Anasayfa » KÜLTÜR » İstanbul’un Kapıları
gezgindergi-kultur-istanbulkapilari

İstanbul’un Kapıları

Yabancı ve kem olana karşı,  değerli olanı korumak kapıların en önemli varlık sebebi.  Bu yüyzden ardındaki ile anlam bulur kapılar.  Şimdilerde hanelerimize bekçilik yaparken, eskilerde kentleri koruyup kollardı surların aralarına konuşlanmış şehir kapıları…

Yazı: E.Hilal Korucu Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı

Bugün tarihi kalıntı olarak değerini koruyan sur kapıları, aynı zamanda kentlerin geçmişteki değerinin güçlü kanıtını sunuyor bizlere. O değerli olan ise bir hakikate işaret ediyor. Ve o hakikatin bize tezahür eden  varlık sürecinde, kapıların kimlere aralanıp kimlere kapandığı da kapıyı çalalın niyet ve akıbetinin aşikar ediyor.

Bir zamanlar kapılardan girilirdi İstanbul’a…

Osmanlı hakimiyetine geçinceye kadar İstanbul, bu kapılar ardına kilitlenmiş olarak varlığını sürdürüyordu. Dört bir yanı kuşatılmış bir şehir devleti olan Bizans İmparatorluğu’nun çaresiz bekleyişinin de özetiydi aslında bu kapılar.  Karadan ve denizden çepeçevre surlarla çevrilen İstanbul çeşitli büyüklük ve mimari tarzdaki kapılarla dış dünyaya açılıyordu. Bulunduğu mevkiye göre önem derecesi artan bu kapıların özel işlevleri bulunuyordu. Eskilerde görkemli geçişlerin olduğu, kanlı savaşların geçtiği bu yapılar günümüzde artık, şehir yaşamını sessizce izleyen geçmişin tanıkları olmaktan öteye gidemiyor.

Bazıları hala ayakta dururken yıkılan surlarla birlikte tarihin derinliklerine  karışan ve sadece ismiyle varlığından haberdar olduğumuz kapılar mevcut.  İstanbul’u anlatan kaynak kitaplarda geçen 60 civarındaki kapıdan; Dideban, Ayvansaray, Küngoz, Balat, Fener, Petri, Unkapı, Tüfekhane, Odun, Zindan, Balık Pazarı, Yeni Cami, Hikanatissa, Bahçe, Porta Veteris Victoris, Yalı Köşkü, Eugenius, Oğruk  kapı isimlerini ulaşabildiklerimizden bazıları.

İstanbul’un üç bir yanından açılan kapılar

Toplam uzunluğu 22 kilometreyi bulan surlar üzerindeki bu kapılar bulundukları mevkiye göre Marmara, Haliç ve Kara Surları olarak sınıflandırılıyor. Kara Surları üzerindeki kapılar; Altın Kapı, Yedikule Kapısı, Belgrad Kapısı, Silivri Kapısı, Mevlana Kapı ve Topkapı’dan oluşuyor.  Mamara Denizi’ne bakan surlar üzerindeki kapıların büyük bir kısmı 1950’li yıllardaki sahil yolu yapımı esnasında yıkılmış. İsimleri ya da cisimleri ile arda kalanlar ise Mermerkule Kapısı, Samatya Kapısı, Narlı Kapı, Ahırkapı, Değirmen Kapı, Çatladı Kapı ve Langa Kapısı.  Son olarak , surların Haliç’e bakan kısmındaki kapılara baktığımızda ayakta kalan Cibali kapı dışında Balat Kapısı, Petri Kapısı, Ayvansaray Kapısı, Yeni Ayakapısı, Bahçekapı ve Odun Kapı’nın isimlerine rastlıyoruz.

Altın Kapı’nın zamana direnen ihtişamı

Özellikle depremlerin etkisi ile yıkılan surların ayakta kalan kısımlarındaki kapılardan günümüzde hala yaya ve araç geçişleri devam ediyor.  Tarihi ve yapısal değeri itibari ile mevzuya, Bizans şehir surlarının girişi niteliğindeki Altın Kapı’dan başlıyoruz. Theodosius I. Zamanında kazanılan bir zaferin şerefine 388 senesinde bir zafer taakı olarak inşa edilen bu kapının bir diğer adı da Yaldızlı Kapı. Bizanslıların Porto Aurea (Güzel kapı) olarak da isimlendirdiği bu kapı, Alman Arkeleogu Prof. Hans Litzmann tarafından ‘ muahhar antik devrin en mühim mimari abidelerinden biri’ olarak değerlendirilmiş. Kaynaklardaki çizimlerde tasvir edilen kapı üzerindeki kabartma, sütün, levha ve insan heykellerinden bugüne sadece  kartal, haç figürleri ile XP monogramı ulaşabilmiş. Osmanlı döneminde bu mevkiye ilave edilen yapılarla, Altın Kapı’ya yeni bir çehre kazandırılmıştır. Geride bıraktığı görkemli bir tarihin ardından dingin ama her şeye rağmen mağrur Altın Kapı’yı geride bırakırken; kemerindeki çift başlı kartal figürü dikkat çeken  Yedikule Kapısı çıkıyor karşımıza. Bu kapı daha çok zindanları ile biliniyor. Hisar olarak inşa edilen bu yapı günümüzde de çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor.

Yedikule Kapısı’nı geride bırakırken Belgrad Kapı çıkıyor karşımıza. Önünde kendisiyle aynı adı taşıyan mezarlık ve  bu ikisi arasında hayatın devamlılığını simgeleyen kilim desenli bostanlar yer alıyor. Geçmiş ve gelecek arasında kalan bir başka kapı da Silivri Kapı.  Eremya Çelebi Kömürcüyan’ın yirmibeşinci kapı diye nitelediği bu kapının alametinin iki horoz olduğu da ifade ediliyor kaynaklarda. Karşısında Elekçi Dede’nin mezarı bulunan bu kapı, geçmişten bu güne taşıdığı bir kitabenin yanı sıra duvarlarına yuva yapmış kuşlara ev sahipliği yapıyor.  Duvarlar üzerindeki bu kuş yuvalarından yükselen sesler İstanbul’un gürültüsüne karışırken, Mevlana Kapı önünde satılmak üzere konaklayan kurbanlık hayvanlar hayatlarının son demlerini yaşıyorlar.  Bu kapı ismini eskiden civarında bulunan bahçelerin içindeki derviş odaları ve mevlevihanelerden almış. Kuşatma sırasında kapatılan bu kapı, İstanbul’un fethinden sonra yeniden açılmış ve bugün de hala  geçit veriyor.

Fatih Sultan Mehmed’i ilk önce Edirnekapı buyur ediyor  şehrine

Bizans İstanbul’unda surlar en büyük savunma aracı, kapılar ise bu güçlü savunmanın en zayıf yanı idi. Edirnekapı ve Topkapı da Osmanlı tarihinde özellikle İstanbul’un fethi açısından önemli bir yere sahip. Kuşatmalar karşısında surların en zayıf noktası olan bu iki kapının dış cephesinde  yakın zamanda yazılmış iki kitabede, fetih mücadelesine ilişkin bilgiler yer alıyor. Yaklaşık altı asır öncesinde olduğu gibi bugün de bu iki kapıda yoğun bir insan trafiği var. Bizans döneminde İmparatorların geçiş törenlerine sahne olan Altın Kapı gibi, Edirnekapı da Osmanlı İmparatorluğu devrinde  Padişahların muhteşem geçişlerine tanıklık etmiş. Sultan II. Mehmet, asırlarca süren Bizans İmparatorluğu’nun sonunu hazırlayan fetihi yönetmek üzere,  çadırını  Topkapı’nın karşısındaki tepede kurmuş. Osmanlı dönemi İstanbul’unda Topkapı’nın iç ve dış taraflarında Ermeni poşalar bugünkü ifadeyle çingeneler otururmuş. Yani bugün olduğu gibi geçmişte de yaşam insana dair farklılıkları yansıtıyordu buralarda.  Ayrıca Edirnekapı fetih esnasında ilk açılan kapı olması itibari ile de önemli bir yere sahip Osmanlı İstanbul’unda.

Surlar İstanbul’undan bu güne yapısal olarak ayakta kalan Ahırkapı’ya, saray ahırlarının tam bitişiğinde olduğu için bu isim verilmiş. Arkasında Sultanahmet meydanının kültür mozaiği,  önünde  ise Marmara Denizi bütün derinliği ile uzanıyor.  Topkapı Sarayı’nın sağ ayağını oluşturan bu kapı,  adını verdiği fenerden de anlaşılacağı üzere deniz trafiğinin kontrolünde mühim bir yer teşkil ediyor.

Sükunete aralanan kapı

İsminden de anlaşılacağı üzere Eğri Kapı’nın iki kısmı tam karşılıklı değildir. Diğer kapıların aksine bu kapı Haliç’e bakan bir yokuşun bitiş noktasında bulunuyor. Kara surları üzerindeki diğer birçok kapı gibi bu kapının önünde ve arkasında çeşitli Zat’lara ait mezarlar bulunuyor. Araç geçişinin diğer kapılardaki kadar yoğun olmadığı Eğrikapı, İstanbul’un yoğunluğunda sükunetten en çok nasiplenen kapı.

Cibali Kapısı ile Eğri Kapı arasında varlığını koruyan bir başka kapı XVII.  Aykapı.  Bu kapının tarihteki önemi, Bizans döneminde İmparator ailesine mensup kadınların kapatıldığı Petrion Manastırı’nın burada olmasından geliyor. Aykapı’nın devamında bulunan Cibali Kapı’nın da diğer birçok kapı gibi ismini alış öyküsü var. İstanbul Fetih Derneği tarafından yazılan kapının solundaki kitabede bu olay şöyle anlatılmakta: “Miladın 29 mayıs 1453 Salı günü Bursa Sübaşısı Cebe Ali Bey buradaki sur kapısın kardırıp içeri girdiğinden halk bu civara Cibali demiştir”. Bu ad bizlere her ne kadar meşhur Cibali Karakolu’nu çağrıştırsa da, İstanbul’a yeni bir dönemi aralayan kapılardan birinin adı aslında. Dünya tarihçilerinin Altın Boynuz olarak nitelendirdiği Haliç’in yanı başındaki bu kapı, civarındaki yapılar itibariyle İstanbul nostaljisini iyi yansıtıyor.

Genel olarak bakıldığında; üzerine inşa edildiği surlar ile birlikte daha iyi korunarak bugünlere aktarılması gereken bu kapılar;   yok oluş süreçlerine rağmen kentin tarihi dokusunda hala önemli bir yer teşkil ediyor.  Ve İstanbul dış dünya ile iletişimini, modern zamanların değerleri ile inşa edilmiş yeni kapılar aracılığı ile kuruyor.

İstanbul’un Kapıları – Bu yazı 2010 yılının Mayıs ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 39. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir