Cuma , 14 Ağustos 2020
Anasayfa » DÜNYA » İran

İran

İran’a ilk defa ailemle gitmiştim. Kızım altı yedi yaşlarında idi. Ailemle gittikten sonra bendeki etkisini 20 yıllık dostlarımla paylaşınca birlikte, bir daha gitmeye kadar verdik. Ama şimdi bile hayalimde Transasyatreni ile Ankara’dan Tahran’a gitme hayalim bir kenarda bekliyor.

Yazı ve Fotoğraflar: Mehmet Kutlu İnanç

Üç kafadar Doğubeyazıt’ta buluştuğumuzda rota hakkında henüzkarar vermemiştik. Birimiz İstanbul’dan birimiz Riyad’dan ben Kahramanmaraş’tan gelerek Gürbulak sınır kapısında buluştuk. Birkaç yıldır birbirimizi görmediğimiz için ne var ne yok derken kendimizi sınırdan geçmiş bulduk. Kapıdan çıkar çıkmaz çevremizi para bozmak isteyenler ve taksiciler çevirmişti. Daha önce Bazargan’ı dolaşamadığım için ilk önce taksicileri atlatarak orayı görmek üzere dolmuşla Bazargan’a ulaştık. Biraz dolaşıp telefon kartlarımızı aldık. Sonrasında nisbeten kapıdan uzak olduğumuz için daha uygun bir fiyata Kazım abi ile bizi Tebriz’e götürmesi için anlaştık. İran’da en büyük sorunlarımızdan bir tanesi para birimi olduğunu baştan söylemekte fayda var. Resmi para birimi İran riyali, ama halk bir sıfırı atarak tümen/toman birimini kullanıyor. Daha önce ailemle 70 bin tümene gittiğimiz yolu bir sene sonrasında 50 bin tümene kat ettik. Kazım abi dedim çünkü kendisiyle o kadar kaynaştık ki, dönüşte yine onu bularak Tebriz’den kapıya bırakmasını rica ettik. Yolda İran ve Ortadoğu siyasetinden tutun, yarım yamalak ezberlediğimiz Haydar baba beyitleri üzerinde sohbetlerle geçirdik. Kazım abi sayesinde İran’da en güzel diziyi tattık. Dizi İran’ın geleneksel yemeği, muhakkak tatmanızda fayda var.

Ulaşım genel olarak ucuz. Malumunuz petrol ve doğalgaz İran’ın başının beladan kurtulmamasını sağlayacak kadar bol. Doğal zenginlik tüm dünyanın iştahını kabartıp bir milletin burnundan getirmek için her türlü zalim uygulamaya sebep olabiliyor işte.
Para bozdurmayı İran tarafına bırakmanızı tavsiye ederim. Ambargo sebebi ile net bir kur fiyatı yok. Hesaplamayı birisi anlatsa hala anlamam herhalde. Burada yazdığım rakamları da sadece fikir verebilmek açısından notlarımdan ve elimde kalan fişlerden aktardım.

Tebriz

Tebriz’e 4 saate yakın bir süre sonunda ulaştık. Aslında o kadar sürmez ama yolda dediğim gibi dizimizi yedik, gül yaprakları ile süslenmiş çayımızı içtik. İlk önce kalsak mı devam mı etsek diye düşünürken hazır çantalarımız sırtımızdayken bize devam etmek yakışır dedim ve Isfahan’a devam kararı aldık. Otobüs değnekçileri bize ilk önce bilet yok dediler ama Kazım Abi’nin müdahalesi ile hemen VIP biletimizi bulduk. VIP cidden VIP olarak tasarlanmış. Otobüste 20 civarında koltuk var. Her sırada 2 ve tekli olmak üzere toplam 3 tane koltuk var. Koltuk araları çok geniş ve resmen yatak haline gelebiliyor. Bilet fiyatı yaklaşık 20 bin tümen civarında idi. Daha önce ailemle olan yolculuğumuzda karşılaştığımız otobüs şoförü de denk gelmez mi? Gayet keyifle geçti saatler ve Isfahan’a ulaştık. Bu arada yolculuk başlamadan önce yiyeceklerinizi içecekleriniz önünüze bırakılıyor. Suyunuzu kalkıp kendiniz alıyorsunuz. Sabah’a doğru Isfahan’a vardığımızda ilk iş sıcak çay ve bisküvi ile kahvaltımızı yapmak oldu. Ben yaklaşık 30 saattir yoldaydım artık gücümüz azalmıştı. Hazır bu kadar gelmişken Isfahan’ı dönüşe saklayarak devam kararı verdim ve arkadaşlarım ilk yolculuğumuzdaki ikinci şoklarını yaşadılar. Yazd’a bir otobüsün en arka koltuğunda sıkışarak gidebildik. En son saatlerde arkadaki boşlukta uyumak zorunda kalarak hem de. Bunun bedeli de 10 bin tümen civarında idi.

gezgindergi-dunya-iran-2

Yazd

Yazd’ın yeri gezdiğim tüm şehirlerden farklıdır yanımda. Beni yine sıcaklığıyla karşıladı. Hafif bir sıcak çöl esintisi, kum kokusu, sıcak pastel renkler. İlk gittiğimde öyle tatlı bir taksici amca ile karşılaşmıştık ki onu hala unutamıyorum. Bir de Amman’da Muhammed vardı, onunla da iyi dost olmuştuk. İkinci Amman ziyaretimde az kalsın beni ezecek taksicinin Muhammed olduğuna şaşırmamışsınızdır. Ben onu fark etmeyince beni böyle durdurmayı başarmıştı sağ olsun. Yazd’li amca bize şehrin önemli yerlerini tek tek gezdirdi, fotoğraflarımızın kadrajına ve ışığına kadar tavsiyelerde bulunmuştu. Özellikle kızımın tek fotoğraflarını da çektirdi. Üstelik de içimdeki pazarlık aşkını da alarak çok çok uygun bir rakama bizi hostelimize bırakmıştı. Bu sefer Avustralya’da birkaç yıl çalışmış bir genç taksici ile anlaştık. Aksanlı ve vurgulu bir şekilde sürekli oradan bahsetti. Sonunda hostelimize ulaştığımızda üzerimizden bir yük kalktı. Biz çölün havasını, atmosferini hissetmek isterken o Avustralya’daki kafelerden bahsediyordu. Otobüs terminalinden hostele süren bu yolculuk bize madden 5 bin tümen civarına 30 küsür saatlik yolculuk üstüne manen demir yumruk gibi gelmişti.

Taksilere yeri gelmişken pazarlık büyük bir alışkanlık bu bölgede de. Taksimetre geçerli değil desem yalan olmaz. Ayrıca unutamadığımız bir anımızda, Yazd’dan Isfahan’a dönüşte hostelden terminale gitmek için çağırdığımız taksidir. Gecenin on ikisinde bizden 6 bin tümen isteyen adamla pazarlık denememdeki gerginlik arkadaşlarımla ilk patlamamız olmuştu. Zaten her gezide illa bir patlama yaşıyoruz. İran’da eşimle de Isfahan’da yaşamıştık. Ondan fazla ülke gezimizde bir defa kavga etmek âdetimiz oldu zaten.

Biz yine Silk Road hosteli tercih ettik. Bu defa Hostel’de daha önceki çalışanlar yoktu. Ama yine güler yüzlü çalışanlar ve yorgun gezginler vardı. Hemen yakında Orient hostelde de kalmıştık ama Silk Road daha çok etkileyici diyebilirim. 4 kişinin kalabileceği bir oda 40 bin tümen. Misafirlerin büyük kısmı gezginler. İran’da çok rastlayamayacağınız koğuş odalar da var. Sabah kahvaltısı, internet, akşam yıldızları izleyerek uyuyabileceğiniz büyük sofalar, havuzda altın renkli balıklar ve çok lezzetli yöresel yemekleri bulabilirsiniz.

Rüzgâr yakalayıcıları şehrin en dikkat çeken özelliğidir. Yüksek bacalar ki buna badgir deniyor rüzgârı içeriye alarak doğal bir klima sistemi oluşturuyor. Bu sayede odalar hatta sulama kanallarındaki sular bile soğutuluyor. Şehrin her yanında bu bacaları göreceksiniz. Zerdüştlerin en bilindik ve tarihleriyle yaşayan şehir olmakla birlikte ipek işleme atölyeleri de diğer dikkat çeken noktaydı benim için. Şehir tarihiyle o kadar iç içe ki bence burada yaşamak ayrı bir ayrıcalık. Her adım başında çölün kokusunu alıyor ve yaşama dokunuyorsunuz. Eserler çok dikkatle korunuyor. Şehrin 7 bin yıllık bir geçmişi olduğunun yazıldığını da söylemem lazım. Bu kadim çöl şehrinin nüfusu 500 bin. Şehirde Cengiz Han’ın ayak izlerini, Safevilerin parmak izlerini tüm varlığı ile hissediyorsunuz. Tabi halı atölyelerini de unutmamak lazım, onlarda süper ama sırt çantasına sığabilecek bir halı üretilememiş henüz.

İran’a gitmeden önce üç kitaptan bahsetmek isterim. Birincisi Özcan Yurdalan/Ahşap Fanus. Gitmeden önce kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Diğeri malum Lonely Planet. Bir de Zafer Bozkaya/İran Gezi Rehberi ki bizde gezi kitapları ne yazık ki pek yaygın değildir. Bu alanda parmakla sayılacak kitaplardan birisidir. Fiyatlar, ulaşım araçlarının saatleri hariç genel olarak faydalı. Bir de sırt çantalı gezginlerden ziyade turistlere hitap ettiğini düşünüyorum.

Lonely Planet’te tavsiye edeceğim harita ve gezi planı var. Özellikle yürüyüş rotaları harika. Öğleye kadar dinlendikten sonra güneşin yakıcı sıcaklığı altında ilk adımlarımızı atmaya başladık. O gün yürüyüş turumuzu yapacaktık. PDF olarak satın aldığımız Lonely Planet kitabımızdan çıktıları elimize alarak ilk günün heyecanı ile yola koyulduk. Yine ilk günün heyecanı ile rotaya birebir sadık kalarak tamamladık günü.

Akşamında güzel bir kuzu tandır kebabından sonra gece kulübüne gittik. Yazd’de ki ilk gecemizde derin bir uykudan önce bir çay içmek ve bir nargileden iki nefes çekmeyi denemek bizim de hakkımızdı. Tabi her şey bir yana toplumu gözlemlemek için elverişli mekanlardan birisiydi bence. Garsonlar çayımızı, nargilemizi sürekli gelip kontrol ettiler sağ olsunlar. Şam’daki Al Nawfara kahvehanesindeki garsonların kulaklarını çınlattık. Adamlara ateş için yalvarmadığımız kalırdı. Sonra, yan masadaki doğum gününden bize ikram edilen pasta. Doğum günleri konusunda şanslıyım sanırım. Mısır’da Nil üzerinde de aynı şekilde kuru çaya niyetlenirken kocaman pasta ile imdadıma yetişmişlerdi. Bu arada kulüp dediysek bizdeki çayhanenin hallicesi bir mekân burası. Dekorasyon hizmet çok iyiydi ama. İnsanlar aileleri ile gelip vakit geçiriyorlar bu ve benzeri mekanlarda. Gecenin finalinde işyeri sahibi bizden tüm ısrarlarımıza rağmen hesabı almadı. Tebrizlilerin konağımız olun sözünün gerçeğini burada yaşadık. Bu kadar güzel bir gecenin sonunda cidden mahcup olarak ayrıldık. Tabi otele nasıl döneceğimizi düşünmeye başladık ki arkamızdan koşarak gelen garsonu fark ettik. Galiba hesap işi karıştı diye birbirimize bakarken ikinci şok bizi bekliyordu, “bu saatte taksi olmaz biz taksi çağırdık az bekleyin” demek için koşarak gelmişti garson.

Derin bir uykudan önce internet filtresini geçmek üzere Proxy denemelerimizle epey zaman geçirdik. Google bile sorduklarımıza cevap vermiyordu zira.

Eski Şehir

Özellikle eski şehirde (oldcity) üstü kapalı yollarda ışık ve gölge oyunları çok keyifliydi, bir de fırından yeni çıkmış bir pideyi ucundan yiyerek gezinmek. Bunlar aklımızda kalan en belirgin şeylerdi günün sonunda.

gezgindergi-dunya-iran-3

Cami Mescidi

Hostelin hemen yanı başındaki Cami Mescidi ile başlamıştık gezimize. 50 metrelik iki minaresi ile şehrin her yerinden görülebilen bu cami beş, altı yüzyıldır ayakta. İki defasında da tamirat için minarede iskele kurulu idi. Yaşamdaki rahatlık ve yavaşlık çölün insanlardaki bir izi olsa gerek. Bir sonraki durak Seyyid Rükneddin adına yapılmış türbedir gezginler için. Caminin yanı başında bir de müze var. Müzede son yüzyıllardaki yaşamdan izler bulmak mümkün. Ayrıca yekpare bir levhada yazılmış Kuran’ı Kerim dikkat çekici. Tabi el yazmalarını da unutmamak lazım. Tek kelime ile harika. Caminin dikdörtgen bir avlusu ve kuzey kanadında türbeleri var. Zeminde su dağıtım sistemi varmış ama ben iki defasında da giremedim. Birkaç yerde Cuma günleri, evlenmemiş kızlar kıyafetlerine kilit asıp anahtarını cami avlusuna fırlatıp, anahtarı getiren kişinin kendisine tatlı ısmarlamasıyla tanışmalarını okumuştum. Aman kanmayın bunlara, bu anahtar kilit vs. işini birçok ülke için duydum ve tek kelime ile hayal ürünü olduğunu söyleyebilirim. O yüzden siz siz olun bu palavra laflara inanarak, sıcakta bir anahtar bulabilir miyim diye beklemeyin. Ayrıca son zamanlarda Şii inancında olan Muta nikâhı da kafanızı karıştırmasın. Bizim yerli oryantalistlerin masa başında uydurdukları hikâyelerden birisi bu da. Örneğin İslam’da erkeğin birden fazla evlenmesine izin var. Benim çevremde şu ana kadar bırakın dört, iki evli birisi bile olmadı. Ama uzaktan masa başında ahkâm kesen oryantalist zihniyetin hükmü net, bu coğrafyada herkes dört bayanla evleniyor. Muta nikâhı da aynı şekilde bir mit, efsane. Gezmenin bir avantajı da bu, masa başında üretilen hayalleri değil gerçekleri kendiniz bizzat görebiliyorsunuz. Bilginiz başkasının kalemiyle değil, ayağınızın gücüyle artıyor.

Seyyid Rükneddin’in türbesinin kubbesi de Mescid Camisi gibi her yerden görülebiliyor. İran’da her şehirde en büyük caminin adı aynı zamanda Cuma Camisidir. Zira Cuma namazı en büyük ve merkezi camide kılınıyor. Yazd’de de bu aynı şekilde. Türbeden sonra büyüleyici dar sokaklar başlıyor. Dar yollar bize gölgede yürümeye ve sıcaktan çok etkilenmemeye fırsat tanıyor. Bir sonraki durağımız Lari Hanı oldu. Şehrin mimari özelliklerini tam anlamıyla üzerinde taşıyor. Son yüzyılda değişik amaçlarla da kullanılmış. Eğitim merkezi mesela. Harika renkli camlar, aynalarla süslenmiş odaları var. Hemen yakında yine beş yüzyıllık maziye sahip Alexander hapishanesi var, nam-ı diğer İskender yani. Burası da gezginlere keyif verecek bir yapı. Özellikle merdivenden aşağı indiğinizde sizi bekleyen sessiz ve kuytu oda harika. Minik bir havuz başında serinlemek ve dinlenmek ve bir şeyler içebilmek büyük bir keyif. Duvarlar, atmosfer o kadar güzeldi ki, biz bir de fotoroman yaptık burada. Tabi bizi yönlendiren asıl şey tahmin edileceği üzere duvar yazıları oldu.

Hapishanenin çok yakınında turizm danışma bürosu ve 12 imam türbesi var. 12 imam İran halkı için çok ayrı bir önem taşıyor inanışları gereği. Bu bina 11 yüzyılda yapıldığında henüz dünyaya 4 imam gelmiş olması gerekiyordu.

Emir Çakmak Külliyesi

Emir Çakmak Külliyesi Yazd’ın hayranlık bırakan diğer en önemli yapısı. Önünde kocaman bir havuz çoluk çocuk herkesin bir buluşma yeri olmuş. Bu havuzu kanat ustalarının heykelleri süslüyor. Külliyenin 40 metrelik iki minaresinin taçlandırdığısimetrik mimarisini meydandaki taze meyve suyu satan dükkânlarda oturarak hayranlıkla izleyebilirsiniz. (Ben kavun ve nar suyunu tavsiye ederim.) Binanın altı uzun bir koridor şeklinde ve sağlı sollu dükkânlardan oluşuyor. Tabi bu dükkânlardan birkaçı çello denilen yöresel İran kebabı yapan mekânlar. Meydanda dikkat çeken diğer bir şey de Nakl adı verilen ahşap bir şey. Şey diyorum çünkü nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum. Nevruz’da üstü siyah bez ve aynalarla kaplanarak insanlar 10 metreden daha yüksek yaprağa benzeyen bu şeyi taşıyorlar. Bunun daha küçük bir modeli da hostele yakın bir yolda vardı.Külliyenin yakınında Emir Çakmak Camisi de var. Ezanlarda hoparlör kullanılmaması da dikkat çekici şeylerden bir tanesi bence.

gezgindergi-dunya-iran-4
İran’da fotoğraf çekmek diğer Ortadoğu ülkelerinin aksine çok daha rahat geldi bana. Ama nedense insanların kadraja girmesinden imtina ettiğimi ancak döndüğümde fark ettim.

Zurhane

Yine bu meydana bakan bir yol üzerinde Zurhane var. Zurhane esnafın iş çıkışı eve gitmeden önce ritmik ezgi ve ilahiler eşliğinde spor yaptıkları bir mekân. Spor yapılan alanın üstü kubbe altı su deposu ve tahmin edeceğiniz üzere badgir sistemi ile soğutuluyor bu kanatlar. Buraya 3 bin tümene bilet alarak girebiliyoruz. İçerisi oldukça eğlenceli ve hareketli ama biraz havasız. İnsanlar ter dökerken siz kenarda çayınızı yudumluyorsunuz. Ritüelleri zamanla öğreniyorsunuz. Özellikle sonlara doğru tecrübe ve güç kendini belli ediyor. Kocaman ahşap ağırlıklar ve demir zincirlerle gösteri ciddileşiyor. Biz girmeden önce susuzluğumuzu bastırmak üzere bir bakkala dalıverdik. 3 kola 3 su demek için kan ter dökerken bakkal çırağına 3 su 3 te kola ver abilerine dedi.

gezgindergi-dunya-iran-5
Su Müzesi

Meydanın başında su müzesi var. Bu müzede bölgenin en yetenekli ustalarının eserleri sergileniyor. Mimari planlar, su çıkartma teknikleri, malzemeleri hepsi burada var. Kanat nasıl yapılır, nasıl çalışır buradan öğreniyoruz tabi. Hoş zemin kattaki o serin oda içine girmek için bile 5 bin tümen verilir.

İlginç gelen bir nokta daha var ki duvar resimleri. İnsanlar resimlerde fazlaca samimi ve en azından Türkiye’de alışkın olmadığımız rahatlıkta olması. Bayanlar ve erkeklerin örtüsü yeri geliyor bir bez parçası ile geçiştiriliyor. Buna saray ve köşklerde normal karşılayabiliriz belki ama türbenin kapısında bile olması ilginç geldi bana açıkçası.

Haydarzade Para Müzesi

Haydarzade para müzesi de ilginç bir mekân. İran’dan gelmiş geçmiş tüm paralar burada. Hele de Şah dönemi çok ilginç. Kızımın hiç dikkatini çekmemişti. Daha doğrusu çok çabuk sıkılmıştı. Ben de yine aynı his uyandı.

Her şehirde Cuma Camisi olduğu gibi Humeyni Caddesi/Meydanı da var. Bu noktada kültürümüz paralellik gösteriyor işte. Bu cadde üzerinde yeni ve büyük bir cami yapılmış sonradan. İsmi Hazire Camisi. Camiler bizden biraz daha farklı olarak yaşam alanı özelliğine sahip olduğunu belirtmem lazım. İnsanlar daha rahat oturup konuşabiliyorlar. Hatta caminin bazı bölgeleri insanların oturup konuşması için tasarlanmış. Unutmadan bu cadde üzerinde gösterişli bir de saat kulesi var.

Şehrin uzak noktaları için taksi otobüs ile gezmekle birlikte bir tura da katılabilirsiniz. Hostelde eşiyle birlikte rehberlik yapan bir bayan rehber vardı. Gündüzleri organizasyonları kendisi yapıyor. İkindi serinliği ile birlikte eşiyle birlikte gezilere başlıyorlar. En azında bir tura kesinlikle katılmanızı öneririm.

Saray Bahçesi

Şehrin biraz daha dışındaki mekânlarından“Bağ dovlat abad” var. İran’da kelimelere az dikkatle bakınca manayı çıkartabiliyorsunuz aslında. Farsça ve Arapça ile iç içe girmiş bir coğrafyadayız neticede. Dovlat bildiğimiz devlet. Bağ zaten aynı, Abad fiil. Kısaca idari bahçe, saray bahçesi diyebiliriz. Bahçesindeki dutlar da bildiğimiz dut, aynı çay gibi. Çay heryerde çay.Kocaman bir havuzu var bu sarayın. Tabi yinekanat badgir olayları. Ama bu badgir 30 metreden fazla bir uzunlukla şehrin en uzun badgiri oluyor. Çevresinde yine çay bahçeleri ve lokantalar bulunuyor.

İran’ın bir dikkat çeken özelliği de bayanların günlük yaşamda çok aktif olması. Her resmi kurumda, dükkânda bayanlar en az erkekler kadar çalışıyorlar.

Ateşgade

Şehrin en önemli özelliklerinden birisi İran’ın en eski Zerdüşt ateşine sahip olması. Ateşgade isimli bu tapınakta 1500 yıldır sönmeden yanan ateş günde 2 defa ziyaret edilebiliyor. Cam duvarın arkasında büyük bir mangaldaki bu ateşi beyaz kıyafetli “hoca”lar arada arada tazelemek için odun getiriyorlar. Ateşgade içerisinde Zerdüştlük inancı ve yaşamı ile ilgili minik bir müze de var. Bu binaya girmek için de 10 bin tümeni gözden çıkartmak zorundasınız. Tapınağın içerisinde ve ön yüzünde bulunan dini sembolleri meraklıları için oldukça ilgi çekici. Her bir işaretin, duruşun ayrı bir anlamı varmış zira.

Dahme

Zerdüştlerin diğer önemli bir merkezi de sessizlik kuleleri, nam-ı diğer dahme. İki tane tepenin üzerine kurulu bu mezarlığa çıkarken nefesimiz kesildi. Mezarlık dediysem yuvarlak taştan bir yapı. Sur gibi yüksek bir duvarla çevrili. Ortada bir çukur var. Anlatılanlara göre ceza almış kişiyi hoca kucağında taşıyarak getirirmiş. Yere açık şekilde bırakıp, yırtıcı hayvanların yemesinden geriye kalan kemiklerini de bir delikten aşağıda yer alan odaya atarlarmış. Burada yorgunluktan ölsek, biz de ilginç ritüellere maruz kalabilirdik. Burayı Nazan Bekiroğlu’nun kaleminden okumuşsunuzdur. (O yüzüğü çukurdan aldım ablacım, bozdurup bir gezi daha yapacağım.) Eğer okumadıysanız tavsiye ederim, zira sırt çantalı bir gezgin her zaman o duygulara sahip olamaz, bir de o gözle bakmakta yarar var. Cenaze merasimine geri gelirsek, Şah zamanında kesin olarak yasaklanan bu uygulama Hindistan’da hala yaşanmaktaymış. İki kulenin birisi garibanlara diğeri zenginlere aitmiş. Dahmeye çıkmadan önce üstü minik kubbeli harabe evler de var. Unutmadan buraya kadar çıkmışken şehre uzaktan bakıp izlemenin keyfini kaçırmayın. Tabi hemen alttaki insanları unutabilirseniz.

Çak Çak

Temmuz’un 14 ve 18 arasında hac merasimlerinin düzenlediği Çak Çak’ da listeye yazılabilecek bir mekan. Uzun ve dik bir merdiven yolculuğu ile tepedeki ufak odaya ulaşıyorsunuz. Yol boyu insanların hac için geldiklerinde kalacakları odacıklarla dolu. Sasani prensesi Nikbanu Hanım’ın, İran’ın fethinden sonra buraya kaçtığı inanılıyor. Burada soluklanmak için duruyor ve su damlamaya başlıyor. Çak Çak, tıp tıp anlamına geliyormuş. Gerçekten de bir su damlıyor burada. Kapıdaki kabartma figürler de oldukça dikkat çekici.

Karanak Köyü

Yazd’in geleneksel yaşamını anlatan ve yaşatan bir köy var, ismi Karanak. Bizim kalmaya fırsatımız olmadı ama gezebildik. Harika bahçeleri, kerpiçten evleri, sallanan minaresi, kanatları badgirleri derken Yazd’in özelliklerini taşıyan minik bir modelini burada yapmışlar vakti zamanında. Şimdi tekrar restore ediyorlar ve bu işin meraklılarının başında Hollanda’lı bir kişi var. Özellikle nefis narının tadı hala damağımda.

Seryazd Kalesi

Biraz zaman alsada görülmeye değer bir diğer yer de Seryazd Kalesi. Ser biliyorsunuz baş/ilk demek. Bu kale konum itibariyle merkezi bir noktada olmasından dolayı büyük bir öneme sahipmiş. Kervansaray’a vardık ilk önce. Rehberimizi önceden develeri de hazır etmişti bizler için. İlk defa deveye binecektim ve korkuyordum. Daha önce hiç cesaret edememiştim. Dost hatırına bindim ve gezimizin en sıkıntılı yarım saati başladı benim için. Ben en genç ve haylaz deveye binmişim meğer. Nerede bir tutam ot görse atlıyordu. ‘’Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur ‘’ deyiminin doğruluğunu işte o zaman anladım. Bir arkadaş deve üstünde fırıl fırıl dönüyor, benimle sohbet edip sakinleştirmeye çalıştırıyor, diğeri bir yandan sigarasını yakıp Ipad’in decut the rope’dalevel atlamaya çalışıyordu. Kaleye ulaştığımızda sıra deveden inmeye gelmişti. Bir kilo vermiştim herhalde yol boyunca. Şimdi sıra bana işaret edilen şekilde inmeye gelmişti. Arkadaşım sen onlara bakma, kendini deveye bırak o da neticede yere oturacak dedi. Deve ilk önce öne doğru eğildi, ben arkaya yaslanmak yerine kendimi serbest bırakınca bağlanmamış oturak ile birlikte sağa kameram, sola çantam çok hızlı bir şekilde yuvarlanarak indik. İran toprağını orada öptüm işte. Kalenin gölgesinde gözlerimi açtığımda dalgalanan İran bayrağı beni karşıladı. Aklıma öğleyin yediğimiz deve etinden yapılmış yemek geldi. İntikam hiç gecikmemişti. Dönüş yolunu arkadaşlarım deveyle, bense arabayla yaptım. Zaten teklif bile edemediler.

Karpuz kesmek âdeti onlarda da varmış, ilk önce hemen güzel bir karpuz kestiler. Yolun yorgunluğunu atmak için uygun bir mekân da kervansaraylar. Teknik bir bilgi de eklemem gerekirse, bu kervansaraylar 50 km. aralıklarla yapılırmış, zira develer bir günde o kadar mesafe kat edebiliyorlarmış.

Akşamı hostelde Ortadoğu siyaseti ve kültürü üzerine diğer gezginlerle konuşarak geçirip Isfahan’a dönüş için veda ettik.

Bu yazı 2014 yılının Nisan ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 86. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir