Pazartesi , 20 Kasım 2017
Anasayfa » KÜLTÜR » Kültür başkenti İstanbul’un tarihine bir bakış

Kültür başkenti İstanbul’un tarihine bir bakış

İstanbul’a yolu düşen herkesin üzerinde hemfikir olduğu konuların başında, kentin büyüleyiciliği gelir. Bu nedenle de şehrin farklı semtleri, pek çok yazarra ilham kaynağı teşkil etmiştir. İstanbul’un bir şarkıya, şiire, romana konu olmayan ilçesi, hatta semti dahi yok gibidir. Bundan dolayı büyük Türk şairi Yahya Kemal Bayatlı bu kente duyduğu aşkı dillendirirken “sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” demekten kendini alamaz. Gelin bu güzel şehrin tarihine kısaca birlikte göz atalım;

Yazı: Önder Kaya

İstanbul, tarihin her devresinde kendisinden bahsettirmeyi bilen bir kent olagelmiştir. Nice badireler, istilalar atlatmış, defalarca el değiştirmiş, ancak hemen akabinde yeni sakinlerini kendine hayran bırakmış bir şehir ile karşı karşıyayız. İstanbul’un tarihsel süreç içinde vazgeçilmez bir yerleşim olmasının nedenlerinin başında coğrafi konumunun ehemmiyetini gösterebiliriz. Her şeyden önce Haliç gibi korunaklı bir limana sahip olan şehir, bunun dışında Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan su yolunun da kontrolü imkanına sahiptir. Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiren konumu ise tarih içinde kentin hem avantajı hem de dezavantajı olagelmiştir. Zira fetih yolları üzerinde bulunan kent, geçmişte Makedonyalılar, Bulgarlar, Avarlar, Müslüman Araplar, Latinler, Türkler tarafından defalarca kuşatılmış, bu kuşatmalara ikisi haricinde başarı ile direnmeyi bilmiştir. Kent, 1204’de Latin Haçlılar tarafından zapt edildikten sonra şiddetli biçimde yağmalanmıştır. 1453’de gelen Türk fütuhatı sonrasında ise İstanbul, kısa sürede İslam dünyasının en görkemli merkezlerinden biri haline gelecektir. İstanbul’un bilinen eski tarihi, bugün Küçükçekmece gölü yakınlarında kalan Yarımburgaz mağaralarında yatar. Burada yapılan arkeolojik kazılar neticesinde günümüzden 300 bin yıl öncesine kadar uzanan kalıntılara tesadüf olunmuştur. Fikirtepe ve Pendik’te yapılan kazılar neticesinde ise yaklaşık 7000-7500 yıl öncesine uzanan Cilalı taş devrine ait buluntulara rastlanmıştır. Bununla beraber kentin asıl kuruluşu, bir Helen polis-kenti olan Megara’da yaşayan halkın, MÖ. 7. yy.’da bugünkü Sarayburnu çevresinde temellerini attıkları Bizantion kenti ile başlatılır. Kentin ismine Pers-Yunan savaşları vesilesi ile zaman zaman antik kaynaklarda tesadüf olunur. MÖ. 338’de Yunan şehir devletleri üzerinde egemenliğini tesis eden Makedonyalı II. Filip, devletini bir cihan imparatorluğuna dönüştürmek için Persler üzerine  sefere çıkmayı tasarlamış ve bu süreçte de en önemli köprübaşlarından biri olan Bizantion’u kuşatmışsa da elde edememiştir. Bizantion, MÖ. 193’de imparator Septimus Severus tarafından Roma topraklarına katılır. İmparator, önce kendisine karşı uzun süre direndiği için şehri cezalandırmaya karar vermiş, surlarını yıktırdığı gibi, şehri de idari açıdan 90 km. uzaklıkta bulunan Perinthos ya da bugünkü adıyla Marmara Ereğlisi’ne bağlamıştır.

Öfkesi geçtikten sonra imparator Severus, oğlu Caracalla’nın da tesiri ile şehri yeniden imar etme konusunda bazı adımlar atmıştır. Bu anlamda kentin ana caddesi olacak Mese’nin temellerini atar. Cadde, ilerleyen yıllarda Edirne üzerinden gelen ana güzergaha bağlanacaktır. Edirnekapı’dan şehre giren yol, Ayasofya’ya kadar uzanmaktaydı. Yine her ne kadar zaman içinde yapılan eklemelerle genişleyecek olsa da Sultanahmet’teki hipodrom da ilk olarak onun zamanında inşa olunur.

İstanbul’un ilkçağda yaşadığı en köklü dönüşüm ise şüphesiz imparator Büyük Konstantin zamanıdır. Roma ülkesindeki iç savaşı sonlandırarak tahta çıkan imparator Konstantin, kendisine yeni bir başkent kurmak için kolları sıvar. Roma’nın değişen süreç içinde yeni bir merkeze ihtiyaç duyduğunu düşünen imparator, bazı nedenlerden dolayı kendi adını taşıyacak olan yeni başkent için İstanbul’u uygun bulur. Büyük Konstantin 324 yılında başlattığı inşa faaliyetlerinin sonunda 11 Mayıs 330’da büyük bir törenle başkentinin açılışını gerçekleştirmiştir. İmparator bu alana, bir de adını taşıyacak anıt sütun diktirmiştir ki abide günümüzde Çemberlitaş olarak bilinir. Ayrıca hipodromu genişletmiş, Burmalı ya da Yılanlı sütun başta olmak üzere imparatorluğun değişik coğrafyalarından bir takım abideler getirtmiştir.

Konstantin’in iktidarının üzerinden yaklaşık yarım asır geçtikten sonra I. Teodosius’un ölümünün akabinde imparatorluk doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmış ve bunun sonrasında Konstantinopolis, doğunun merkezi olmaya devam etmiştir. Doğu Roma imparatorluğu Justinyanus zamanında altın bir çağ yaşayacaktır. Bu devirde İtalya ve kuzey Afrika yeniden fethedilecek, İspanya’nın da bir kısmı imparatorluğa katılacaktır. Dışarıdaki bu genişleme doğal olarak imparatorluğun başkentine de yansır. İstanbul tarihsel süreç içinde bazı felaketler sonrasında yeniden doğmayı başarmış ender şehirlerden birisidir. Nitekim 532 tarihinde çıkan Nika ayaklanması sonrasında şehir yakılıp yıkılmış ve akabinde de Justinyanus tarafından yeniden kurulmuştur. Yeni şehrin en gözde mekanı ise hiç şüphe yok ki Ayasofya’dır. Justinyanus’tan önce düz çatılı ve görece daha mütevazı olan mabet yanmış ve imparator tarafından özellikle muhteşem kubbesi ile ön plana çıkan yeni Ayasofya inşa olunmuştur.

İmparatorların sonraki yıllarda da başkente katkısı devam etti. Ancak şehir 1204’de büyük bir şok yaşadı. Haçlılar, 1204’de kenti istila ederler. İstanbul, tarihinde görmediği biçimde bir vahşete ve yağmaya sahne olur. Pek çok kutsal emanet batıya kaçırılırken, Katolik Haçlılar şehirdeki Ortodokslara türlü zulümler eder, mabetlerini kirletirler. Yaşanan gelişmeler karşısında Doğu Roma hanedanı üyeleri çareyi İznik, Trabzon gibi şehirlere kaçmakta bulurlar. İşte İznik’teki kol, 1261’de harabe haline gelen İstanbul’u Haçlılardan geri almayı başaracaktır.

Şehir, Doğu Roma egemenliğinde kaldığı sonraki yıllarda yaralarını sarmakla meşgul olur. Bu süreç içinde doğuda beliren yeni bir güç yani Osmanlılar, Yıldırım Bayezid devrinden başlayarak çeşitli vesilelerle şehri muhasara altına alırlarsa da türlü nedenlerle başarılı olamazlar. Ancak 1453 yılının Nisan ayında genç bir Osmanlı padişahının başlattığı son muhasara 29 Mayıs 1453’de başarı ile sonlanacaktır. Çemberlitaş ve civarı

 

Şehri fetheden II. Mehmed tarihsel mirasını, stratejik konumunu, ekonomik değerini takdir ettiği bu şehri kendisine yeni payitaht edinecektir. Sultanın devraldığı kent, harap olmuş vaziyettedir.

Hatta padişah Bizans devrinden kalma sarayların oturulamayacak durumda olmasından dolayı derhal kendisine bir saray yaptırmaya girişir. Bugünkü İstanbul üniversitesi merkez kampüsü ile Bayezid camisinin bulunduğu alan üzerinde kurulan saray, sonradan Topkapı sarayının devreye girmesiyle birlikte eski saray olarak adlandırılacak, zamanla iktidarını kaybeden valide sultanların sürüldüğü bir mekan haline gelecektir.

Fatih, şehrin imar faaliyetleri bağlamında kendi adını taşıyan bir külliyenin de temellerini atmak emelindedir. Ancak bu külliyenin inşasına girişmeden önce Ayasofya ve Pantakrator İsa (Zeyrek) kiliselerini camiye, bu yapıların çevresindeki papaz odalarını da medreseye dönüştürür. Sonrasında ise külliyesini kurmak için İstanbul’un dördüncü tepesini seçer.

Fatih devrinde şehrin ihyası ile sadece padişah değil, onun emri doğrultusunda diğer devlet adamları da meşgul olacaklardır. Bu bağlamda İstanbul’un çeşitli semtlerine inşa olunan külliyeler, zamanla bu bölgelere nâm olacaktır. Arnavut kökenli devşirme sadrazam Mahmut Paşa, Tavuk pazarı da denilen bugünkü Çemberlitaş’ın alt tarafına kendi adını taşıyan bir cami ve medrese yaptırırken, Mevlana’nın soyundan gelen bir diğer sadrazam Karamanî Nişancı Mehmet Paşa, Kumkapı civarında bir cami yaptırarak bölgenin Kumkapı Nişancası olarak anılmasına yol açacaktır. Bir başka sadrazam Üsküdar’ın üst kesimlerindeki Rûmî Mehmet Paşa semtine, Gedik Ahmet Paşa’da yakın zamana kadar ayakkabıcı esnafı ile meşhur Gedikpaşa muhitine isimlerini yadigâr bırakacaklardır. Hasılı Fatih’in iktidarının son demlerine doğru İstanbul büyük ölçüde bir Türk-İslam kenti hüviyetine bürünecektir.

İstanbul tarih içinde afetlere de sıklıkla teslim olur ki bunların başında deprem ve yangınlar gelir. Osmanlı İstanbulu en büyük felaketlerden birini Fatih’in oğlu II. Bayezid’in saltanatının son yıllarında yaşar. 1509 yılının Ağustos ya da Eylül ayında gerçekleşen ve ardçı şoklarla birlikte 40 gün kadar süren deprem sonrasında, Kızkulesi’nin yanısıra Anadolu ve Rumelihisarları ciddi ölçüde hasara uğrar. Depremin bilonçosu, hayatını kaybeden yaklaşık 10 bin kişi, yıkılan 109 mescit ve 1070 evdir. Sonrasında kentin esaslı biçimde yeniden ihyasına girişilecektir. Bayezid’in Anadolu ve Rumeli’den yaklaşık 60 bin kişi getirterek inşaatlarda görev verdiği biliniyor. Galata Kulesi

İstanbul’un imarı söz konusu olduğunda hiç şüphe yok ki en önemli isimlerden biri Mimar Koca Sinan Ağa’dır. Sinan çıraklık eserim diye tanımladığı Şehzade camisi ile kalfalık eseri olarak gördüğü Süleymaniye’yi bu kente yadigar bırakmıştır. Hüzünlü bir hikayesi olan Şehzade camisi, Kanuni’nin en sevdiği oğullarından şehzade Mehmet’in genç yaşta ölümü üzerine bina olunmuştur. Süleymaniye’nin yapımına ise 1550’de başlanmış olup külliyenin inşası yaklaşık 7 yıl sürmüştür. Fatih zamanında inşa olunan Eski Saray’ın arazisi üzerine bina edilen cami, Haliç’e hakim bir manzaraya sahiptir.

Fatih devrinde olduğu gibi Kanuni devrinin namlı sadrazamları da Sinan’a önemli külliyeler inşa ettirmişlerdir. Kanuni’nin hem damadı, hem de sadrazamı olan Rüstem Paşa’nın Eminönü semtinde bulunan ve harika çinileri ile haklı bir şöhret bulan camisinin yanısıra, sultanın sadrazamı ve torunu İsmihan sultanın da eşi olan Sokollu Mehmet Paşa, biri Unkapanı köprüsünün ayağında, Azepkapı semtinde diğeri ise Kadırga’da olmak üzere iki cami inşa ettirtir. Kanuni devri İstanbul’unun en ilginç gelişmelerinden bir tanesi de padişahın çevresindeki iki güçlü kadının imar faaliyetlerinde aktif olarak yer almasıdır.

Kanuni’nin eşi Hürrem sultan adına aynı zamanda Sinan’ın İstanbul’daki ilk külliyesi olan ve bugün bir semte de adını veren Haseki Hürrem külliyesi yaptırılırken, sultanın tek kızı olduğu için babasının büyük sevgisine mazhar olan Mihrimah sultan da biri Edirnekapı’da diğeri Üsküdar meydanında olmak üzere iki abidevi camide adını yaşatacaktır. Bu iki güçlü kadın sonraki yıllarda diğer güçlü hanım sultanlara örnek teşkil edeceklerdir. II. Selim’in eşi olan Nurbanu sultan Üsküdar’da Toptaşı mahallesinde bir külliye yaptırır. Gelini Safiye sultan’ın Eminönü semtinde başladığı cami ise oğlu III. Mehmet’in ölümü üzerine 1603 tarihinde yarım kalacak, ancak 60 yıl kadar sonra bir diğer kudretli hanım sultan olan Hatice Turhan tarafından Yeni Valide camii adıyla ibadete açılacaktır. Zamanla “Valide” takısı düşecek ve yapı Eminönü Yeni camisi olarak adlandırılacaktır.

1603’de tahta çıkan I. Ahmet şehre son büyük selatin camilerinden biri olan Sultan ahmet külliyesini hediye edecektir. Külliyeyi inşa etmekle mimarbaşı Sedefkâr Mehmet Ağa görevlendirilmiştir. Caminin temel atma töreninde I. Ahmet’in şeyhi olan Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdai de hazır bulunmuştur. Sultan, alışılmışın dışında bir hareketle temel atma törenini kendisi için hazırlanan bir köşkten izlemiş, sonrasında eline kazma alarak temel inşaatında yoruluncaya kadar çalışmıştır. Sultanahmet külliyesinin Ayasofya gibi abidevi bir mabedin karşısına inşa olunması esasen sur içinde büyük bir külliye için uygun alanın da ne denli azaldığının bir göstergesidir. Nitekim 1755’de tamamlanacak olan Nuruosmaniye ve 10 yıl kadar sonra tamamlanan Laleli gibi sultan camileri, Sultanahmet’le karşılaştırıldığında görece küçük faaliyetlerdir.

1718-1730 yılları arasına denk gelen Lale devrinde ise İstanbul’da ardı ardına önemli kültür faaliyetlerine tesadüf olunur. Bu devrede bilhassa kütüphanecilik alanında kayda değer gelişmeler yaşanır. Devrin padişahı III. Ahmet, Topkapı sarayı içinde kendi adını taşıyan bir kütüphane inşa ettiriken, sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da Vezneciler semtindeki külliyesinde bir kütüphane yaptırtır. Bu dönem sonrasında kişisel girişim yoluyla kurulan kütüphanelerin sayısında hızlı bir artış gözlemlenir ki en belli başlıları Koca Ragıp Paşa, Atıf Efendi, Aşir Efendi, Murad Molla ve Koca Yusuf Paşa kitaplıklarıdır.

Osmanlı devletinin yüzünü batıya döndüğü 19. yüzyılın başlarından itibaren şehir mimarisi ve toplumsal yapıda köklü dönüşümler yaşanmıştır. Reform yanlısı padişahların ilki olan III. Selim devrinde, imparatorluğun bilhassa askeri alanda geri kalmışlığını sonlandırmak amacıyla Nizam-ı Cedid askerleri için Levent ve Selimiye’de iki büyük kışla yapılmıştır. Bu vakte kadar Osmanlı başkentindeki en önemli kapıkulu kışlaları olarak karşımıza çıkan ve Fatih ile Aksaray semtleri arasına yayılan Yeniçeri kışlaları ise 1826’daki Vaka-i Hayriye diye adlandırılan gelişmeler sonrasında tarihe karışacaktır. Yeniçeri ocağını ortadan kaldıran II. Mahmut, aynı yıl içinde bu olayın bir nişanesi olarak da Tophane semtinde Nusretiye adında bir selatin camisini ibadete açmıştır. Yüzyılın ortalarında meydana gelen Kırım savaşı sırasında ise İstanbul, Avrupalı müttefik orduları ağırlamıştır. Bu bağlamda şehirdeki bazı yapılar ve askeri kışlalar İngiliz ve Fransız askerlerin bakımına tahsis edilmiştir. Yine modern hemşirecilik mesleğinin kurucusu olan Florance Nightingale, hemşireliğin temellerini İstanbul’da hasta bakıcı olarak geçirdiği bu dönemde atmıştır.

Ulaşım konusunda da İstanbul’da bu yüzyıl içinde önemli gelişmeler yaşanır. Sultan Abdülmecid zamanında deniz taşımacılığı için Şirket-i Hayriye’nin temelleri atılırken, Sultan Abdülaziz zamanında atlı tramvaylar devreye girdi. Yine bu padişahın saltanatının son dönemlerinde Fransız mühendis Eugene Henri Gavand’ın girişimleri ile Karaköy ve Beyoğlu’nu birbirine bağlayan tünel projesi hayata geçirildi.

Eğitim konusunda da İstanbul hal-i hazırda faaliyetlerine devam eden önemli bir mektebine yine Sultan Aziz zamanında kavuştu. Bunlardan ilki sultanın 1867’deki Avrupa gezisinden bir yıl kadar sonra imparatorluğa batı diplomasisine hakim ve dil bilen bir  bürokrat kadro yetiştirmesi hedefi ile açtığı Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi)’dir.

20. yy.da Osmanlı devletinin çöküşüne paralel olarak İstanbul için de zor günler başlar. Şehir, I. Dünya savaşı sonunda 16 Mart 1920’de İtilaf devletlerinin işgaline maruz kalır. Bu işgal Sultanahmet, Fatih, Kadıköy, Üsküdar mitingleri ile protesto edilse de 6 Ekim 1923’de Şükrü Naili Paşa komutasındaki TBMM kuvvetlerinin şehri teslim alışına kadar devam edecektir.

Bu arada İstanbul, neredeyse beş asırdır süren payitahtlık vasfını da yitirmiş, Ankara’nın gölgesinde kalmıştır. Reis-i cumhur M. Kemal Paşa, eski rejimin merkezi olan şehri 1 Temmuz 1927’ye kadar ziyaret etmemiştir. Bu tarihten sonra ise İstanbul, önemli kongrelerin toplandığı, yabancı ülke liderlerinin kabul edildiği bir şehir olmaya ve yavaş yavaş eski günlerine dönmeye başlayacaktır.

İstanbul, bugün de taşıdığı tarihsel miras, içinde barındırdığı kültürel değerler, sahip olduğu doğal güzellikler sayesinde yerli ve yabancı pek çok insanın ilgisini ve beğenisini çekmeye devam etmektedir. Eee boşuna Doğu Roma imparatoru Justinyanus bu şehre “Ebedi kent” dememiş.

Bu yazı, Gezgin dergisinin 2010 yılının Haziran sayısında yayımlanmıştır.

Yazar : ÖNDER KAYA

ÖNDER KAYA

1974’te İstanbul doğumlu. Öğretmen, araştırmacı-yazar ve tarihçi. Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olan Kaya, aynı yıl Marmara Üniversitesinde yüksek lisansını yaptı. Öğretmenlik hayatına Robert Koleji’nde devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir