde bıraktığı izler belirgin bir boyut kazanmıştır.

Tunus’da Bir Osmanlı – Bu yazı, Gezgin dergisinin 2008 yılının Ağustos sayısında yayımlanmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir