Anasayfa » TÜRKİYE » Gökyüzünde Gezen Kutsal Mabet: Sümela
gezgin-turkiye-gokyuzunde-gezen-kutsal-mabed-sumela

Gökyüzünde Gezen Kutsal Mabet: Sümela

Akıllara durgunluk veren bir fotoğraf var… Bulutlara ulaşmış kayanın dik yamaçlarına adeta küçük bir şehir kurulmuş. Kendisini taşıyan Karadağ’a sis çöktüğü zaman zannedersiniz ki bu kutsal mabet gökten indi.

Yazı ve Fotoğraflar: Selçuk Küpçük

Ya da uçuşup, dağılıp giden sisle beraber gökyüzünde gezen ve yeryüzünden bağımsız mistik bir krallık ülkesi. Dergilerde gördükçe, beni sarsan fotoğraf bu..Gökyüzünde gezen kutsal bir mabet.. Hangi dinden olursak olalım, insanların inandıkları değer uğruna kayayı delip, uçurumun kenarına ve muhtemelen içinde inandıkları Tanrı’ya daha yakın olma duygusunun da barındığı bir manastır kurmaları hepimizi heyecanlandıracaktır. Zihnimden “burada hiç kimse Allah’tan başka bir şey düşünemez” diye çokça geçirmişimdir her zaman..

Trabzon’un bitiminden itibaren bizi takip eden denize arkamızı dönüp, vadilerin önümüzde açıldığı derinlere doğru yol alıyoruz. Aracın camından tepelere oturmuş geleneksel Trabzon evlerini seyrederek içimin kıpırtısını hafifletmeye çalışmak sanırım en mantıklısı. Rutubetten rengi kararmış ahşap köy evleri yeşilin içine gömülmüş. Sanki bir ağaç kurumuş da olduğu yerde ahşap bir eve dönüşmüş gibi o kadar yerli yerinde, o kadar tabiatın canını acıtmadan..

Maçka’yı geçip giderken önümüze devasa bir orman denizi açılıyor. Boş bir toprak ya da kaya parçası görmek mümkün değil. Hepsinin üstü yeşil bir battaniye ile örtülü sanki. 18 km. daha yukarı tırmanacağız. Trabzon tarihin her döneminde önemini korumuş kadim bir şehir. Krallar, imparatorlar, prensler, şehzadeler dolaşmış sokaklarında. Tarihin şehre bahşettiği özgüveni bugün dahi hissedebilmek mümkün. Ben açıkçası şehri terk edip bu dağlara çıkmak zorunda kalan inançlı keşişleri tanımayı çok isterdim. Şehirde yaşayamadıkları için ya da güvenlikleri dolayısı ile ismi Karadağ olan bu yalçın dağa bütün hayati riskleri göze alarak, kayaları bir annenin hiç sabırsızlanmadan, hiç acizlenmeden iğne ile oya yapar gibi işlemeleri, herkesi onlarla tanışma isteğine götürürdü kuşkusuz.

gokyuzundakutsalsumela03

Yolumuz nihayetinde coşkun akan bir ırmak kenarına kurulmuş küçük bir düzlüğe ulaşıyor. Farklı illerden ve hatta farklı ülkelerden, milletlerden gelenlerle dolup taşıyor burası. Irmağın çağıldayan sesi, hepimizin sesine karışıyor ve çam ormanlarının arasında yok olup gidiyor. Düşündüm de burada sesin kendisi de yok olmaya, “hiç” olmaya çalışıyor adeta. Ses dahi burada tabiatın koynuna karışıp uçuşuyor. Belki bir zaman sonra sesin kendisine de ihtiyaç kalmıyor artık. Kafamı yukarı kaldırdığımda gökyüzüne komşu bir dağ duruyor orada. Bakış açınızı biraz daha arka tarafa kaydırmadıkça bir manastır olduğunu dahi fark edemiyorsunuz. Dağ nasıl da saklıyor kendisine sığınanı. Öyle hemen ele vermiyor koynuna girip bir olduğu keşiş ülkesini.

Buralar Altındere Köyü olarak geçiyormuş. Müthiş bir vadi var. Bir tarafına Karadağ yaslanmış, bir tarafına devasa çam ormanları. Arka arkaya sıralanan yeşil çam vadileri adeta nazlı nazlı dalgalanan bir denizi andırıyor. Manastır yaklaşık 300 metre yukarıda. Planımız, yorulmamak için önce araç ile çıkmak, gelirken ormanın içinden yaya inmek. Biz bu planlamayı yaparken Bingöl plakalı 3-4 tane otobüs geldi. Bingöl neresi, Trabzon Maçka, Sümela neresi…Ülkemin bir ucundan bir başka ucuna sadece görme, tanıma, tanış olma, halleşme, yarenleşme amacı ile gelip giden bu insanları görünce bir manastıra açılan küçücük sivil mekanın bile hepimizi nasıl da kaynaştırdığını gördüm. Mekâna ilişkin sorular ile açıldı evvel söz. Nasıl çıkılıyor, ne kadar süre çekiyor, araç ile mi, yoksa yaya mı gibi sıradan cümlelerle gelişiyor hâl. Sonra Bingöl’den konuşuluyor. Ne iş yaptıklarıyla devam ediyor muhabbet. Yeşil çam ormanlarının içinde ve çağıldayan derenin köpükleri arasında bir Türk’le, Kürt’ün sanki daha dün bıraktıkları bir sohbete kaldıkları yerden devam ediyorlarmışcasına hâlleşmeleri bu topraklardaki kadim kardeşlik hukukunun hâlâ ne kadar güçlü ve işlevsel olduğunu göstermiyor mu? Yanımdaki arkadaşlar terörden, başkaca ülke meselelerine kadar birçok şeyi konuşurken Bingöl kafilesinden bazıları ile benim aklım, bütün bunları zihnimde bir oradan bir buraya dolaştırmakla meşgul.

Manastırı görmek benim için artık sabırsızlık duygusuna dayandı. Ormanların arasından kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz ama her çıkışımızda geri bakıp manzaranın mahareti bırakmıyor peşimizi. Üzerinden geçtiğimiz küçük dereler, yanı başımızdan salınıp akan şelale.. Aşağılarda kaldıkça asıl kendisini gösteren coşkun ırmak.. Daha derinlere tırmanırken ırmak, adeta vadinin ortasına uzanmış beyaz duvaklı bir gelin.. Bulutlar karşıdaki orman tepelerinin başını okşayıp okşayıp başka ülkelere doğru süzülüp gidiyor. Belki başka manastırlara, burada gördüklerini haber vermek için, belki bir keşişin beklediği mektubu önüne kattığı rüzgâr ile uçurmak için…

Araç ile gidilebilecek son yere kadar ulaşınca bizi ilk karşılayan yolun aşağısına kurulmuş bir kilise kalıntısı. Gelenlerin çoğu hemen manastır tarafına yöneliyor. Ben bu kalıntıyı merak ediyorum. Muhtemelen bir ön güvenlik mekânı olmalı burası. Tarihin bütün acılarına şahit taşlar ile örülmüş ve ana duvarı hala ayakta kalabilen bu yapının hemen önü uçurum. Aşağıya bakmak mümkün değil. Aşağısı diye bir yer yok zaten. Derin çam ormanlarından başka bir şey gözükmüyor. Geldiğimiz yol tarafına hâkim bu yapı belki manastırın güvenliğini sağlayan en önemli yapı. Belki de sadece bir ibadet yeri. Belki bir sürgünlük, belki inziva için..

Geri kalan yolu yaya çıkacağız. Yanı başımızdan göğe doğru bir ip gibi düzgün çam ağaçları uzanıyor. Her taraftan su sızmış. Bir kaya parçasının içinden, bir ağaç kovuğundan, bir bitkinin bittiği yerden.. İçindeki bereketi saklamadan sunuyor gelenlere. Eğilip bir kayaya ağzını dayamak istiyor insan göğsünde taşıdığı yanmayı durabilmek için. Binlerce kilometre uzaklardan buraya ulaşabilen her keşiş mutlak bu sulardan dudaklarının yarılan yerlerine sürmüş ya da oturup kenarına, yürümekten parçalanmış ayaklarını biraz olsun ferahlatmıştır. Üzerimize abanır gibi duran kayalardan göz kapaklarımızın üstüne düşen damlalar ise ayrı bir şey. Şey.. derken belki ayrı bir hüzün mü demek gerekirdi. Bir kaya ağlıyor da gözyaşlarını gelenlerin avuçlarına mı akıtıyor. Kutsal bir mekâna giderken kuşkusuz bu karşılaştığımız gözyaşından daha etkileyici ne olabilir ki.

gokyuzundakutsalsumela04

Tek kişinin geçebileceği yollara özenle taş döşenmiş. Üzerinde inzivaya çekilmek için gelen nice keşişin ayak izlerini, öyküsünü, gurbetliğini, yürümekten eskimiş ayakkabılarını, heybelerinde bir parça peynir ve kuru ekmeği ve belki de yiyecek hiçbir şeyi taşıyan yorgun kutsal taşlara, bütün bu yaşanmışlıkları aklımdan geçirip saygı ile basıyorum. Geldiğimizi yukarılara haber verir gibi heyecanla ötüşüp duran çeşit çeşit kuş sesleri, uzun çam ağaçlarının arasından sızmaya çalışıp yolumuzu aydınlatan güneşin ışıkları, aşağılardan çağıldayıp duran coşkun dere ve yanı başımızdaki kayalardan sızıp geliveren kaynak suları… Böyle bir yoldan çıkılıyor Sümela Manastırı’na. Tabiata ait bütün bu hâl, bizi büyük bir canlılığın içine yükseltiyor sanki. Yaklaştıkça bereketi artıyor her şeyin. Suların, kuşların, ışığın bereketine doğru göğe tırmanan bir anlamda manevi, bir anlamda maddi yolculuk…

Yokuşu çıkarken yorulduğunuzda her an elinizi atıp dayanabileceğiniz bir ağaç sanki bir keşişin kendisine yaslanıp dinlenmesi için yıllardır sırasını beklemiş. Gökyüzünü kıskandırır gibi ara sıra açılan çam ağaçlarının arasından görünen manzara hepimize bir orman okyanusunun üzerinde yürüyormuşuz hissine götürüyor. Aşağılar da aynı şekilde yeşil bir atlas..Ardı ardına sıralanmış orman dalgaları bir siluet halinde birbirini takip edip kayboluyor. Sanırsınız ki buradan bakınca dünya, bütün mevcudiyetini bu ormanlara bağışlamış. Yüzyıllar evvelinden ustalıkla döşenmiş taş yoldan çıkarken bir bulutun karşıdaki ormanı kaplayıp yutması, çevrenizi sessiz sessiz sarmalayıp sizi bir beyaz havanın içine hapsetmesi buraya ait gizemi daha da artıyor hiç kuşkusuz. Manastır bütün haşmeti ile önümüze açıldığı zaman duyduğum heyecanı anlatamam. Muhtemelen aynı heyecanı buraya tarihin bin bir noktasında uğrayıp geçen bütün büyük komutanlar da duymuşlardır. Hangi tanrıya inanırsa inansın böyle bir yapı karşısında kim olsa evvel gönlü, sonra aklı ile hayran kalır.

Şimdi aşağıda ilk konakladığımız yerden gözükmeyen bir tarafa ulaştık. Burası manastırın giriş bölümü.. Merdivenlerin başında hiç durmadan aynı ezgiyi çalıp duran kemençeci gelenleri karşılıyor. Gözlerini kapatmış ve manastırın tarihi kadar eski bir enstrüman olan kemençesinin sesini bir trans halinde gözlerinden ruhunun derinliklerine kadar çekiyor gibi. Kemençe bu toprakların ortak enstrümanı, ortak dili, ortak hafızası.. Bu ortak ezgiyi ziyarete gelen her milletten insan tadıyor. Ne vakit buraya ait bir fotoğraf görseler, kulaklarının bir yerinden şimdi duydukları kemençe sesi çoğalıp gelecek artık. Kemençeci hiç konuşmuyor. Önünde enstrümanına ait bir koruma kabı var. İsteyen içine bozuk para bırakıyor. O’nun ise kimin ne kadar bıraktığı ile hiç ilgilendiği yok. Kuşkusuz Allah rızkı verendir. Baksa da verecek, gözlerini kapatsa da. Buna iman etmiş bir adam olarak gezdiriyor parmaklarını kemençesinin narin yerlerinde.

Manastıra, dağın içine oyulup açılan bir küçük kapıdan giriliyor. Yüksek merdivenlerden çıkılan bu kapının yanında muhafız odaları mevcut. Aşağı baktıkça yüksekliğimizin farkına yeni varıyoruz. Kapının bulunduğu yer bütün vadiye hâkim nerede ise. Şimdi bulutları, tepeleri yeşil renkli bir kadife gibi kaplamış olan ormanları ve gökyüzünü daha etkileyici şekilde görmek mümkün. Bir kişinin geçebileceği dar kapıdan geçince dağın öte yamacına geçtiğimi fark ediyorum.

gokyuzundakutsalsumela02

Ve işte manastır…Küçük bir meydanı, bitişik sıralanmış evleri, dağın içene oyulmuş kilisesi ile bir mahalle var adeta burada. Sanki bir bulut Trabzon’dan zifiri bir gecede böyle bir mahalleyi alıp buraya taşıyıp, kondurmuş. Bulunduğum yerde dakikalarca kaldım ve gözlerimi kapayıp önümden siyah uzun elbiseleri ile geçip giden, telaşla koşuşturan keşişleri hayal ettim. Gökyüzünde gezip duran gizemli şehrin içindeyiz artık.. Yeryüzüne ait hiçbir şey yok. Yeryüzünün bütün tehditleri, aşırılıkları, riyakârlıkları, bizi yanılsamaya çağıran maddi kapanları vs. oraya ait hiçbir şey buraya çıkamamış. Öğrendiğime göre öğrenci odaları, misafir odaları, kütüphanesi ve ana kilisesi ile gördüğüm bu küçük meydan manastırın asıl merkezi. Bacası bulunan çatılı bir yapı muhtemelen manastırın mutfağı olmalı. Buraya dini eğitim görmek ve rahip olup görev yerlerine gönderilmek için anne babalarından, köylerinden, sevdikleri kızlardan ayrılıp, bir dünya orucuna kendilerini vakfetmek amaçlı gelen nice genç öğrenci günün belli vakitlerinde benim girdiğim bu dar kapıdan çıkıp ormanın içlerine doğru ilerleyip odun toplamışlar, sırtlarında topladıkları odunları bir ibadet gibi buraya taşımışlardır. Varsa o gün yiyecek bir şey kendi taşıdığı odunun ateşinde ısınmış bir tas çorba ile günün ilk dersine başlamış, kendi teolojisi içerisinde öğrenmesi gereken her şeyi belleyip dünyanın nice ülkelerine, şehirlerine dağılmışlardır.

Keşişlerin kaldığı bir odaya girdim ve içinde dakikalarca tek başıma bekledim. Pencereden bakınca bir uçurum.. Karşıda sadece ve sadece vadilere oturmuş çam ormanları.. Çağıldayıp vadiyi dolduran derenin uğultusu ve bir de bu ormanlarının tepelerini yalayıp geçen bulut kütleleri.. Görünen sadece bu. Ne bir köy, ne bir şehir ne de insanoğluna ait başkaca bir şey. Salt bir uçtan bir uca bereketli tabiat. Bu yüzden başından beri Sümela Manastırı’na ait içimde taşıdığım tek duygu böyle bir yerde Allah’tan başka bir şey düşünmenin imkânsızlığı idi.

Girdiğim odanın içinde bir şömine var. Ama bu yükseklikte kışın, Karadeniz’in vadileri arasından sıkıştırıp gönderdiği keskin rüzgâr, tipi, kar karşısında küçücük bir şömine kimi ısıtabilir ki. Kar ormanına dönüşmüş vadilerden ayakları donuncaya kadar toplanmış hangi odun kırabilir bu denli ayazı. Kendi dinlerine ait her gün yeni bir şeyi öğrenmek ya da Allah için inzivaya dalıp, salt O’nu düşünmek için çekilen çilelerden sadece birisi bu.. Daha ergenlik çağına yeni girmiş nice genç talebe burada emanet edildiği rahiplerin huzurunda dünya hayatına ilişkin her şey ile aralarına işte bu yüksek dağı bir set yapıp, daha ulvi idealler için cesaret ortaya koyabilecek inanca sahip hale gelmişlerdir. Bu yükseklik ve yoksunluktan yeryüzüne bakmak mutlaka başka bir âlemden bakmayı da öğretiyordur. Yükseklik bir anlamda ruhun yüksekliği ile de ilgili. Ruhun yeryüzüne ait geçici şeylerden yüz çevirerek, maddi âlemi aşıp mana âlemine geçiş yapıp her bağlamda yükselmek ve maddi olanlara bir daha tamah etmemek kastı ile aşağılarda bırakmak demek aynı zamanda bu.

1923 yılında boşaltılmış manastır. İnsan burasını nasıl bırakıp gidebilmiştir düşünmek zor. Yani ömrü burada geçen bir rahibin, keşişin her şeyi bir anda bırakıp başka topraklara gitmek zorunda kalmasını anlayabilir miyiz acaba. Kendi elleri ile yonttuğu dağın ve bunu yaparken de gençliğinin en güzel çağlarını işte bu dağa verdiği zamanların hatıralarını bir günde bırakıp gitmek öyle kolay olmasa gerek. Sonrasında savunmasız kalmış Sümela. Bu belli. Çünkü merkez kilisenin içinde ve dışında yer alan dini motif ve ikonalar vahşice tahrip edilmiş. Kazınmış, üzerlerine anlamsız kelimeler yerleştirilmiş. Gençliği Sümela’da geçen bir rahibin yıllar sonra turist olarak geldiği bu kutsal mekânda, aklından ne tür düşünceler geçirebileceğini sanırım tahmin edebiliriz. Kendi kutsalına ait mekâna vahşice saldırılmış, duvarlara saçma sapan şeyler yazılmış.. Bir İsa resminin üzerinde görmek bütün bunları, hangi dine inanırsak inanalım kabul edilebilecek bir şey değil. Yani Osmanlı idaresi altında özgürce yaşamasına imkân sağlanan bir kutsal mekân nasıl olurda daha modern daha Batılı olduğunu iddia eden bir yönetim gelince böyle bir duruma düşebilir.

1877’de Sultan Selim manastıra şamdanlar hediye etmiş geceleyin daha iyi aydınlansın diye. Ya da ne bileyim sadece bir Müslüman devlet başkanı olarak kendi koruması altında yaşayan bir başka dinin müntesiplerine duyduğu saygıdan dolayı. Sonra tabi bu şamdanlar manastır boşalınca çalınmış. Kim kendi çaldığı bir şamdanın altında aydınlanabilir? Çalınarak günah işlenen bir ışık evimizi aydınlatıp, nur getirebilir mi ki? Vakti ile manastırda çok büyük bir kütüphane varmış. 17. ve 18. yüzyıla ait el yazması bu kitapların 66 tanesi, Ankara’ya müzeye götürülmüş. Bizans eseri minyatürlerin olduğu 1000 kadarı da İstanbul’a Ayasofya Müzesine.. Ve bunların arasında 150 tane de taş baskı bulunuyormuş. Bir de altın ve gümüş mahfazaların içinde saklanan imparatorlara ve Osmanlı Padişahlarına ait berat ve fermanlar..

Burasının bir başka ismi de Meryem Ana Manastırı. Merak edip öğrenmeye çalıştım nereden geliyor bu isim diye. Gürcü resim sanatında siyah Madonna adında Hz. Meryem tasvirleri yapmak önemli bir süsleme geleneği imiş. Buradaki tasvirlerde de Hz. Meryem yine siyah renkte. Ayrıca zamanla Sümela’ya dönüşmüş olduğuna inanılan “melas” sözcüğü de siyah anlamına geliyor. Yani kara (siyah) olan bir dağa (Karadağ) oyulup yapılmış bir manastır ve bir de siyah renkli Madonna tasvirleri. Ana kilisenin içindeki resimlerde Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi inancını yansıtan ikonalar dâhil Hıristiyan düşüncesini besleyen hemen bütün enstantaneler hem içerideki duvarı baştan sona hem de dışarısını süslüyor. Yani kiliseye girdiğinizde ikonalar üzerinden Hıristiyanlığa ait görsel bir tarih akıyor gözlerinizin önünden. Bir resmi incelemek semboller üzerinden vakıalara inmek ve oradan bir yorum çıkarmak dakikalar alıyor. Tabi biraz Hıristiyanlığa ait bu sembolleri bilmek gerekiyor.

gokyuzundakutsalsumela01

Kilisenin tam karşısında ve uçuruma bakan, keşiş ve misafir odaları mevcut. Restore edilmiş halleri ile tarihsel doku tamamlanmış. Restorasyon sürdüğü için girip inceleyemedim. Ama o odalara, aşağıdaki 300 metrelik uçuruma bakan bir keşişin ne düşünebileceğini anlayabilmek için çok girmek isterdim. Oradan yapılan duanın ruhunda oluşturduğu kabarmayı tatmak, kilometrelerce uzaktaki Karadeniz’in önüne katarak üfürdüğü deniz rüzgârınca taşınan tuzlu bir damlanın yanağına konarken hissettiği özgürlük duygusunu açıkçası yaşamak isterdim. Ben Sümela’da yetiştirilen keşişlerin başkaca manastırlarda tedrisattan geçirilenlerden çok daha farklı bir ruhsal donanım ile dolaştıklarına inanıyorum. Burası ayrı bir trans hali, ayrı bir ruhsal devinim üretmeye çok müsait çünkü. Ya da varoluşa ilişkin ayrı bir kapı aralamaya. Yani dağın yüksekliği gibi, ruhun da yükselmesine açılan bir kapıdan bahsediyorum. Arkamızı dönüp yukarı baktığımızda ise içi oyulmuş dağın uçları bir kavisle manastırın meydanına doğru eğilmiş ve sanki burayı dağ olmanın getirdiği merhamet ile koruma altına almış. Dağın zirvelerinden sızan sular göklerden gelen bir serinlik katıyor Sümela’ya. Manastırın iki bereket arasında kaldığını düşündüm bir an. Biri aşağılarda çağıldayıp duran Altındere, biri de yukarılardan Karadağ’ın dumanlı başından süzülüp duran kaynak suları. Ve ikisi arasında, gökyüzünde özgürce gezinen kutsal bir mabet: Sümela..

Yunanistan’ın Selanik şehrine bağlı Kalambaka’daki Meteora Manastırları da tıpkı Sümela gibi sert bir kayanın tepesine oturtulmuş ve birbiri ile bağlı manastırlardan oluşan bir bölge. Zamanında 40’a yakın dini yapının bulunduğu Meteora’da bugün 6 manastır kalmış. 14. yüzyılda buradaki Platilitos kayalığına gelip yerleşen bir keşiş, ilk manastırı inşa etmeye başladıktan sonra Meteora adını vermiş manastıra. Meteora Yunanca’da “gökyüzünde duran” anlamına geliyormuş zaten. Dolayısı ile Sümela’nın bende oluşturduğu “gökyüzünde gezen kutsal mabet” algısının durduk yerde ortaya çıkmadığını, bu tür yapıların simgesel olarak da bu duygusu amaçladığını düşünebiliriz. Dağların, sert kayaların tepelerine, o zamanın zor şartları altında inşa edilen bu tür manastırlar, insanoğlunun göğe, kutsal olana yükselme, yakın olma, yeryüzüne ait geçici şeylerden uzaklaşma gibi kutsal gayelerinin de farklı coğrafyalar olsa da ne kadar birbirine benzediğini ve hatta aynı inanç merkezinden doğduğunu anlatıyor bir bakıma. Sümela, sadece turistik gezi için metalaştırılan ve tüketilen bir mekandan çok daha öteli ve mistik bir alanı doldurmalı. Böylesi bir bilinç duruluğu ile yaklaşılmadıkça, Sümela’nın ima ettiği kutsallığı ve dünyevi olandan arınma duygusunu anlamamız mümkün değil. Yoksa, tarihin belli bir döneminde donup kalmış ve bugüne ait hiçbir anlam derinliği ortaya çıkarmayan salt görsel bir meta olarak kalır ki bu, Sümela’ya gitmek ama O’nun dilini çözemeden geri dönmek demektir. Oysa bu dile vakıf olanlar için Sümela, tarihin bir noktasında durmamıştır. Kalp gözü ile görenler için bugüne sarkan ve oradan yarınlara devam edecek olan bir mistik şarkıdır.

Bu yazı 2011 yılının Şubat ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 48. sayısından alınmıştır.
Görüntüleme Sayısı: 276

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir