Anasayfa » DÜNYA » Yürüyen Budalalar ile Şîrâz ve Yezd
gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (1)

Yürüyen Budalalar ile Şîrâz ve Yezd

Yolum İran’a Doğru

Yazı: Yeşim Çoruh & Halil Çelik  – Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı

Sırasıyla Edirne, İznik, Bursa, Konya, Trabzon, Bosna-Hersek, Kars, İzmir, Kayseri, Kapadokya, Kosova, Makedonya, Sivas, Mardin, Diyarbekir ve Van’a tertip ettiğimiz on üç seyahatin ardından, İran’ın medeniyet taşıyıcısı üç şehrini, Şiraz, Yezd ve İsfahan’ı kapsayacak bir seyahat tertip etmeye karar vermiştik. Yürüyen Budalalar olarak. Öyle ki, Anadolu’da ziyaret ettiğimiz her şehrin İran’a bakan bir yönü olduğunu fark etmiştik seyahatlerimiz esnasında. Dahası Hint’in, İran’ın, Güney Kafkasya’nın, Anadolu’nun, Rumeli’nin bir bütünlük içinde olduğunun farkındaydık.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (7)

İpek Yolu’nun kadîm zamanlarda birbirine bağladığı şehirlerin coğrafyasıydı bu. Belh’ten Konya’ya uzanan Mevlânâ’nın, hikâyesi dillerden dillere anlatılan Âşık Garib’in coğrafyasıydı. Evet… Bizim coğrafyamıza doğru, içimize, kendimize doğru bir seyahat bekliyordu bizi… Hüsrev Hatemî’nin, “Aşık Garip Coğrafyası” isimli şiirini okumuştuk seyahate çıkmadan evvel:

“Seni çok az düşünmeye and içmeliyim;
Düşünmek seni, ölümü mûnisleştirir, Güller
açılmağa başlar ardarda.
Ama Versailles bahçelerinde değil,
Hindibalı, ısırganlı yollarda…

Seni düşünmek bir konser başlatır o anda,
Ama öyle siyah papyonlu bir virtüöz değil,
Kunduraları tozlu, bakışları dalgın,
Kamburlaşmış kır saçlı bir tanbûri,
Yakıcı nağmeler koşturur yüreğimde…

Kola değil çay içmektir seni düşünmek, Seni
düşünmek Erzurum, Tebriz, Tiflis; Yani Aşık
Garip coğrafyası.”

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (27)

Hüsrev Hatemî, dedelerimizin, ninelerimizin dillerinde dolaşan, tabiî bir şekilde İstanbul ile İsfahân’ın, Halep ile Tebriz’in, Bursa ile Bağdat’ın birlikte zikrettiği hikayelerden biri olan “Tebrizli Aşık Gârib ile Tiflisli Şahsenem” in hikâyesinin coğrafyasına güzelleme yapıyordu şiirinde. Biz de o coğrafyaya çevirdik yönümüzü… Farsça’nın, dolayısıyla Türkçe’nin, Firdevsî’nin, Mevlânâ’nın, Sâdî’nin, Hâfız-i Şîrâzî’nin, hâliyle Yahya Kemal’in, Ömer Hayyam’ın, Fahreddin Irakî’nin, Feridüddin Attar’ın, Nizamî’nin ve hatta Fuzuli’nin, Büyük Selçuklular’ın, Zerdüştlük’ün, Avesta’nın, Zaloğlu Rüstem’in, Simurg’un, Hasan Sabbah’ın, Malikşah’ın, pembe incili kaftanın, Şah İsmail Hatayî’nin, Humeyni’nin, Şiiliğin, nargilenin, çayın, safranın, Nevrûz’un, Muharrem’in, Şîrâz halılarının, İsfahân Makamı’nın, santurun, setarın, tarın, Mohsen Namcû’nun, Mecîd Mecîdî’nin, Azerîler’in, Belûcîler’in, Kürtler’in, Gilakîler’in, Araplar’ın, Türkmenler’in coğrafyasına, tasavvufun, irfanın ve sanatın coğrafyasına… Bizim coğrafyamıza…

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (23)

Yönümüzü çevirdik çevirmesine de… Önyargıların ülkesi İran’a gidiyorduk ve Muharrem ayına denk geliyordu seyahatimizin tarihi… Hâl böyleyken, artık duymaya iyice alıştığımız peşin hüküm cümleleri, tepkiler, sorular da geldi ardı ardına yakın – uzak çevremizden… “Ne işiniz var İran’da?”… “Aman başınıza bir iş gelmesin orada”… “Muharrem ayında bir Sünnî için oralar güvenli midir acaba?”… “Gidecek başka yer bulamadınız mı koca dünyada?” vs vs… Aralık ayında Kars’a ve Sivas’a giderken de, 1 Mayıs’ta Diyarbekir’e doğru yola çıktığımızda da benzeri tepkiler almıştık zamanında… “Hava soğuk olmaz mıydı? Olaylar çıkmaz mı oralarda?”… Sivas’ı, Kars’ı meşhur soğuklarıyla tanımamız gerektiğini düşünüyorduk; Diyarbekir’in Taksim’den daha tehlikeli olamayacağı kanaatindeydik.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (5)

Bize tanıtılan İran’dan ziyade, var olan İran’ı tanımaya gidiyorduk.. İnsanın bilmediğini, tanımadığını sev(e)meyeceği gerçeğinden hareket ediyorduk. Ziyaretimizin Muharrem ayına denk gelmesinin heyecanıyla hazırlıklarımızı artan bir coşkuyla sürdürdük…

Yürüyen Budalalar’ın her seyahati için yapılan hazırlıklar bu seyahat için de yapıldı: Seyahatten aylar evvel İran ve İran’da ziyaret edilecek şehirler ile ilgili okumalara başlandı. Ziyaret edilecek şehirlere dair coğrafya, tarih, dil, din, siyaset, edebiyat, gelenek, âdet, sanat, müzik, mutfak vb konularda sayısız paylaşım yapıldı grup içinde. İran’ın değişik bölgelerini ve değişik dönemlerini yansıtacak 71 şarkı derlenerek, “Yolum İran’a Doğru” isimli bir seyahat albümü oluşturuldu. Seyahat albümünde yer alan şarkıların anlaşılması / anlamlandırılması için aslen İsfehânlı olan İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Fars Dili ve Edebiyatı Bölümü hocalarından Maryam Ghrakhânî Hanımefendi ve oğlu Omîd Haghighat’ın samimi, sıcak ve hakikatli yardımları alınarak, albümde yer alan eserler kelime kelime, Türkçe’ye tercüme edildi. Eserlerin İran folklorunda, kültüründe, tarihinde kapladığı yerler anlaşılmaya çalışıldı ve bu çalışmalar yaklaşık 400 sayfalık bir seyahat kitabında bir araya getirildi.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (28)

Bütün bu hazırlıkların içinde olan toplam 16 kişiyle, Yürüyen Budalalar’ı oluşturararak yollara revân olduk: Ali Çelik, Ata Türkoğlu, Cemil Ozan Soydemir, Ebru Sevinç, Erhan Arslan, Halil Çelik, Halit Ömer Camcı, İbrahim Hakkı Engül, Murat Satır, Mustafa Günalp Çil, Yasemin Çoruh, Yeşim Çoruh Çalışkan, Zehra Çakıltaş, Zuhal Navruz, Selma Çetinkaya, Türkan Aydın Ay.

I. Gün (Şîrâz)

Istanbul Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan Tahran’ın uluslararası uçuşlarının yapıldığı İmam Humeyni Havalanı’na bir gece uçuşu ile başladı yolculuğumuz. Tahran’a indikten sonra 45 dakikalık bir transferle iç hat uçuşlarının yapıldığı Mehrabad Havalimanı’na geçtik. Kahvaltı… Kısa bir rötar derken Aseman Havayolları ile Şiraz Havalimanı’na vardık. Şiraz Havaalanı’nda kıyafetlerimizi değiştirecektik.

Şiraz’da “turkuaz” kıyafetlerimiz ile bulunmak istedik. Zira “turkuaz” kelimesi her ne kadar Batı lisanlarında “Türk rengi” mânâsına gelse de, kelimenin menşei İran coğrafyasına ve Farsça’daki “firûz” ve “firûze” kelimelerine dayanıyordu. “Firûze” o kadar tesirli bir kelimeydi ki, Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe’de ortak kullanım bulmuştu kendine. Farsça’da hem “pîrûz hem de “fîrûz olarak “muzaffer, bahtiyar, mutlu” mânâlarında kullanılır kelime. Türkçe’de ise “firûz”, “mesut, mutlu, sevinçli, ferah, uğurlu, iyi bahtlı” mânâlarına gelir. Kürtçe mânâsı ise “kutlu, mübarek, kutsal”dır.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (10)

İran coğrafyasında, Nişabur yakınlarında çıkarılan mavi renkli bir taş olan fîrûzenin ölümü önlediğine, taşıyanı koruduğuna, şans getireceğine inanılırdı. Büyük Doğu’da. Öyle ki fîrûze süslü bir atın binicisinin attan düşse dahi ölmeyeceğine inanırlardı halk arasında. Fîrûze rengin takı, silah, savaş kıyafetleri ve at koşum takımlarına tılsım amaçlı uygulanması yaygın bir gelenekti. Bu yüzden Orta Asya’dan Kuzey Afrika ve Rumeli’ne uzanan coğrafyada yer alan şehirlerde camiler, medreseler, kamu binaları, evler vb bu manevî kıymeti olan fîrûze ile tezyin edilmişti.

İpek Yolu ticaretinde, Türkler İran fîrûzesini satın alıp Avrupa’ya satmış ve böylece “fîrûze”, Batı dillerine “Türk rengi” olarak girmişti: Turquoise (Fransızca ve İngilizce), turchese (İtalyanca), türkis (Almanca), turquesa (İspanyolca ve Portekizce), turkos (İsveççe), turkoois (Danca), turkoosi (Fince) gibi…

Bu ortak kıymet ve hatıraya hürmeten Yürüyen Budalalar olarak Şîrâz’ı “turkuaz” renklerle ziyaret etmek istedik.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (11)

Seyahat öncesinde Özcan Yurdalan’ın Sarı Otobüs yazılarını okumuştuk, havaalanında bizi bekleyen sarı bir otobüsle karşılaşınca, binlerce kilometre uzaklıkta tanıdık bir yüzle karşılaşmış gibi olduk. Sarı bir otobüs, şoförümüz Mücteba ve rehberimiz Omid Haghighat ile beraber geçirecektik önümüzdeki dört günü…

Turkuaz kıyafetlerimizle bindiğimiz sarı otobüsümüz ile yaklaşık 70 km.lik bir yolculuğun ardından, ilk olarak Büyük Pers İmparatorluğu’nun başşehri, Akamenidler’in tören merkezi olan Persepolis antik şehrine ulaştık. MÖ. 6 asırda Pers kralı Darius (Dara) tarafından kurulan şehre İranlılar Taht-ı Cemşîd diyorlar. Böyle bir şehrin, İran mitolojisinde 700 – 1000 sene arasında yaşadığına inanılan Cemşid’e ait olabileceğine inanılıyor. Tüm Milletler Kapısı, Yüz Sütunlu Salon, Apadana Sarayı, Apadana Merdivenleri, Kışlık Saray, kral mezarları ve birbirinden ilginç rölyefleri ile Persepolis antik İran dünyasının görkemini yansıtıyordu.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (6)

Persepolis yakınlarında hediyelik eşya satan mağazaların yanında, arabasının üzerinde el dokuması kilim ve halı satan, göçer Kaşkay  Türkleri ile karşılaşmak ilginç bir sürpriz oldu. Kaşkay Türkleri, yaklaşık iki milyonluk nüfusları ile hâlâ göçebe hayat formunu devam ettiren, lisanları Anadolu Türkçesi’ne Azerbaycan Türkleri’nden daha da yakın büyük bir topluluktur.

Persepolis’in ardından Zagros Dağları’nın eteklerindeki Şiraz’a dönüldü. Şehre girmek için Dervaze-i Kur’an’dan geçilmesi gerekiyordu. Dervâze-i Kur’an, Şiraz’ın Marvdaşt ve İsfahân yollarına açılan tarihî giriş kapısındır. “Dervâze”, Farsça ve Klasik Türkçe’de “kapı; şehir; şehir ve kalekapısı” mânâlarına gelir. Dervâze-i Kur’an, yaklaşık bin yıl önce inşa edilmiş, Zend hânedânından Kerim Han ise, bu binanın üst katındaki bir odaya Kur’ân-ı Kerim’den bazı bölümleri koydurmuştur. Bina ismini buradan alır. Yaygın bir inanca göre, seyahate çıkan bir yolcu bu kapının altından geçerek yola çıkarsa, kesinlikle Şiraz’a güvenli bir şekilde geri dönermiş. Yürüyen Budalalar olarak Dervaze-i Kuran’ın altından geçerek Şîrâz’a girerken, Şirazlı dostumuz Ali Ghaedi ile buluştuk. Ali ekibi şehir merkezinde yer alan harika bir İran lokantasına götürdü. Bu yemekte hem İran mutfağının leziz örnekleriyle, hem de Ali sayesinde İran insanının tarifsiz misafirperverliğiyle tanışıyorduk.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (8)

Şiraz, İran’da Zend hanedanının kısa süreli iktidar olduğu dönemde, 1750 senesinde İran’ın başşehri olmuş. Zend hanedanınından Kerim Han, Şah Abbas’ın İsfahân’da yaptığı gibi Şiraz’ı geliştirmek ve burada büyük eserler yaratmak istemiş.

Kerim Han’ın Şiraz’da yaptırdığı eserler arasında en önemlisi, 12 bin işçi çalıştırılarak inşa ettirilen, “Arg-e Kerim Han” yani Kerim Han Kalesi’dir. Kale Zend Hanedanı devrinde imparatorluğun kalbi durumundaydı.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (3)

İran’ın en güzel kapalı çarşısının yine Kerim Han tarafından yaptırılan Şiraz’daki Vekil Pazarı olduğu söylenir. Şiraz’ın Vekil Pazarı kıymetli İran halılarının, kokusu insanı kendine çeken rengarenk baharatların, yerel şekerleme ve çerezlerin, işlemeli metal eşyaların, hatem sanatıyla yapılmış ahşap eşyaların, şatafatlı kumaşların, minyatürlerin, sedefli ve firûze taşlı aynaların ve gözün alışık olmadığı nice antika eşyaların bulunabileceği bir İpekyolu çarşısıydı. Binlerce senenin ticaret geleneğini taşıyan, kendinden emin, vakûr ama bir o kadar da tevazû sahibi, kendi hâlinde esnaflar, tüccarlar rahatsız etmeden selamlıyordu gelen geçeni. Kerim Han’dan günümüze kalan egzotik atmosferli bu pazar, bir labirent gibiydi. Genellikle yolun sonunun nereye varacağını bilinmeden dolaşılacak ve kaybola kaybola yolların bulunacağı bir mekana benzeyordu pazar. Avluları, kervansarayları, hamamları ve tarihî dükkanları ile bir hayal, bir masal alemini yansıtmaktaydı. Her an bir köşeden koşturarak Sinbad çıkabilir, Alâeddin elindeki lambayı saklayarak gözden kaybolabilir, Şehrazâd ışıltılı kıyafetleriyle arz-ı endâm edebilirdi.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (2)

1773 yılında Zend’li Kerim Han tarafından yapılmış olan Vekil Camii, Kerim Han’ın hanedanının ihtişamını sergilemek için inşa ettirdiği bir başka eser. Çinileri, hatları, mukarnasları, haşmetli taç kapıları, burgulu sütûnları, her an bir başka sürprizle misafirlerini karşılayan ışık oyunları ile bir abide vücûda getirilmiş burada. İran camilerindeki geleneksel dört eyvan yerine, iyi düzenlenmiş iki büyük avlu karşılıyor misafirleri Vekil Camii’nde. Camiinin iç avlusu, harika çini işlemeli kameriye ve sundurmalarla çevrelenmiş, mihrab bölümü ise tamamen mozaikle işlenmiş ve kubbe her biri tek parça taştan kesilen 48 sütunün üzerinde yükseltilmiş. Caminin özellikle çiçek desenli çini işlemelerin çoğu, Zend döneminden sonra Kaçar döneminde yapılmış. Caminin yanında ise aynı isimle anılan büyük bir hamam yer alır.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (25)

Bahçe mimarlığı konusunda geleneği olan, özgüveni olan ve hatta diyebiliriz ki haklı bir gurura sahip bir ülke İran. Bu bahçelerden en meşhur olanına, şehrin batısında yer alan İrem Bağı’na gitmek istediysek de kapalıydı, giremedik ama Nefî’nin o meşhur gazelini anmadan da geçmedik:

“Esti nesîm-i nevbahar açıldı güller subh
dem, / Açsın bizim de gönlümüz, sakıy
medet; sun câm-ı Cem. / Erdi yine ürdibehişt,
oldu hava anber-sirişt, / Âlem behişt,
ender behişt, her gûşe bir bağ-ı irem”

“Esti bahar yeli, açıldı güller sabah vakti
/ Açsın bizim de gönlümüz, sâki medet
(yardım et); sunCem’in kadehini / Erdi yine
Nisan ayı, hava amber kokularla doldu /
Cennet içinde cennet oldu âlem ve her köşe
İrem Bağı”

Öte yandan iki büyük arifinin, iki büyük şairin doğum yeriydi Şiraz: Hafız-ı Şirazi ve Şirazlı Sadi.Vaktimizin darlığından dolayı iki şairden birini tercih etmek zorunda kalınca, aklımızda Yahya Kemal’in mısraları ile Hafız’ın kabrinin bulunduğu Hafıziyye mahallesine yöneldik.

“Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle”

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (19)

Oldukça geniş bir bahçe içerisinde, iki havuzla süslenmiş Hafız’ın Türbesi. Hüzün ve sükûta evsahipliği yapan bildiğimiz türbelerin aksine başka bir havası var türbenin. Aileler, çocuklar, nişanlı çiftler, ihtiyarlar, gençler, her yaştan, her kesimden ziyaretçiler hep bir arada Hafız’ın kabrinin başında. Kutsal kitapmışcasına, huşû içerisinde Hafız’ın gazellerini okuyarak “fal-e Hafız” tutanlar ile, Hafız’ın şiirlerinden bestelenmiş şarkıları terennüm edenlerin sesleri karışıyor birbirine.

Türbe, Kerim Han tarafından 1773 yılında Hafız’ın mezarının üzerine yerleştirilmiş. Türbenin üzerini kaplayan çini işlemeli 8 sütunlu kubbe ise 1935’te eklenmiş. Kabrin üstünde Hafız’ın şiirlerinin yazılı olduğu mermer bir lahit var. Yürüyen Budalalar, Hafız’ın kabrinde fatihalarını okuduktan sonra, Hafız’ın gazellerinden bestelenen “Ha Leylî” isimli şarkıyı, şairin kabrinin başında okudular…

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (16)

“El minneto lilleh ke der-e meykedi bâz est
Zân rû ke merâ ber der-e û rû-ye niyâz est
Hegiget, ne mecâz est, der-e meykâdi bâz est
Ke în gesse derâz est”

“Allah’a şükür ki, meyhânenin kapısı açık
O yüzden niyâz yüzüm onun kapısında
Hakikat, mecaz değil, meyhanenin kapısı açık
Ki bu hikâye uzundur, kolay bitmez”

Hemen ardından Hafız uzmanı bir üstâd tarafından Yürüyen Budalalar için “fâl-e Hafız” bakıldı. Okunan gazelin şerhi yapıldı.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (17)

Şîrâz’da vakit gece olmuştu. Bir önceki gecenin uykusuzluğu ve yorgunluğu üzerimize sinmeye başlamıştı. Ali Ghaedi, ekibin yorgunluğunu alması ve Şîraz’ın o meşhur bahçelerinin biraz olsa da anlaşılması için Yürüyen Budalalar’ı Cihânnümâ Bağı’na götürdü. Yorgunluk çaylarımızın yanında, nebat denen sarı İran şekerleri ve Ali Ghaedi’nin sunduğu İran tatlıları ayrı bir lezzet kattı. Cihannümâ Bağı, Şiraz şehrinin masalsı atmosferini biraz da bu bahçelere borçlu olduğunu düşündürdü bize.

Ertesi sabah erken saatlerde Yezd’edoğru yola çıkma niyetiyle otelimize yerleştik.

II. Gün (Yezd)

Iran gazel geleneğinin en önemli temsilcisi Hafız-ı Şirazî kabul edilir. Hafız’ın divânındaki birinci gazeli Osmanlı coğrafyasında yaşayan şairler tarafından bile ezbere bilinirdi hayali cihân değen geçmiş zamanlarda. Yürüyen Budalalar seyahatin ikinci gününe kendi hazırladıkları bir İran gömleği giyerek başlıyordu. Bu gömleğin üzerine Hafız’ın birinci gazelinin beşinci beyiti yazdırılmıştı:

“Şeb-i târîk u bîm-i movc u girdâbî
çonîn hâyil / Kocâ dânend hâl-i mâ
sebukbârân-i sâhilhâ”

“Karanlık bir gece, dalga korkusu ve
dehşetli bir girdap / Sahillerde hafif
yükleriyle yolculuk yapanlar hâlimizi
nereden bilsin”

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (15)

Hafız’ın şehri Şiraz’da geçirdiğimiz ilk günümüzden büyülenmiş hâlde gömleklerimizi giyerken, “İran’da ne işiniz var?” diye soran İstanbul’daki arkadaşlarımızı anıyorduk.

İkinci günkü rotamız Yezd şehriydi. Eksik uykumuzu yolda tamamlama niyetiyle gün ağarmadan Şiraz’dan yola çıktık. İran’ın güney-doğusunda, tarihi İpekyolu üzerinde kalan bir şehir Yezd. İran topraklarının önemli bir bölümünü kaplayan Deşt-i Kavir (Tuz Çölü) ve Deşt-i Lut’un (Kum Çölü) kesişim bölgesinde yer alan şehir, uzun yollardan gelen kervanlar için bir vaha niteliğindeydi İpek Yolu’nun işlek olduğu senelerde.

Yezd’de ilk olarak şehrin eski mahallelerinin olduğu bölümü ziyaret ettik. Eski şehir çöl kumunun sarı rengiyle uyumlu bir şekilde inşa edilmiş. Bu hâliyle, çölün içine bir bukalemun gibi uyum sağlamış. Çöle uyum sağlayan binalar inşa eden Yezd şehri sakinleri, çöl içinde yaşamanın şartlarına uyum sağlayacak başka mimarî çözümler de geliştirmişler. Şehrin su ihtiyacı yakın vakte kadar, şehrin yakınındaki Şir Kûh’tan (Şir Dağı) Yezdliler’in bir buluşu olan ve “kanat” ismi verilen yeraltı su dağıtım sistemi ile sağlanmaktaydı. 45 km uzunluğundaki bu kanat sistemi, “merkezî abanbar” denilen bir su deposunda toplanırdı.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (21)

Yezdliler’in tabiatla olan eşsiz ilişkisini anlayabileceğimiz bir diğer mimarî uygulama, çölün aşırı sıcağını soğutarak kullanma sistemi olarak tanımlayabileceğimiz “badgir”lerdir. Badgirler, çölün sıcak rüzgarını belirli bir açıyla içeri alıp, evin alt bölümlerine gelene kadar soğutan yüksek baca sistemidir.

Yezd’in bir diğer özelliği, bu şehirde çok sayıda Zerdüşt’ün yaşıyor olmasıdır. Yezd’deki ateşgede, Zerdüşt dininin en mühim ateş tapınaklarından biridir. Ayetullah Kaşkanî Caddesi’nin doğu kısmında bulunur. Binanın içinde var olan ateşin MÖ. 470 senesinden beri sönmediği söylenmektedir. Ateşgedede bulunan rahipler, badem veya kayısı odunları ile besleyerek ateşin sönmemesini sağlamakla da görevlidirler. Müzenin duvarında Zerdüşt’ün büyük boy temsili tablosu ve Zerdüştlüğün mukaddes kitabı Avesta’dan bölümler dikkati çeker. Binanın dış cephesinde ise Zerdüştlük’te yaradılıştan önce iyilik adına dünyadaki dengeyi sağladığına, yaradılışla birlikte koruyucu melek hâline dönüştüğüne inanılan Fravaşi isimli meleğin sembolü olan Faravahar yer alır.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (9)

Zerdüştlük’te ateş gibi, su, yeraltı su geçidi ve su yolu da kutsaldır. Zira Zerdüşlük’ün ortaya çıktığı toplum, bir tarım toplumudur. Ölülerin toprağı kirlettiği düşünülür. Toprak tarım toplumunun vazgeçilmezidir ve kıttır. O yüzden ölüler toprağa gömülmez, “ölüm kuleleri”ne veya diğer ismiyle “sessizlik kuleleri”ne bırakılır yırtıcı kuşlar yesin diye… Yürüyen Budalalar ikiye ayrılarak Yezd’de bulunan iki sessizlik kulesine de çıktı akşam saatlerinde..

Yezd’de bulunduğumuz gün İran’da yas ayı olan Muharrem’in ilk günüydü. Gündüz şehrin merkezinde Emir Çakmak Külliyesi’nin önünde gördüğümüz yaklaşık on metre yüksekliğindeki dev nahıl dikkatimizi çekmişti. Bu nahıl, Kerbela’da şehid edilen İmam Hüseyin’in tabutunu sembolize etmekteydi. Yas sebebiyle siyahla kaplanan nahılın, Muharrem ayında yapılan merasimlerde dolaştırılması âdettir. Yezd’de bulunduğumuz gece, Muharrem taziyesi sebebiyle sokaklar, caddeler gündüz olduğundan daha kalabalıktı. Büyük bir şans eseri o gece oluşturulan sembolik Kerbela kafilesinin atlar ve develer üzerinde şehrin meydanına gelişine, kılıçlar, kamalar, hançerler, renkli ipek peçeteler vd ile süslenmiş nahılın şehrin karalar giymiş delikanlıları tarafından taşınmasına şahit olduk. Gece Yezd şehri, kollektif bir taziye yaşıyordu. Her köşede bir taziye evi vardı ve her gelen geçene İran’ın millî içkisi çay ikrâm ediliyordu.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (26)

Malûm İran coğrafyası, tarih boyunca kuvvetli pehlivanların harman olduğu yaşadığı topraklardır. İran dünya güreşşampiyonalarının en kuvvetli ülkelerindendir. O kadar ki, Türkçe’de en az bin senedir kullanılan “pehlivan” kelimesi bile aslen Farsça’dır. İran mitolojisinde yer alan en önemli figürlerden biri olan Zaloğlu Rüstem da pehlivandır ve İran’da pehlivanların piri kabul edilir. O gece Yezd’de, methini çokça duyduğumuz, şanını bildiğimiz İranlı pehlivanları yetiştiren zorhanelerden birine gitmekti niyetimiz. Zorhane denilen yer, aslında bizim tarihimizde de benzerine çokça rastlanılan “spor tekkeleri” geleneğinin bir örneğiydi.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (12)

Yürüyen Budalalar’ın seyahatleri gittiğimiz diyârlar kadar, kendimizi de tanıma seferleri. Tekkelerin var olduğu dönem itibarıyla, bilinen işlevlerinin yanısıra, sportif faaliyetlerin öncülüğünü de yapan birer “spor yurtları” olduğuna şahit olduk Yezd’de ziyaret ettiğimiz zorhanede.

Yezd’deki zorhane ziyareti vesilesiyle öğrendik ki, Osmanlı coğrafyasında da külliyelerin veya tekkelerin içinde, adına bazen “zorhane” bazen de “sücca tekkeleri” denilen, beden terbiyesi ile ilgili çalışmaların yapıldığı bir bölüm de inşa edilirmiş. Gençler zamanlarının bir bölümünü bu zorhanelerde yaptıkları beden hareketleriyle değerlendirirlermiş. Yezd’de Anadolu ve Rumeli’de kurulan pehlivan tekkelerinin, okçu tekkelerinin, süvari tekkelerinin bir benzeri ile karşı karşıyaydık. Evet zorhâneler Osmanlı’daki “spor tekkeleri”nin İran’da yer alan bir versiyonuydu.

gezgin_dergi_yolum_irana_dogru_yuruyen_budalalar_ile_siraz_ve_yezd (13)

Zorhane girişi, tıpkı bir tekkeye girerken olduğu gibi, tevazu göstergesi olarak sporcu ve ziyaretçiyi girerken eğilmek zorunda bırakacak şekilde alçak bir kapıdan yapılıyor. Duvarları eski sporcuların zamanla sararıp yıpranmış fotoğrafları, on iki imamın ve ünlü İranlı şairlerin resimleriyle kaplı bir salonda gerçekleşen çalışma süresince “mürşid” yüksek sesle, özellikle Firdevsi’nin Şahname’sinden alınmış eski şiirler okuyor ve sporcuları yüreklendiriyor. Zorhanelerde her bir harekete Hz. Peygamber ve ehlibeytin isimlerini anarak başlanıyor. Burada sporcular üste forma, alta kispet benzeri bir giysi giyip, iç içe geçmiş iki büyük çember etrafında, tef eşliğinde ritmik spor hareketleri yapıyorlar. Bu hareketlerin en karakteristik olanlarından biri, ağırlıkları 4 ila 40 kilo arasında değişen ve özellikle esneme egzersizlerinde kullanılan karaağaçtan yapılmış ağır lobutları kaldırıp çevirmek suretiyle yapılanı. Çevresine metal diskler bağlı olan demir halkalar ve diğer ilkel aletler güçlerini olduğu kadar sporcuların acıya dayanıklılıklarını da ölçmeye yaramakta. Seans sonunda gerçekleştirilen bir başka egzersiz ise, Mevleviler’i andırır şekilde, kollar yana açılmış ve gergin olduğu halde kendi ekseninde dönmeyi gerektiriyor.

Yürüyen Budalalar ile Şîrâz ve Yezd  – Yolum İran’a Doğru  –  Bu yazı 2015 yılının Mart ayında yayınlanan Gezgin dergisinin 97. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİL ÇELİK

HALİL ÇELİK
Fransız reklamcı Jacques Sequela “Anneme Reklamcı Olduğumu Söylemeyin...” isimli kitabında “Yürüyen bir budala, oturan on entellektüelden daha iyidir.” diyordu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir