Salı , 3 Aralık 2019
Anasayfa » KÜLTÜR » İsimsiz

İsimsiz

Hayatı fotoğraflardan hatırlamak          

Çeken ve çekilenin kaybolup gittiği, isimsiz insanların bize kalan yüzlerini anlatır.                                                       

Yazı ve koleksiyon Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı

Fotoğraf, tarihin köklü icatlarından biri. İnsanlık için hatıralar galerisi oluşturmak maksatlı bir hafıza değil sadece. Birçok keşfin, icadın, bilimsel adımın da hemen yanında yer alıyor. Kutupları keşfederken, aya çıkarken, makro dünyalar hakkında araştırma yaparken bir elimiz hep deklanşörün üzerinde.

Kameralar düşünmez, hafızaları yoktur.

Kendisi her ne kadar bir makine olmasa bile ilk fotoğrafı çeken ‘oda’ başta olmak üzere; bugün kullandığımız en ileri seviye fotoğraf makineleri, adları üzerinde, birer makinedir. Işığı ölçer, lenslerden geçirir, etkilenen bir ‘duvar’a düşürür, oradan elektronik akışlarla bir belleğe kaydedersiniz. Daha ötesi yoktur. Makine; çektiğiniz fotoğrafları hafızasından bilgisayar hafızasına aktardığınız andan itibaren yine bomboştur. Ne çektiğini bilmez, hatırlamaz,  düşünmez, hüzünlenmez, öfkelenmez; unutur. Bilen, hatırlayan, düşünen, hüzünlenen, hatıraları olan, hafızası olan sadece insandır. İnsanın, geçmiş’i vardır, gelecek hakkında hayalleri, fikirleri, beklentileri, korkuları mevcuttur. Geçmiş olan şeyin geçip gitmemesi, bir yerlerde bilgi ve görüntü olarak kalmasını ister.

Geçmişi siyah beyaz kâğıtlardan hatırlamak.

Geçmiş; bir kağıt yüzeyine yansıyıp orada kalıcı olunca hafıza da kalıcı oluyor. 1826 yılına tarihlenen ilk kare fotoğraftan günümüze milyarlarca fotoğraf üretildi. Bir icat olarak ülke ülke dolaşan, protokol bir ‘belgeleme’ aracı olmaktan çıkan fotoğraf; günlük hayata, sıradan insana ulaştığında hikâyenin seyri de değişmiş oldu. Merkezi nere sayarsanız sayın, dünyanın ‘en uzak’, en ücra köşesine fotoğraf makinesi ulaştığında insanlığın da ‘mahrem’ bir alanı kalmadı. Herkesler, her şeyler, her binalar, her olaylar artık ortak, evrensel bir havuza akan bilgiler, görüntüler haline geldi. Artık büyük kütüphanelerde, müzelerde, aile arşivlerinde, unutulmuş sandıklarda, sahaf raflarında; çeken ve çekilenin kayıplara karıştığı, sayısı bilinmeyen fotoğraflar var.

Hayatın en değerli günü

Hayatın en değerli günü hangisidir? Hiç düşündünüz mü? O gün, her hangi gün ise fotoğraf çekmediğinizi, o değerli güzel günün sadece zihinlerinizde kalması gereken mahrem bir aralık olduğunu hiç düşünür müsünüz? En değerli gün elbette en değerli insanlarımızla birlikte olan günümüzdür. Anne-babamız, eşimiz-çocuğumuz, kanaat önderimiz-ustamız, en yakın arkadaşımız, dede-büyükanne-teyze-dayı-hala-amcamız, belki de kendimiz. Özene bezene giyindiğimiz kıyafetler, yeni taranmış saçlarımız, en sevgili yakınlarımız, güzel geniş evimizin bahçesinde hayatımızın en mutlu gününde bir araya gelmiş, büyük, mutlu bir aile. O gün o denklanşöre basmalısınız. Gün geçmişte kalacak ama yüzler, hatıralar o kare ile unutulmazlaşacak. O günün yaşandığı o kare ile ispatlanacak. Başka türlü düşünmek bizi artık çok korkutuyor.

Fotoğraf, eşittir: Geçmiş zamanda dondurulan bir fiil. En mutlu an fiili. En güzel hatıra cümlesi. Dönüp dönüp söylenecek en güzel cümle. Bakıp bakıp özlenecek bir hayat ‘an’ı. Anılar hep ‘an’lardan ibaret.

Karanlık oda karanlıktır ama oradan çıkanlar..

‘Her fotoğraf gerçekte bir şey üzerine yapılmış kişisel bir rapordur’ der, Alexey Brodovitch. Bu raporlar aynı zamanda hayatımızın unutulmazlarını bir karanlık kutuda, bir albümde saklama ihtiyacından da doğar. Karanlık odada üretilen fotoğraf bir gün karanlık bir kutuda ona bakacak bir göz bekleye durur. Aradaki aydınlık bakmalar içindir her şey. Büyük büyük dedeler, doğulan evlerin ağaçlı bahçeleri, ilk okul birinci sınıftan ilk ‘okul’ hatıraları, üniversite mezuniyetleri, düğünler, askerlikler.. Hayatın her an’ı yanımızda taşımak istediğimiz bir hatıra olmalıdır. Karanlık oda karanlıktır ama sonucu hayatımızı aydınlatır, yaşamış olmamızın delilidir.

Sen hangi sensin ?

Geçip gittiğim yerlerden / iç içe öne arkaya bakan / bir sürü ben’ler koymuşumdur / eskileri çocuk / şimdikiler ihtiyar. / Asaf Halet Çelebi

Her yaşın bir yüzü var. Bir kişiden bahsettiğimizde; aslında, o kişinin hangi zamanından, kaçıncı portresinden bahsediyoruz. Dünya tarihine ismi çokça anılan meşhur’ların ismi geçtiğinde aklımıza neden onun çocukluk fotoğrafı gelmez. Hepimizin bildiği ‘marka’ bir karesi zihinlerimizde canlanır? Einstein deyince dil çıkaran, Tolstoy denilince masa başında poz veren, Steve Jobs deyince sol eli ile sakalını tuttuğu ileri yaş fotoğrafı zihnimizde ‘canlanır’. Bu kişilerin başkaca yaşlarını gördüğümüzde niçin o fotoğraflar o kişiyi tam da ifade etmez? Zihin nasıl çalışır ve bu noktasal kaydı bir zaman aralığına, bir yüz ifadesine sıkıştırır. Ya da insan hayatının milyarlarca anından hangisinde tam olarak kendi’ olarak poz veriyordur? Cevabı sevgili ‘okur’ sana bırakıyorum.

Çekenlerin ve çekilenlerin kayıplara karıştığı bir tarih..

Çoğu zaman bir müzayede ya da bir sahaf köşesinde siyah beyaz fotoğraflarla karşılaşırsınız. Yüzlerce fotoğrafı gelişigüzel, üstünkörü bir kutunun içinde size bakarken görürsünüz. Asker fotoğrafları, uzaktaki ‘yakın’lara gönderilmek üzere çekilmiş ‘torun’ fotoğrafları, bisikleti ile fotoğraf çektirenler, mezuniyet fotoğrafları, ‘nişanlı’ ya da ‘sende bir resmim kalsın’ fotoğrafları.. Ne o fotoğrafı çekenlerin ne de o fotoğraftakilerin isimlerini bilirsiniz. Sönüp gitmiş, ışığını kaybetmiş yıldızlar gibidirler. Kendi çağlarında kendilerini dünyanın merkezi sayan yüz, bin, milyon, milyarlarca şu kadar insan. Bu nasıl bir tarih. Sadece yaşayanların bildiği. Sıradan insan tarihi.

Geçmiş geçmiş midir?

Zaman algısı, ölüp gitmeler.. Mevleviler; ölen kişiye Hamuş (susmuş) mezarlığa da Hamuşan (susmuşlar evi) derler. Fotoğraflarda yüzümüze gülerek bakan, derin bakışlar atan geçmiş yüzyılların insanları da birer ‘susmuş’ olarak zaman ve mekândan bağımsız ‘bir uzaktan’ aslında hala aramızdadırlar. İnsanlığı bir ırmağa benzettiğimizde hepsinin sonsuzluk isimli bir denize aktığını söyleyebiliriz. Tarihe (geçmiş ve geleceğe) tepeden, bir bütün olarak bakabilirsek, rahatlıkla şunu söyleyebiliriz; Geçmiş diye bir yer yoktur ve hatta geçmemiştir bile.

Fotoğraf, bize bütün bu tecrübeleri yeniden düşündürüyor. Hayatı anlamak ve anlamlandırmak için büyük bir tecrübe.

Bu yazı 2014 yılının Ocak-Şubat-Mart aylarında yayınlanan GezginFoto Dergisi’nin 1. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir