Çarşamba , 15 Mayıs 2019
Anasayfa » TÜRKİYE » Kristal Kıyılar

Kristal Kıyılar

Yaşadığı şehre en çok bağlılık duyanlar kimlerdir dense tereddütsüz “İzmirliler” cevabını veririm.  Böyle bir anket ya da araştırma yapılmış mıdır bilmiyorum ama bu güne kadar tanıdığım o kadar çok İzmirli doğdukları şehir hakkında hayranlık dolu ifadeler kullandılar ki, insan ister istemez bu bağın sebebini merak ediyor. Bu öyle bir bağ ki, “toprak çekmesi” ile ifade edilmesi mümkün değil. Sadece akademik camiada bile ilkokul ve liseyi İzmir’de tamamladıktan sonra üniversiteyi de İzmir’de tamamlayanların sayısı bakımından İzmir şampiyon. Tanıdıklarım arasında hasbelkader İzmir’i geçici bir süre terk etmek zorunda olanların da  Yahya Kemalin “Ankara’nın nesini seviyorsunuz?” sorusuna “İstanbul’a dönüşünü” cevabını vermesi gibi sık sık İzmir’e olan bağlılıklarını tekrarlaması bende uzun süredir bu şehri keşfetme dürtüsünü canlı tutmuştu. Nihayet bu çağrıya dayanamayıp kuzeyden güneye doğru İzmir’in bütün kıyılarını keşfe çıktım. Ve anladım ki İzmir sevgisi boşuna değil. Haftanın her hangi bir günü şehrin kaosunu arkada bırakıp, bir saat içinde masmavi sularda kulaç atıyor olabilmek, bütün yazlıkçı yağmalamasına rağmen hala onlarca bakir koyun kumsalında uzanabilmek, kışın üşümemek, bahar aylarında çılgın bir yeşile bürünen zümrüt tepeleri seyre dalmak, yazın üfül üfül esen meltemle serinleyebilmek, en kaliteli deniz ürünlerini arzu ettiğiniz anda bulabilmek ve bir saat içinde tekrar şehirde olabilmek. İnsan başka ne ister…

kristal-kiyilar-izmir-gezgindergi (23)

Çandarlı: Asude bir Ege Kasabası

Keşif gezimizin ilk durağı Çandarlı. Kendi ismiyle anılan körfeze kurulmuş, Cenevizlilerden kalan ve II. Murat’ın sadrazamı Halil Paşanın tamir ettirdiği kalesiyle meşhur bir kasaba. Baştan sona yaya olarak bir saatte dolaşmak mümkün. Ancak büyüklüğü ile orantısız bir tarihi geçmişe sahip. Antik Pitane kentine ait izler M.Ö. 4000’li yıllara kadar uzanıyor. Anlamı; kadın kenti, kraliçe kenti olan Pitane sözcüğü  efsaneye göre Amazon kadın savaşçılara dayanıyor. Amazon “memesiz” anlamına geliyor. Yine Strabon Herodot, Diodoros gibi antik çağın tarih yazarlarına göre amazonlar yayı germek ve daha rahat ok atabilmek için kızlık çağlarında bir memelerini dağlamışlar. İyi at süren bu çevik savaşçı kadınlar topluluğu Karadeniz kıyıları ve Kafkasya’dan Ege kıyılarına gelerek ticari koloniler kurmuşlar. Tarım ve kent yaşamıyla erkekler uğraşırken kendileri avcılık ve savaş ganimetleriyle geçinmişler. Turizmin yanında tarım bugün de Çandarlının önemli bir geçim kaynağı. Bergama yolundan Çandarlı yönüne saptığınızda Bakırçay’ın suladığı ovanın bereketi hemen anlaşılıyor. Her yer yemyeşil. Nadasa bırakılan tarlalarda türlü çiçekler göğermiş, insan ister istemez arabayı durdurup bu baş döndüren güzellikleri kaydetme ihtiyacı hissediyor.

Belediyenin önünden ara sokaklara sapıyoruz. Beyaz badanalı evler çevrelediği arnavut kaldırımlı yollardan iskeleye iniyoruz. İskelede onlarca balıkçı teknesi “heyamola” bekliyor. İskeleden kıyı şeridini takip eden yolun çevresini sarı papatyalar süslüyor. İşte Çandarlı’yı ziyaret vaktini bu çiçekler belirliyor. İki haftaya kalmaz, sıcak iyice bastırır, yeşil damarlara hayat veren su çekilir, bu sarı çiçeklerin yerini insan kalabalıkları almaya başlar, o zaman da bu nazenin kıyının asudeliğinden eser kalmaz.

kristal-kiyilar-izmir-gezgindergi (22)

Şakran: Kayıp Kentin Peşinde

Çandarlı’dan hemen sonra Aliağa’ya gelmeden sere serpe uzanıyor Şakran. Çoğumuzun adını hemen hiç duymadığı bu yerin güzelliğini erbabı biliyor elbet. Aslında bundan altmış sene önce Şakran diye bir yer yokmuş. 1948 yılında beldenin bugün bulunduğu kesimden İzmir ile İstanbul’u bağlayan E24 Devlet Karayolu inşaa edilmiş. O dönemde sadece kuzeyde iskele civarında, Rumlar’dan kalma birkaç zeytinyağı fabrikası ve zeytin işleme döneminde yağ fabrikalarında çalışan işçilerin mevsimlik kullandığı birkaç ev bulunmaktaymış. Yol inşa edilince Aşağışakran köyünden Hasbi Dayı bugün belde merkezi durumundaki kesimde bir kahvehane açmış. Yoldan geçen vasıtaların konakladığı kahvenin çevresi zamanla aldığı göçlerle bugünkü kasabaya dönüşmüş. Yaz aylarında yazlıkçıların akınına uğrayan Şakran’ın her yerinden denize girilebilmekle beraber antik Aigai kentini keşfetmeye karar  verdik. Arkadaşımın “Ayı Gayı” olarak dalga geçtiği kenti bulmak ümidiyle Yunt Dağı içlerine sapar sapmaz coğrafya değişti. Toprak tarıma elverişsiz taşlık bir karakter kazandı. O kadar taşlıktı ki, bütün köy evleri, bahçe duvarları, hayvan sulama havuzları taşların üst üste dizilmesiyle elde edilmişti. İzmir’in bu kadar yakınında bu denli emek yoğun bir tarım ve hayvancılık faaliyeti karşısında saygı duymamak, biraz da yaşanan yoksulluk karşısında hüzünlenmemek elde değil. Ama manzaraya ve temiz havaya diyecek yok. Alan olarak sınırlı olduğu, milimi milimine çevrilmiş duvarlardan belli olan otlaklarda türlü türlü çiçekler boy atmış. Denizden gelen iyot kokulu meltemle bir oraya bir bu yana sallanıyorlar. Biz fotoğraf çekmeye çalışırken yöre insanı da ne yaptığımızı merak ediyor. “Fotoğraf” deyince pek anlam veremiyorlar. Bu istihza karşısında işaret ve levhası olmayan “Ayıgayı”nın yerini sormaya cesaret edemiyoruz. “Zaten her yer yıkıntı, her yer antik kent”  diyen arkadaşıma hak vererek Güzelhisar barajını kuş bakışı seyreden tepeden aşağı denize doğru kıvrılıyoruz.

kristal-kiyilar-izmir-gezgindergi (21)

Urla: Çiçek Adalar Kasabası

Foça’yı geçtiğimiz sayıda gezginlere tanıttığımız için yolumuzu İzmir körfezinin güneyine çeviriyoruz. Bu arada Gediz deltasını ve Çamaltı Tuzlasını “tekrar gelme” dürtümü diri tutması için bilinçli olarak atladığımı itiraf etmeliyim.  Karşıyaka’dan girdiğimiz yol ülkemizin en güzel otobanı. İzmir’in çevresinden genişçe bir daire çizerek keyifli bir yolculukla varıyoruz Urla’ya. İskeleye indiğimizde masmavi bir senfoni ile karşılandık. Meydandaki Rumlardan kalma evler, beyaz duvarlarla kontrast yapan deniz rengi pancurlar, kalabalık balıkçı barınağı Urla’nın bir “tarz” sahibi olduğunu hemen hissettirdi. Soluklanmak için girdiğimiz meydan kahvesi bütün perişaniyetine rağmen tarifi zor bir asalet taşıyordu. Çıkma balkonu ve turuncu duvarları diğer kahvelerden farklı olduğunu bir bakışta hissettiriyordu. Böyle bir mekandan Yorgo Seferis gibi bir şairin çıkmış olması şaşırtıcı değil. Yaşadığı evde bugün müze olarak kullanılıyor. Balıkçı barınağının arkasında bir ada görülüyor. Adayı karaya bağlayan yolda ise anormal yoğun bir araç trafiği var. Sebebini adaya vardığımızda öğreniyoruz. Osmanlı Devleti zamanında “karantina adası” olarak adlandırılan bu yerde tahaffuzhane yapılmış. Böylece uzak diyarlardan gelen gemilerin tayfa ve yolcuları karaya ayak basmadan önce bir çeşit taramadan geçirilirmiş. Ecdadın hassasiyetine hayran olmamak elde değil. Tabi bu uygulama dönemin limanı olarak İzmir’in de önemine bir işaret. Tahaffuzhane binası bugün de aslına yakın bir amaçla “devlet hastanesi” olarak kullanılıyor. Yöre halkının taktığı isimle “ada hastanesi” trafiğin de sebebi. Urla’nın İzmir’in kapısı olduğu eski kayıtlardan da hemen anlaşılıyor. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde burada 250 zeytin değirmeni ve 1000 haneden bahsediyor. Çelebinin gözlemleri bugünde kısmen geçerli. Asıl Urla merkezi güneyde ve denize direk kıyısı yok. Evler ve sokaklar özgünlüğünü koruyor. Ticari olarak çok canlı bir merkez ve çevre köylerin de pazarı. Urlanın “karantina adası” dışında çiçek adaları diye isimlendirilen küçük kayalıkları ve hekim adası ile uzun ada isimli iki büyük adası mevcut. “Ayıgayı” tecrübesinden sonra haritada gösterilen Klazomenai ant,k kentinin keşfine cesaret edemedik. Onun yerine Urlanın salaş lokantalarında çok lezzetli kebabını tattık ki tavsiye edilir.

İki Gözüm İki Çeşme

Urla’dan otobana girdiğinizde yarım saat sonra Egenin tam kalbindesiniz. Çeşme yarımadaya ismini vermesi ve Cenevizliler zamanında inşa edilmesine rağmen hala sapasağlam ayakta duran mustahkem kalesiyle tarih boyunca önemli bir merkez olmuş. Bizim tarihimiz açısından da gerileme devrimizi başlatan Küçük Kaynarca anlaşması ile son bulan Rus Harbi sırasında donanmamızın cayır cayır yakıldığı yer olarak acı bir hatırası var. Bugün ise “anormal” sayılabilecek bir yazlıkçı yapılaşması ile ünlü. Tek tek uğradığımız Dalyanköy, Şifne, Ilıca, Çiftlik ve elbette Çeşme merkezinin İzmir Kordon’dan bir farkı kalmamış.  Dağ taş beton yığını olmuş. Herhalde her İzmirli ailenin burada bir yazlığı var. Eh, yazının başında da bahsettiğim psikoloji ile bir saat içinde Egenin kalbinden günbatımını seyredebilme imkanı karşısında bu yapılaşmayı normal karşılamak lazım. Yinede kalabalıklardan hoşlanmayan biri olarak yarımadanın daha bakir olan doğu kıyılarını tercih ettiğimi söylemeliyim.

kristal-kiyilar-izmir-gezgindergi (20)

Çeşme merkezi yarım saat içinde gezilip görülebilecek evlere, eski kilise kalıntılarına, güzel bir marinaya, canlı bir çarşıya sahip. Bütün yarımadanın konaklama açısından tartışmasız merkezi. Ama bir şeyler keşfedecek, gezerken dinlenecekseniz merkezden bir an önce kurtulmanızda fayda var. Gene de sokaklarını turlarken bahçesiz yanaşık düzen kagir evlerini ve kalesini görmeli.

Cennetin Adı Ildırı

Rotamızı Reisdere yönüne çevirdiğimizde bakışlarımızda büyülenmeye başladı. Solumuzda Sakız adasının çırılçıplak silüeti, sağımızda Akdağın mor zirvesi, her virajın ardından gülümseyen mavilik. Su öylesine berrak ki, anlatmak mümkün değil. Tuzlu suda yüzmesini sevmeyen beni bile delicesine içine çekiyor. Dipteki yosunsuz kayaların üzerinde küçük dalgacıkların gölgesi oynaşıyor. Mavilik açıklarda koyulaşarak laciverde ve mora dönüşüyor. An oluyor bir adacık, bazan da bir yarımada ufku kaplıyor. Henüz yazlıkçı sitelerin istila et(e)mediği boş arazilerde rengarenk çiçekler kök salmış. İlle de sarı mersinler. O nasıl letafettir. O nasıl bir büyüdür. Denizin ve göğün maviliği ile o nasıl sarmaş dolaş olma, nasıl baş döndüren bir güzelliktir. İmbat rüzgarının tatlı esintileriyle salınan yaprakçıklar yanıp sönen pırlanta ışıltıları kadar göz alıcı. Ildırıya kadar ağzımız açık yoldan çıkmamaya olağanüstü gayret sarfederek, neredeyse her kilometrede durup bütün bu güzelliği, bu yekpare cennet manzarasını hafızamıza kazımaya çalışarak yol almaya çalışıyoruz. Sahil ve plajlar bomboş. Şu anda bütün yarımada bizim. Belki yarım saatte bir yoldan bir araba geçiyor ya da bir balıkçı teknesi dünyada olduğumuzu hatırlatıyor. Arkadaşım mecnun gibi sayıklıyor; “Abi, bu nasıl bir su böyle!”. Bu öyle bir su ki hayatın kaynağı. Bu su aşık eder insanı. Şair gibi söyletir. Gözlerinizi kapattırıp senfonisini dinletir…

Ildırıya vardığımızda antik kalıntıların olduğu tepeye yürüyecek hevesimiz ve takatimiz kalmamıştı. Ildırının eski adı “Litri” imiş. Mübadeleden sonra  Selanik’ten gelen Türkler buraya yerleştirilmiş. Rumlar gibi ticaret ve balıkçılıktan çok tarıma önem veren Türkler yetiştirilen sebzeleri özelliklede enginarı ile ün salmış.

Ildırı Körfezi açığında irili ufaklı bir çok ada bulunuyor. Adalara Çeşme’den yapılan tekne turları ile gidilebiliyor veya Ildırı sahilinden özel tutulan teknelerle koylar gezilebiliyor. Bu hevesimizi bir dahaki sefere bırakıp, balıkçılarla ve sahildeki bir iki yaşlıyla selamlaştıktan sonra devam ettik yola. Enginar tarlalarının arasından kıvrıla kıvrıla uzayan Gerence yoluna saptık. Oradan da ver elini Balıklıova…

 kristal-kiyilar-izmir-gezgindergi (19)

Yarımadanın Doğusunda Mordoğan

Şimdi yarımadanın doğu sahilindeyiz. En az Ildırı yolu kadar tenha ve bakir bir coğrafyada güzellikte ona eş koyları iç çeke çeke geçiyoruz. Okaliptüs ağaçlarının gölgesinde soluklanıp tuzlu iyot kokusunu dolduruyoruz ciğerlerimize. Hava rüzgarlı olmasa atacağız kendimizi engin maviliğe. Ama sahilde yiyeceğimiz soğuk kursağımızda bırakıyor hevesimizi. Açıklarda kefal ve çupra kafesleri… Kefalin adı bile ağzımızın suyunu akıtıyor.

Yeşille mavi tonlarının mümkün olan bütün kombinasyonlarını seyirden mest olmuş bir şaşkınlıkla varıyoruz Mordoğana. Bu nasıl bir isim. Gündoğumunu seyir için nasıl da tahrik ediyor insanı. Ne yazık ki bizim için bu mümkün olmadı. Mordoğanın şimdiden küçük bir Çeşme olmuş kasaba merkezini tekrar gelme sözü vererek aynı yoldan geri dönüyoruz.

kristal-kiyilar-izmir-gezgindergi (17)

 Rüzgarın Hediyesi Alaçatı

Bugün hedefte Alaçatı var. Hepimizin hafızasında yel değirmenleriyle yer etmiş olan kasaba. Bugün yel değirmenleri antik bir kalıntı gibi ziyaret ediliyor olsa da bu rüzgarlı kasabanın sembolleri gene rüzgara bağımlı. Değirmenler un öğütmüyor ama tepelerde nazlı nazlı dönen pervaneleriyle rüzgar tribünleri yıllardır elektrik üretiyor. Urlayla birlikte orijinal dokusunu ve kültürünü muhafaza edebilmiş, yazlık site ve beton saldırısına direnebilmiş, insanı ve mekanıyla sizi sarmalayan ve bağrına basan bir kasaba. Hakim bir tepeden bakıldığında öylesine sevecen öylesine hoş bir manzara sunuyor ki sokaklarında kaybolmaya davet ediyor sizi. Cumbalı evleri ve hala sürüp giden kasaba hayatıyla da bunca modernliğin ortasında bir vaha gibi duruyor. Bunda direk denizle temasının olmamasının payı büyük elbette. Marina ve sörfçülerin anavatanı kıyıları birkaç kilometre aşağıda. Kasabayla marina arası tarım ve hayvancılığın hala devam ettiği bereketli topraklara sahip. Marinanın batısındaki sırtlarda ise kışın hayalet şehre dönen yazlık Alaçatı kurulmuş. Elbette İzmirlilerin marifetiyle. Ve dalyanın kıyıya açıldığı yer sörfçülerin mekanı olmuş. Denizin maviliğinde rengarenk kelebekler gibi bir o yana bir bu yana salınıp duruyorlar. İki tepe arasında yükselip aşağı düşerken hız kazanan rüzgârla oluşan koridor burayı dünyanın en ünlü sörf mekanlarından biri yapmış. Rüzgar kıyıya paralel eserek dalga yapmıyor. Böylece ilk kez sörf yapacak acemiler bile kendini güvende hissediyor. Kıyıdan başlayarak iki yüz metrelik kısmın iki metreyi geçmeyen sığlıkta olması da cabası. Bu da sörf tahtasından düşenlerin çok daha rahat kalkmasını sağlıyor. Bu bölüm yukardan turkuaz rengiyle derin kısımdan rahatlıkla ayrılabiliyor.

kristal-kiyilar-izmir-gezgindergi (16)

Kalbimize Sığmayan Sığacık

Sığacık Seferihisar ilçesinin balıkçı kasabası. Urladan çıkıp inanılmaz güzellikteki tarlaların ve çiftliklerin arasından ilçe merkezine varıyoruz. Burası İzmirin tarım merkezi. Mandalina bahçeleri, bağlar, zeytinlikler göz alabildiğine uzanıyor. Bir anda karşımıza dikiliveren bir tepeye çıkmayı teklif ediyorum. Arkadaşım önce tereddüt ediyor. Sonra bana uyuyor. Kekik kokularının iyot kokusuna karıştığı havayı derin derin ciğerlerimize çekerek tırmanıyoruz granit kayaları. 150 metrelik zirveye vardığımızda muhteşem bir manzara bizi karşılıyor. Körfeziyle Sığacık, güneyde Doğanbey burnuna kadar bütün bir sahil şeridi ve elbette yekpare Seferihisar ovası zümrütten bir halı gibi uzanıyor ayaklarımızın altında. Bu benim gizli formülümdür. Gideceğim yerin çevresinde tırmanması çok zor olmayacak tepeleri gözüme kestirir ve zirvede de ödülümü alırım. İnsan bunu aşağıdan hissedemez. Karşıdan çok yayvan ve basit görünen bir yüksekliğin bu kadar dramatik bir görüş açısı sağlayacağını düşünemez. Ama işte her seferinde işe yarar.

Sığacık bize fırtınayla merhaba dedi. Hem de ne fırtına. Bir an için “rüzgar santralini Alaçatı’ya değil buraya kursalarmış” diye içimden geçirmedim değil. Kurulmasından bu yana çok fazla gelişmemiş olmasının bir sebebi de bu fırtınalar olabilir mi? Bu düşüncelerle Piri Reisin emriyle yaptırılan kale içini keşfe koyulduk. İşte her şeyiyle Türk kültürünü yansıtan bir kale. Çeşme ve Çandarlı kalelerinden çok farklı. Çünkü içinde hayat var! Beyaz badanalı evlerinden şen kahkahalar yükseliyor, daracık sokaklarını çocuklar şenlendiriyor. Bir de beş yüz yıllık şirin mi şirin bir camisi var. Piri Reisin, Barbaros Hayrettinin secde ettiği yerde namaz kılmak insana nasıl huşu vermez. Kasabanın ismi bakkalıyla, manavıyla, berberiyle bu kaleye sığdığından kaynaklanıyordur kim bilir? Şurası bir gerçek ki, hayatla mekan ve kale iç içe geçmiş Sığacıkta. Dış mahalle evlerinin kale duvarları üzerinde yükselmesi bunun en açık ispatı. Keşif turumuzu kahvede yorgunluk çayı içerek noktaladık. Bahçede, hararetli yaz günlerinde gölge yapması için sazdan örülmüş tavanın altında iki yaşlı dama oynuyor, bir kaçı da onu seyrediyordu. İçerde, turuncu duvarlar arsında yine çene çalan ve kağıt oynayan yaşlılar… Gençler çalışıyordu elbette her Anadolu kasabasında olduğu gibi. Kimi teknesini onarıyor, kimi ağları onarıyor kimi de bir sonra ki ava hazırlık yapıyordu. Fırtınanın etkisini içimizi ısıtan çayla savıp tekrar koyulduk yola. Sığacık yavaş yavaş yazlıkçı yağmasına yenik düşmeye başlayan Akkum, Ekmeksiz gibi çok güzel koylara sahip. Su her zamanki gibi berrak, mayıs başı itibariyle tek tük sörf yapanlar dışında plajlar boş. Bir yol tutturup bize ne tür sürprizler hazırlayacağını denedik. Çoğu zaman 1/250.000 lik haritalar bile arzu edilen yeri bulmada yetersiz kalıyor. Yol güzel bir çam ormanın içinden kıvrıla kıvrıla düzlüğe indi. Bozuldukça bozuldu. Endişelenmeye başladığımız ve geri dönmeyi düşündüğümüz bir sırada Teos antik kentinin yanında son buldu. Ne bir levha, ne açıklama, ne de koruma. Binlerce yıllık sütunlar uykularından asla uyanmayacaklarmışçasına bir tarlanın ortasında öylesine uzanmış yatıyor. Çevrenin olağanüstü güzelliği, gelincikler ve zeytin ağaçlarının insana ferahlık veren görüntüsü olmasa arazinin lanetlenmiş bir yer olmasına hükmedebilirsiniz. Çoğu antik kent gibi Teos da bir kıyı kolonisi olduğundan yakınlarda olması gereken denizi arıyoruz. Çiçek denizini andıran çayırların ortasından geçerek kısa süre sonra maviliği yakalıyoruz. Burası Sığacık’ın tam güneyinde Seferihisar’ın içme suyunu sağlayan çayın denizle birleştiği nokta. Kıyıda bir turist umarsızca güneşleniyor. Burayı nasıl bulmuş belli değil. Ama manzaranın keyfine vardığı her halinden belli. kristal kıyılar.

kristal-kiyilar-izmir-gezgindergi (7)

“Gizli” Koylar Diyarı Doğanbey

Artık sona yaklaşıyoruz. Seferihisardan daha güneye Kuşadasına giden yol üzerindeyiz. Burada kumsal onlarca kilometre uzayıp gidiyor. Dalgalar okyanuslarda olduğu gibi beyaz köpükler saça saça vuruyor sahile birbiri ardınca. Sanki ikinci Dünya savaşının filminin setindeyiz. Tepelerde hedefler, kıyılarda çıkartma engelleri, beton bloklar.. Yolun sonunda  Doğanbey burnu görülüyor. Okaliptüs ağaçlarıyla süslü bir yol denize doğru kıvrılıp gidiyor. Sahilde bir balıkçı akşam kısmetini aramaya çıkmış, köylüler gölgelerini uzatan güneşin sıcak ışığı altında çalışıyorlar. Yeşil, sarı, mor, renk renk desen desen bahçeler denize dek uzanıyor. Kıyıya ulaşmaya çalıştığımız bir sırada yol bitti. Daha doğrusu koya (ve elbette çevresindeki siteye) giremeyeceğimizi belirten bir kapı ve  levhayla karşılaştık. “Biz de yürürüz” diye düşünürken serbest bırakılmış iri siyah köpeklerin tehditkar havlamalarıyla vazgeçtik. Arkadan dolanalım diye düşündüğümüzde yine aynı şeyle karşılaştık. Şaka gibiydi. Koskoca koy resmen kapatılmıştı. Çıkarma bölgesine olan yakınlığını düşündüğümüzde burayı ancak çok iyi tanıyanların “gizli” kalmasını istediğini anladık. Kuzeyden yolu oldukça uzatarak tekrar sahile indiğimizde güneş gruba hazırlanıyordu. Arkadaşım teybe “secret garden”ı koydu. Denizin senfonisine notalar, sırtımızı okşayan meltemin serinliğine yüzümüzü yalayan güneşin sıcaklığı eşlik etti. Gözlerimizi kapadık ve bu anı en tatlı hatıralarımızdan biri olarak sakladık. Anladık ki İzmirin kıyıları Egenin incisiymiş, ve İzmirli şehrini yere göğe sığdıramamakta haklıymış. Gıptayla haset arası bir duygu sarkacında ama ille de tekrar gelme kararıyla düştük dönüş yoluna.

kristal-kiyilar-izmir-gezgindergi (4)

Yazar : GEZGİN YAZAR

GEZGİN YAZAR
Türkiye'nin Gezi, Seyahat ve Fotoğraf Dergisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir