Anasayfa » KELİMLER VE SEYAHAT » Yaklaşan büyük yıldönümü II
topkapisarayi-yaklasan-yildonumu-gezgindergi

Yaklaşan büyük yıldönümü II

İstanbul’un beşyüzüncü yıldönümünü hakkıyla kutlayabilmek için bütün bir fikir ve sanat çalışmasına ihtiyacımız vardır. Geçen makalemde de söylediğim gibi, bu yıldönümünü sadece fetih asrı içinde görmemelidir. Öyle yaparsak hadiseyi küçültür, bir iki abide ile beş on kitap ve birkaç yarı resmi nutukta kalırız. O yazımda da söylediğim gibi bu beşyüzüncü yıldönümü, Türk İstanbul’un muhtelif çehrelerini vermeli ve bu suretle yarattığımız medeniyetin en güzel, en sağlam taraflarıyla bizi dünyaya bir daha tanıtmalıdır. Böyle bir teşebbüste her alandaki tarihi çalışmaların büyük hissesi olacaktır.

Şüphesiz bu çalışmaların en büyük kısmı, fetih tarihi ve Fatih devri üzerinde olacaktır. Büyük ordunun İstanbul’u muhasarası, fetih günlerinin hadiseleri, son hücum, Akşemseddin’in duası elbette ki bütün bir destandır ve teganni edilmelidir. Bunun yanıbaşında Fatih’in hüviyetini meydana çıkaracak etüdler yapılmalı, İstanbul’u iskana sarfedilen gayretler, ilk tesis edilen mahalleler, çoğunu semt ve mahalle adlarıyla tanıdığımız Türk İstanbul’un ilk büyük hemşehrilerinin hayat ve eserleri, hayrat ve külliyeleri layıkıyla tanıtılmalıdır. Fatih’ten Ahmet Paşa’ya, Mercimek Ahmed’den Sinan Paşa’ya kadar bütün şairler ve nasirler yeni baştan ta’b edilmelidir. Nitekim Fatih Divanı, Edebiyat Fakültelerince ve Tarih Kurumunca hazırlanmaktadır. Bunlar gibi Yavuz Sultan’dan başlayarak bütün fetih ordusu etrafındaki menkıbeler toplanmalı, halk itikadına geçmiş gelenekler tesbit edilmeli, nihayet fetih ordusu şehitlerinin şuradaki, buradaki mezarları, bir daha herhangi bir imar fikrine feda edilmeyecek şekilde ve milletimize kanları pahasına yaptırdıkları hizmete layık bir surette tamir edilmeli, hülasa bu otuz sene, ilk bakışta göze çarpacak gibi meydana çıkarılmalıdır. Bu çalışmanın mühim bir kısmı da şehrin kendisine ait olmalıdır.

istanbul-yaklasan-yildonumu-gezgindergi

Fatih, İstanbul’u aldığı zaman, İstanbul, muhteşem mazili surlarının çevrelediği ve henüz ayakta duran abidelerinin şurada burada adeta bir nirengi taşı gibi yükseldiği geniş ve nüfusca fakir bir harabe idi.

Bizans, 1204’teki Latin istilası ve yağmasından sonra bir türlü ayağa kalkamamış, kemirici bir nebat gibi her tarafına sarılan ve bütün usaresini emen Latin istismarı, Balkanlardaki kavmi hareketler, onları karşılamak için tedbir alırken Adalar Denizi’nde, şimdiki Yunanistan havalisinde yer yer verdiği tavizat onu küçülttükçe küçültmüş, nihayet donanmasını Haliç’te bile tutmak hakkından mahrum, surlarının dışındaki hakimiyet iddiası sadece sözden ibaret, küçük bağcılıkla ve mazi mirası bir iki sanatla geçinir mahalli bir teşekkül haline gelmişti.

Şark’tan bir yangın kıvılcımı gibi Rumeli’ye atılan Türk fütuhatı, hakikatte bu iktisadi istilaya ve kavimler anarşisine karşı bu toprakların kurtuluşunu getiren bir hareketti. Şarki Roma imparatorlarının tacını ve şark kilisesi’nin gurur ve ihtişamını gittikçe ağır bir yük gbii taşıyan şehir için ise sonuna doğru tek ümid çaresi olmuştu.

Türk zaferiyle kadim şehir birdenbire belini doğrultur. Geniş hinterlandına kapılarını açar. Muazzam bir imparatorluğun iktisadi hareketi, bütün kara ve deniz yollarından bir altın kasırgası gibi ona akmaya başlar. Birdenbire herşey değişir. Eski ağaç yeşerir; asırlık surların içinde yeni bir hayat fışkırır. Son ustalarını, son gramercileri ve belağatcileriyle beraber Venedik’e ve İtalyan şehirlerine fetihten çok evvel kaçırmış olan şehir, birdenbire yeni bir teolojinin, yeni bir mistiğin, yeni bir estetiğin doğuşunu görür. Yeni yapılmış medreselerde başka meseleler münakaşa edilir, surların üstünde başka şarkılar çağırılır. Fetih ordusunun ganimet beşiklerinde zafer çelengi annelerden doğan çocukları, büyüdükleri zaman medreselerde okurlar, bu şarkıları öğrenirler, küçük tekkelerde kervan ayağıyla Anadolu’dan, o zaman İstanbul’a nazaran çok Türk olan Rumeli şehirlerinden, Dağıstan’dan, Horasan’dan gelmiş Mevlevilerden feragatin, teslimiyetin, imanın büyük tecrübesini öğrenirler. Suyu çekilmiş değirmene benzeyen pazarlarda Asya, en renkli, en göz alıcı, zarif ve ahenkli mallarını satmağa başlar.

yaklasan-yildonumu-gezgindergi (1)

Fatih öldüğü zaman, İstanbul her akşam, başında kandil yanan şehit türbeleriyle, evliyalarıyla, tekkeleriyle, medreseleriyle, camileriyle, küçük ve tahta mescidlerinin minarelerinden bugünün beş vaktinde yükselen ezan seslerinin etrafında toplanmış mahalleleriyle tam bir Türk şehriydi.

Sonra Bayezid devri ve Hayreddin gelir. Bize mahsus olan bu hayatın alınlığını yapar. Alınlık, mabedin kendi değildir. Fakat ondan ilk görünen şeydir. Ve hususiyle mimariyi idare eder. İstanbul’da ikinci Bayezid devrinde çok kesif, Buhara, Taşkent, Tebriz kadar bizim, milli bir hayat vardı. Hayreddin’le başlayan mimari bu hayatın güzellikle ilk büyük tebcili oldu. İstanbul birdenbire bu mimari sayesinde Yakın Şark’ın Edirne, Bursa gibi şehirleri arasına girdi.

Fatih devri, tabir caizse, İstanbul’a taşınma ve yerleşme devrimizdir. İkinci Bayezid devri Türk mimarisinin ve şehirciliğinin, dini ve tasavvufi hareketlerin bu yerleşmeyi tamamladığı zamandır. Onun için bu devrin de ayrıca tetkiki lazımdır.

Üçüncü etüd merhalesi olarak Sinan’la başlayan devir gelir. Kanuni ve halefleri zamanındaki İstanbul ve Boğaziçi, bütün tesisleri ve abideleriyle ortaya konmalıdır. Sinan’ı tanımak, yaratıcı devrinde İmparatorluğu bilmektir. Kanuni devrindeki İstanbul onaltıncı asır Avrupa’sının en nizamlı, topluluk hayatının şartlarına en uygun şehridir. Bunu meydana çıkartmamız lazımdır.

yaklasan-yildonumu-gezgindergi (2)

Nihayet İstanbul’daki Türk medeniyetinin asıl kıvamını bulduğu asra, mimarlıkta 1. Ahmed Cami’yle başlayan ve Üsküdar’daki Valide-i Cedid Cami’inin muhteşem akşam namesiyle kapanan o sade üslup, zevk ve duygu, onyedinci asra, bize şiirde Nefi’den sonra Neşati ve Naili’yi veren, musikide Itri’nin eserini hediye eden büyük ve verimli asra geliriz.

Boğaziçi bu devirde bir yaşama üslubu olmaya başlamıştır. Bütün onyedinci asır boyunca türk zevki olgunluk çağını yaşar. Fakat bilhassa sonuna doğru İstanbul bu zevkin tam kıvamını bulur.

Bu asrın İstanbul’unu da muhtelif sanatlar tarihinin, monografilerin meydana çıkarılması lazımdır. Böylece Fatih, Bayezid devirleri, Sinan zamanı, onyedinci asır, onsekizinci asır, üçüncü Selim zamanının kısa rönesansı ve onun kanlı bir zeyli olan İkinci Mahmud zamanı, Tanzimat’ın modaları tetkik edilmeli, İstanbul’un bu beş asır içindeki türlü çehreleri meydana çıkarılmalıdır.

Ayrıca vakfiyeler neşredilmeli, üzerinde terkibi araştırmalar yapılmalı, ahiret endişesiyle dünyanın dedelerimizin ruhunda nasıl birleştirildiği gösterilmelidir.

Her şehre hüviyetini katan büyük şehirliler vardır. İstanbul’un büyük hemşehrileri de tespit edilmeli, hayatları, eserleri araştırılmalı, Selim Ağa kütüphanesi, Şemsi Paşa külliyesi gibi büyük mimari eserleri için monografiler hazırlamalıdır.

Bizim bir şeye saplanmak gibi fena bir huyumuz vardır. Eskiden dünya fani, ahiret baki derdik. Şimdi başka şeyler öğrendik; dünya yuvarlaktır, Sinan büyük mimardır, Barbaros denizcidir. İyi amma dört yüz sene deniz muhaberesi yaparız, en aşağı yüz büyük mimarımız vardır; onlar? İstanbul’un beşyüzüncü yıldönümünü kutlarken bu saplanmışlara nihayet vermeli, tarihimizi bir bütün olarak almayı öğrenmelidir.

Şehrin büyük hemşehrilerinden bahsettim. Sırası gelmişken son zamanda moda olan acayip bir fetişizmden de bahsedeyim. Şimdi, elimize geçen mezar taşlarını müzelere taşıyor, mezarı da yol yapıyor, yahut izsiz bırakıyoruz. Yoksa eski Mısır gibi ruhun, adla beraber mezar taşında yaşadığına mı inanıyoruz? Bu mezar meselesi de ayrıca halledilmeli, cedlerin taşları kendi kemileri üzerinde ve kemikleri de gömüldükleri yerde rahatça kalabilmesi için ne yapılmak lazımsa yapılmalı.

Fakat bununla da kalamayız. Topkapı Sarayında veya başka bir yerde tam bir yazı koleksiyonu behemehal açılmalıdır. Ve ayrıca bir yazı, tezhib, ciltçilik, minyatürcülük tarihimiz hazırlanmalıdır. Nihayet en mühimmine, en büyüğüne geliyorum. Bizde belki de mimari kadar ehemmiyetli bir sanat olan ve milli dehayı zannettiğimizden çok fazla aksettiren alaturka musikinin tam bir diskoteğini yapmamız lazımdır. Türk İstanbul’un beşyüzüncü yıldönümünde, dünya, beş asır Boğaz sularına akseden bu musikiyi bütün eb’ad ve kudretiyle tanımak fırsatını ve imkanını bulmalıdır.

Cumhuriyet, 28 Ağustos 1946 – Kaynak: Yaşadığım Gibi / Dergah Yayınları / s. 171

Yaklaşan büyük yıldönümü II  – Bu yazı, 2008 yılının Mayıs ayında yayınlanan Gezgin dergisinin 16. sayısından alınmıştır.

Yazar : GEZGİN YAZAR

GEZGİN YAZAR
Türkiye'nin Gezi, Seyahat ve Fotoğraf Dergisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir