Salı , 17 Eylül 2019
Anasayfa » KÜLTÜR » Sokak Müzisyenleri

Sokak Müzisyenleri

Yazı: Seda Yeşildal – Mehmet Samsakçı

Yardım toplamak için mi, yoksa kıymetinin bilinmediğini düşündükleri sanatlarını icra için mi çaldıkları bilinmeyen ve sanatlarını herkesle, sokakla, caddeyle, en geniş ifadeyle ‘hayatla’ paylaşan kişi veya gruplar… Bazen tek bir gitar, keman, klarnet hatta kemençe; bazen de grup olarak karşımıza çıkan, sokağımızın, caddemizin, yol üstümüzün, kısaca hayatımızın bir parçası olan müzisyenler onlar. Sokak çalgıcıları ya da biraz daha modern bir ifadeyle cadde müzisyenleri.

gezgindergi_ kultur_sokak (6)

İnsan, tabiatı itibariyle ritme, âhenge, melodiye, anlamlı sese mâyildir. Bebekken anneden dinlenilen ve huzurlu uykuların fonları olan ninnilerden tutun da, ahiret yolculuğuna çıkışta okunan mevlidlere kadar, “beşikten mezara” olan müziğin bu türü, dinleyicisini, muhatabını, ekonomik bir tabir icap ederse müşterisini ayağına çağırmaz. Bu müzik, bizzat muhatabının yolu üstünde, hiçbir merasime, hiçbir kurala ihtiyaç duymadan icra edilir. Türk kültüründe, Türk geleneğinde bugün karşımızda ve yaşamımızda olan sokak çalgısının izlerini bulmak hiç de zor değildir. Şiirin musikiyle yan yana yürüdüğü, asıl şiirin dili, dilin en küçük anlamlı birimi olan kelimeyi beste yaratmak, dili serapa musiki yapmak olarak algılandığı devirlerde gazel-seralar ve kaside-gûlar, mükellef sofraların, rahat konakların hatta sarayların eğlencesi olduğu kadar sokağın da sanatkârlarıydılar. Sokak destanları da bu minval üzeredir. Eski seyyar gazete satıcıları da, sokaklarda destan okurlar, biriken kalabalığa gazetelerini satarlardı. Sokak veya cadde çalgısının çok değişik kültürlerde, çok değişik biçimleri vardı. Kendilerinden iltifatlarını, alâkaların ve saygılarını esirgemiş insanlardan öç alırcasına kimi zaman bir dükkânın önüne, kimi zaman bir apartman girişinde, bazen de bir park bankında karşımıza çıkabilen; bir mekânda çalmayı hak edememiş veya kendilerinin ifadeleriyle kıymetleri bilinmemiş, dehaları keşfedilememiş kişi veya grupların hayatımızdaki yerleri nedir, nasıl bir boşluk doldururlar, umduklarıyla elde ettikleri bir midir, yoksa arada hayal kırıklığına sebep olan uçurumlar mı vardır? Açtıkları mendilin veya önlerine konulan kutunun içindeki büyüklü küçüklü paralar, bir emeğin, sanatın, yaratıcılığın mükâfatı mı yoksa merhamet eseri bir küçük maddî yardımdır? Bazı çalgıcıların hâlleri, kendilerine verilen paranın sebebi ve hatta anlamıyla pek ilgilenmediklerini göstermektedir. Âmâ ve engelli bir baba ya da annenin yanında flüt veya akordeon çalan çocuk, yapılacak en küçük bir yardıma o kadar muhtaçtır ki, çok zaman parayı kimin verdiği veya ne kadar verildiğiyle ilgilenmez bile. Çaldığının da ne kadar güzel ve başarılı olduğu da ne kendisinin ne de dinleyicisinin umurundadır. Zaten “sokak çalgısı”nda söze ihtiyaç duymayan bir ön anlaşma vardır. İcra edilen musikinin belirlenmiş bir bedeli yoktur ve sokak çalgısından yüksek bir sanat değeri beklenmeyecektir. Kaldı ki belirlenmemiş, “ne verilirse olur” veya “ne verilirse odur” şeklindeki bir ön kabul bile burada müziğin sanatsal kıymetinin değil, yardımlaşmanın, omuz omuza yaşamanın bir göstergesidir. Burada dilenmek yoktur, belki yardım almaya veya yardım etmeye vesile olan saf, samimî, çok zaman acemî bir müzik vardır.

gezgindergi_ kultur_sokak (4)

Taşı toprağı altın olduğuna inanılan şehirlerde hayatın çok zaman taş gibi soğuk ve sert çehresiyle karşılaşan, “yine ne varsa memleketimde, özümde, uzviyetimin bir parçası olan toprağımda ve onun değerlerinde var” dercesine ekmeklerini sazlarından, pınar başlarında, dağ yamaçlarında çaldıkları kavallarından çıkaran alaylı taşra insanları bir yana, senelerce konservatuar okumuş, kendilerini tatmin etmeyen veya kendilerinin tatmin edemedikleri mekânlardan sonra, sokağın, yani hayatın içine dalan okullu müzisyenler de sokağımızın, caddemizin müzisyenleridir. Daha ziyade kalabalık, hiç kimsenin, hiç kimsenin kıyafetine, hâline, tavrına bakmadığı iki yanı cafelerle, lokantalarla, alışveriş merkezleriyle dolu büyük caddelerde, metrolarda çalan bu kişi veya topluluklar diplomalarının haklarını vermeyen, sanatın değerini ve mânâsını anlamayan insanlara bir anlamda kusurlarını gösteriyorlar. “Ayaklarımın dibine açılan bu mendil, yanı başıma koyulan bu kutu, sanatımın değersizliğini değil, sanatın sizin katınızdaki değersizliğini gösteriyor…” “Bütün genellemeler tehlikelidir, bu da dahil” diyen kişiye hak vererek belirtmek gerekir ki sokak çalgısının bin bir çeşidi olabilir, sokak çalgıcısının sokakta oluşunun bin bir ayrı sebebi ve anlamı olabilir. Bu, sadece şahsî zevkten, kişinin, müziğini dar dinleyici kitlesinden ziyade akmakta olan hayatla yüzleştirmek arzusundan da kaynaklanabilir. Yukarıda değinildiği gibi, sokak çalgısının her ne kadar gelenekte az çok var olduğu kabul edilse bile, esasen sokak çalgısının modernizmle, şehirleşmeyle neşv ü nema bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Sokak müziği şehirli bir müziktir. Bugünkü dünyanın büyük metropollerinde örneklerine ve çeşitlerine sıkça rastlanan sokak çalgıcıları, modern insanın hızlı hayatıyla, bu hayatın durup düşünmeye imkân bırakmayan, sürekli hareket etmek ve değişmekten yana olan, bir yerde konaklamaktan ziyade sürekli değişmeye dayalı hayat tarzına olgusuna çok bağlıdır. Bu hâlleriyle sokak çalgıcılarını şehir dekorunun renkli ve sevimli aksesuarları olarak görmek de mümkündür. İstanbul’un her milleti, her yaşı, her cinsi, her dini kucaklayan peyzajının en mucizeli yerlerinden birisi olan İstiklâl Caddesi’nin bazıları seyyare(gezgin), bazıları sâbite olan çalgıcıları, artık hafıza ve hatıraların değişmez unsurlarıdırlar. Bu müzisyenlerden yoksun bir İstiklâl, bundan sonra yarım bir İstiklâl’dir. “Musiki duaya benzer. Dua, Allah’ı, kendi çırpınışımızla içimizden bir şey gibi yaratır. Öğretilen her şey, bütün akideler, korkular, engeller, insanın kendi üstüne katlandığı, varlığındaki biçareliğin şuuruna erdiği, onu ezici kâinatla karşı karşıya gördüğü bu yalnızlık ânında hepsi unutulur. Bu biçarelik şuurunun, bu yalnızlığın arasından Allah bütün parlaklığıyla doğar. Musiki de öyledir. Kendi üzerine döndükçe kendisini, hedefini, mevzuunu yaratır. Musikinin maddesi yoktur. Başlangıcı vardır. Bu, hançeremizin veya asabımızın -Valéry’nin dediği gibi- bir gıcıklanışıdır. Geri taraf, asıl kumaş kendiliğinden ve kâinatıyla birlikte beraber doğar.

gezgindergi_ kultur_sokak (3)

Maddesi olmadığı için insanı ele alarak işe başlar, onu siler, değiştirir, ona ayrı zamanlar icat eder. Sonunda tıpkı dua gibi ortada benden başka bir şey olan bir “Ben” kalır. Ve bu benlik kâinatın bir nevi eşitidir”. ” Tanpınar’ın İsmail Dede hakkında yazdığı bir yazıdan alınan yukarıdaki cümleler, müziğin, insanoğlunu beşerî ve ilahî hadlerin arasında nasıl bir seyre çıkardığını, aradaki bütün sebepleri, vasıtaları silerek, insanı Yaratıcısıyla nasıl buluşturduğunu zarif ve net bir şekilde gösteriyor. Müzik, elbette diğer sanatlar gibi ferdî ve millî bir zevk ve seviye ürünü olan bir göstergedir. Nağmeler, toplumların ve kavimlerinin söze ihtiyaç duymayan nakış ve hafızalarıdır. Dikkate değer olan şudur ki, bu kadar yerel ve millî olan bu sanat aynı zamanda belki de en evrensel, en cihanşümul sanattır. Çünkü malzemesi sestir, nağmedir. Sokak çalgısının caddelerde, metrolarda sık sık karşımıza çıkması işte müziğin bu özelliğiyle de çok yakından ilgili olsa gerektir Bir Avrupa şehrinin küçük bir kasabasından çıkıp “özge âlemler temaşa etme” isteğiyle Doğu’ya gelen bir seyyahın, sadece mızıkasına güvenerek şehir şehir gezebilmesi, karnının acıktığı yerde bağdaş kurup müziğini yapması ve kazandığıyla yemeğini alabilmesi sokak çalgısının evrenselliğini, kültürler arasındaki arabulucu misyonunu da en iyi şekilde göstermektedir. Bu tür bir icra, bu yönden bakıldığında bir kültür elçisi, bir barış davetkârıdır. Sanatın birçok kolunda olduğu gibi sokak çalgısında da renkler, inançlar, cinsler, ideolojiler vs. insanlığı farklı noktalara dağıtan birçok unsur silinir ve ortada kâinatın düşünebilen, hissedebilen parçası olan “insan” kalır.

gezgindergi_ kultur_sokak (2)

Sokak Müzisyenleri – Bu yazı 2007 yılının Mayıs ayında yayınlanan Gezgin dergisinin 4. sayısından alınmıştır.

Yazar : SEDA YEŞİLDAL

SEDA YEŞİLDAL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir