Cumartesi , 27 Kasım 2021
Anasayfa » DÜNYA » Balkanlara Yolculuk

Balkanlara Yolculuk

Saraybosna’dan Üsküp’e, Pizen’e beş ülke, 12 şehir: Balkanlar’a Yolculuk

Yollar her zaman çekici gelmiştir insana. Hele bir de yoldaşlık etmekten haz alacağın yol arkadaşların oldu mu yolculuk daha lezzetli olur.

 

Yazı ve Fotoğraflar: Mehdi Öztürk

Eskiden beri düşünmüşümdür yol ve yolculuk olgusunu. Birde geçenlerde yolculuk üzerine okuduğum şu cümle yol ve yolculuk üzerine daha fazla düşünmeye sevk etti beni;” Biz bu dünyaya çadır kurmaya gelmedik, yolculuk yapmaya geldik”. Baharın gelmesi ve çiçeklerin açmasıyla da içimizde bir kıpırtı oluştu ve dört arkadaş yola çıkmaya ve yoldaşlık yapmaya karar verdik. Eskiden beri ilk gitmek istediğimiz yer belliydi; Saraybosna. Hemen çalıştığımız iş yerlerinden izinlerimizi ayarladık biletlerimizi aldık ve yolculuğun ilk adımını atmış olduk. Daha sonra gezi ile ilgili yapmış olduğumuz görüşmelerde, madem böyle bir yolculuğa çıkıyoruz sadece Bosna Hersek ile kısıtlı kalmayalım, gidebileceğimiz kadar ülkeye ve şehre gidelim dedik. Bu fikir gerçekten insanı cezbeden bir fikirdi fakat iyi düşünülmesi gerekiyordu. Çünkü rahat bir tatil değil yorucu ve bizi nelerin karşılayacağını bilmediğimiz bir bilinmezlikler gezisiydi. Ayrıca uykuyu ve dinlenmeyi unutmamız gerekecekti. Bütün bunlara rağmen içimizdeki yolculuk etme duygusu ağır bastı ve gezi planımızı geliştirmeye karar verdik. Beş ülke ve 12 şehir gezecektik. Yorucu bir program olacağı belliydi, onun için çok iyi plan yapmalıydık. Bizde öyle yaptık ama planımıza birebir uyamayacağımızı biliyorduk. Spontane gelişmelerin de gezimize güzellikler katacağını umuyorduk.

Dağlar ve Yolların Ülkesi….

İstanbul ‘dan sabah vakti uçağımıza bindik ve boğazı kuş bakışı seyretme imkanı bulduk. İstanbul’un güzelliklerini konuşa konuşa Balkan coğrafyasına giriş yapmış olduk. Saraybosna hava alanına indiğimizde beklediğimizden küçük bir hava alanı ile karşılaştık. Hemen hava alanında aracımızı kiraladık ve bismillah diyerek yola çıktık. Direk Saraybosna’nın merkezinde yer alan Baş Çarşı denen çarşıya gittik ve çarşıyı gezmeye başladık. Bosnalıların meşhur Boşnak böreğini yedikten sonra planımıza sadık kalarak Mostar’a doğru yola çıktık. Gezimizi iki kelime ile anlatacak olursak ‘dağlar ve yollar’ diye tanımlardım herhalde. Mostar yolunda görmüş olduğumuz heybetli dağları seyretmek ayrı bir güzellikti. Dağların insan hayatında farklı bir yerinin olduğunu düşünüyorum. Sanırım gücü ve heybeti temsil ettiği için dağlar insanları hep etkilemiştir. Mostar yolunda heybetli dağlar ülkesine geldiğimizi düşündük ve gezi sonunda haklı çıktık.

 

Mostar’a akşam üzeri ulaştık. Mostar Köprüsü üzerinden güneşin batışını seyretme imkanı bulduk. Şehirde hava karardıktan sonra hayat durduğu için yapacağımız çok fazla etkinlik yoktu. Bizde arabayla şehir turu yaptık ve Mostar sokaklarında dolaştık . Daha sonra yakınlarda Medjugorje denen bir şehirde ünlü bir kilisenin olduğunu öğrendik. Vaktin erken olması ve yapacak bir etkinliğimizin olmaması dolayısıyla oraya gitmeye karar verdik. Şehre vardığımız da kilise kapanmak üzereydi fakat içeriyi gezmek için görevlilerden rica minnet izin istedik. Artık gecenin tam yarısı olmuştu ve sokaklar bomboştu. Biz de gezi boyunca arabada uyumaya karar verdik ve uyumak için münasip bir yer aramaya başladık. En münasip yerin Mostar Köprüsü’nün tam karşısındaki yüksek tepede bulunan haçın altı olduğuna karar verdik. Hem güvenliydi hem de gece vakti kimseler oraya gelmez diye düşündük. Haçın dibinden gece Mostar şehrini seyretmek ayrı bir güzeldi. Işıklandırılmış Mostar Köprüsü şehri daha bir anlamlı kılıyor. Daha sonra Saraybosna’da konuştuğumuz bir genç o haçın dibinde uyuduğumuzu öğrendiğinde çok şaşırdı. Haçın etrafına Hırvatların mayın döşediğini söyledi. Duyunca bizde çok şaşırdık ve hangi cesaretle oraya gittik diye birbirimize baktık. Mostar’da güneşin doğuşunu da seyrettikten sonra Blagay Tekkesine doğru yola çıktık.

Blagay Tekkesi oldukça ilginç ve doğa harikası bir yer. Yalçın bir kayanın dibindeki mağaradan çıkan suyun kenarına kurulmuş küçük bir tekke. Balkanların İslamlaşmasında Blagay Tekkesi gibi tekkelerin çok önemli bir payı var. Tekke şimdi ziyaretçilerin, çay ve kahve içtikleri turistik bir mekan olarak kullanılıyor.

Kendine Aşık Eden Şehir; Kotor

Blagay Tekkesinden sonra Karadağ’a doğru yola çıktık. Sınır kapısında problem yaşarız diye düşünüyorduk ama herhangi bir sıkıntıyla karşılaşmadık.  Karadağ gezdiğimiz ülkeler içerisinde en farklı ve özgün olan ülkeydi. Karadağ’da gideceğimiz ilk şehir Kotor’du. Kotor insanı kendine aşık eden yüksek dağlar arasında Adriyatik Denizi’nin uzantısı bir liman şehri. Şehre ilk girdiğinizde sanki bir ortaçağ dönemi filmi için kurulmuş platodaymış hissine kapılıyorsunuz. Turistik bir şehir olduğu için oldukça fazla turist vardı. Şehrin nüfusunun çoğunluğu Hristiyan olduğu için helal yemek bulmakta zorlandık. O nedenle gezimizin en gariban yemeklerini Kotor ve Budva’da yapmış olduk.  Şehir yüksek bir dağın eteğine kurulmuş ve dağın tepesinde ortaçağdan kalma eski bir kale var. O kaleye çıkmak herkesin göze alabileceği bir şey değil. Kaleye giderken şehri tepeden gören eski bir kilisesi de mevcut. Gittiğimiz her şehre yüksek bir tepeden bakmak istememizden dolayı bizi zorlayacağını bile bile kaleye çıkmaya karar verdik. Ayrıca tepeden şehrin çok güzel fotoğraflarını da yakalayabileceğimizi düşünüyorduk. Dağın yarısında bulunan kiliseye vardığımızda daha fazla gidip gitmemeyi düşündük ama kimse ilk vazgeçen olmak istemediği için kaleye kadar çıktık. Kaleye çıktığımızda nefes nefese kalmış ve yorgunluktan bitmiş vaziyetteydik. Şehri kaleden seyretmenin güzelliği bütün yorgunluğa değmişti. Çıkmaktan daha zor olan inme kısmında dizlerimiz titremeye başlamıştı.

 

Sokaklarında Kaybolmak İsteyeceğiniz güzel bir Kasaba; Budva

Şehre indikten sonra yakında bulunan ve gezi planımızda bulunan Budva’ya gitmeye karar verdik. Gündüz gözüyle birde Budva’yı görelim istiyorduk. Budva kumsalları olan küçük bir sahil kasabası. Burada da ortaçağdan kalma kaleler ve binalar var. Bence, Budva’nın en güzel tarafı, hepsi birbirine benzeyen dar sokaklarıydı. İnsan o dar sokaklarda yürürken sanki bir zaman makinesinde hareket ediyormuş hissine kapılıyor. Budva’dan akşam üzeri tekrar Kotor’a geldik ve Kotor gece de inanılmaz güzel olan bir şehir. Burada da gece yarısına doğru hayat durduğu için bizde başkente gitmeye karar verdik. Vardığımızda sokaklar bomboştu ve şehrin insanı cezbeden bir tarafı yoktu. O nedenle bizde fazla oyalanmadan Kosova’ya doğru yola çıkmaya karar verdik. Gideceğimiz şehirlere bir iki saat erken gitmek istiyorduk çünkü sınırda bir sıkıntı yaşarsak gezi planımız bozulabilirdi. Gezimizin en unutulmaz maceralarından birini Kosova yolunda yaşadık. Navigasyonu takip ederek Kosova sınırına doğru gidiyorduk. Fakat belli bir süre sonra yol bizi bir dağ yoluna çıkardı. Çam ormanlarından oluşan bir dağdı burası. Belli bir süre sonra yolun iki yanında üç metreyi bulan karlar çıkmaya başladı karşımıza. Biz hala dağ yolunu tırmanmaya devam ediyorduk. Tırmanıyorduk ama virajlı yollar hızımızı azaltmamıza sebep oluyordu. Belli bir süre sonra yollar karlarla kapandı ve dağ başında mahsur kaldık. Kosova sınırına beş kilometre bir yol kalmıştı ama yol karlarla kapanmıştı ve daha fazla ilerleme şansımız yoktu. O yoldan en az bir yıldır insan geçmediği de anlaşılıyordu. Eğer burada başımıza bir şey gelse bizi altı ay sonra zor bulabilirlerdi. Mecburen geri dönüş yaptık ve başka yollar üzerinden Kosova’ya giriş yaptık. Karadağ’a boşuna Karadağ demiyorlar. Bu ülke tamamen yüksek dağlardan oluşan bir ülke. Kosava sınırına yüksek bir dağın tepesinden girdik. Girdiğimizde her tarafımız karlar ile kaplıydı.  Çam ormanlarının karlarla kaplandığı bu  manzarada yüksek bir tepeden güneşinin doğuşunu seyretmek keyifliydi.

Bir Osmanlı Şehri; Prizren

Kosova’da ilk gittiğimiz şehir Prizren’di. Burasının eski bir Osmanlı şehri olduğunu şehre daha girmeden hissedebiliyorsunuz. Camileri ,ahşap evleri ile tam bir Osmanlı şehri. Prizren’ de gezdiğimiz diğer şehirler gibi ortasından nehir akan bir şehir. Balkanlar’da gördüğümüz genel manzara şuydu; Bir tepenin ya da dağın yamacına kurulmuş ve ortasından nehirler akan şehirler. Prizre’nin merkezine vardığımızda Besimi Restaurant’ta sabah kahvaltısı yaptık. Ardından Prizren merkezindeki camileri ve kiliseleri gezdik. Merkezde bulunan Sinan Paşa Camii’nde Türkçe vaaz verildiğini ve caminin içerisinde Diyanet Vakfı’nın Türkçe meallerinin olduğunu gördük. Zaten halk Türkçeyi anlıyor, hatta bazıları konuşabiliyor. Prizren’de şehrin her tarafında bağımsızlık savaşı sırasında şehit olan UÇK      ( Kosova Kurtuluş Ordusu) mensuplarına ait anıtlar var. Son olarak şehrin eteklerine kurulduğu tepede bulunan eski kaleye çıkıp şehri oradan izledikten sonra Priştine’ye doğru yol aldık.

 

Priştine Kosova’nın başkenti ve büyük bir şehir. Şehirde bağımsızlığını yeni kazanmış bir ülkenin belirtilerini görebiliyorsunuz. Priştine’ye gelmişken Murat Hüdavendigar’ın  türbesine gitmemek olmaz dedik ve türbeyi ziyaret ettik. Türbenin hikayesi ilginç; Kosova Meydan Savaşında Osmanlı sultanı Murat Hüdavendigar şehit edilince, iç organlarını savaş meydanına defin etmişler ve oraya bir türbe inşa etmişler. O gün bu gündür Türbedar Ailesi diye anılan bir aile türbeyi beklemekte ve türbenin bakımı ile  ilgilenmekte. Aile mensuplarının hepsinin mezarları türbenin yanında yer alıyor. Sadece son türbedarın cenazesi yer almıyor. çünkü Sırp askerleri son türbedarı öldürdükten sonra, naaşının türbenin yanına defin edilmesine izin vermemişler. Son türbedarın erkek çocuğu olmadığı için şimdi türbedarlık görevini kızı yerine getiriyor. Tika Hanım türbeyi çok güzel restore etmiş ve güzel bir eser ortaya çıkmış.

Priştine’den Makedonya’ya doğru yola çıktık. Yazının başında da belirttiğim gibi bu geziyi yollar ve dağlar olarak tanımlamıştık. Yolculuk olur da yol şarkısı olmaz mı? Bizim de defalarca dinlediğimiz bir yol şarkımız vardı; Paola Nutini’nin Candy’si. Arka fonda yüksek sesle yol şarkımız çalıyor önümüzde yılan gibi uzanan yollar ve uzaklarda karlarla kaplı yüksek dağlar, gezimizin büyük bir kısmını bu manzara içeriyordu.

Taklit Şehir; Üsküp

Akşam vakti Üsküp’e girdik. Gece karanlığında şehre girmiştik ve her taraf ışıklandırılmıştı. Bir Avrupa şehrine girmiş imajı veriyordu insana. Her tarafta heykeller mevcutdu. Gezi boyunca gece arabada uyumadığımız tek şehir Üsküp oldu. Şehre girince eşyalarımızı kalacağımız öğrenci yurduna bıraktıktan sonra gece şehri gezelim istedik. Üsküp, şimdiye kadar gezdiğimiz diğer şehirlerden farklı olarak gece hayatı da olan bir şehir. Uzaktan Avrupa şehrini andıran şehrin içine girince, kocaman bir taklitten ibaret olduğunu anlıyorsunuz. Bu şehrinde ortasından bir nehir geçiyor. Zaten şehir ikiye bölünmüş. Nehrin bir kısmında Müslümanlar oturuyor diğer tarafında Hristiyanlar. Hristiyanların yaşadığı kısım heykellerden ve sütunlardan oluşuyor. Şehrin taklit ve yapmacık olduğu hemen belli oluyor. Makedonya hükümeti bu çalışmalarla yeniden bir tarih yazma projesini yürütüyorlar. Müslümanların yaşadığı kısım ise daha orjinal ve Osmanlı mimari özelliklerini taşımaya devam ediyor.

 

Yaradanın cenneti yaratirken bir damlasini yanlislikla dunyaya dusurdugu yer; Ohrid

Makedonya’ya gelip de  Ohrid’e gitmemek olmaz. Ohrid UNESCO tarafından koruma altına alınmış bir şehir. Şehir ismini Ohrid Gölü’nden alıyor. Gölün doğal güzelliği dünyanın her tarafından insanları cezbediyor ve şehri turitlik bir merkez haline getiriyor. Şehrin bir tarafında eskiden Fatih Sultan Mehmet Camii iken şimdi kiliseye çevrilmiş bir eser var.  Ohrid Gölü’nün kıyısında eski Yugoslavya devlet başkanı Tito’nun özel yazlığı da mevcut. Gölde tekne kiralayarak, şehri gölden seyretme imkanınız da var. Gölün falezleri üzerine inşa edilmiş  kilise de görülmeye değer. Ohrid’e gittiğimizde öğlene kadar gezer döneriz diye düşünmüştük fakat gidince gördük ki iki gün bile az Ohrid için. Bizde planımızı bozmamak için ancak akşama kadar kalabildik. Ohrid’den Üsküp’e döndük ve Müslümanların oturduğu tarafta halk ile sohbet ettik. İlk defa siyah çay bulmanın sevinciyle bardak bardak çay içtik. Daha sonra Osmanlı döneminden kalma Sultan Murat Camii’ni gezdik. Camii’nin durumu içimizi acıttı. Kitabeleri kırılmış, halıları yırtılmış, çevresini çöplük kaplamış öksüz bir camii. Şehirdeki diğer camileri de dolaştıktan sonra akşam oldu. Akşam olunca  Üsküp başka bir çehreye bürünüyor. Bizde şehrin Müslüman tarafında yerel Makedon şarkılarının söylendiği bir mekana gittik ve biraz canlı müzik dinledik. Daha sonra yolumuz uzun olduğu için Sırbistan’a doğru yola çıktık. Sabah güneş doğmadan Niş’e ulaşmayı amaçladık ve umduğumuz gibi sabahın ilk ışıklarıyla Nişte’ydik.

Niş oldukça fakir bir şehir. Osmanlı’ya dair hiçbir eser kalmamış. Yıkılmayan tek tük camilerinde minareleri yıkılmış durumda. Niş şehrininde ortasından nehir geçiyor ama Niş umduğumuzu bulamadığımız bir şehir oldu.Osmanlı döneminden kalma olduğu zor anlaşılan bir kalesi vardı gezilebilecek. Birde İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından toplama kampı olarak kullanılan bir mekanı, orayı da gezip hemen Belgrad’a doğru yola çıkıyoruz. Tüm gezi boyunca en çok merak ettiğimiz şehirdi  Belgrad. Belgrad’a girdiğiniz zaman büyük bir şehre girdiğinizi hemen anlıyorsunuz.

 

Tarihi Kent; Belgrad

Belgrad, Tuna  Nehrinin iki yanında kurulmuş bir şehir. Şehrin her tarafı tarih kokuyor. Fakat 500 yıla yakın Osmanlı yönetiminde kalmış bir şehir olmasına rağmen Osmanlı’ya dair sadece bir kalesi ve bir de Bayraklı Camii’si kalmış. Kale şehrin tam merkezinde, Tuna’ya tepeden bakan bir durumda konuşlanmış. Belgrad’da bir Türk restaurantı bulmanın sevincini yaşadık.Türkiye’de bir kebapçıda bulabileceğiniz bütün yemekler mevcuttu. Hatta baklava bile yeme şansınız var. Belgrad’da Miloseviç resimleri olan tişörtlerin satılıyor olması ilginç gelmişti bize. Akşamüzeri canımız dondurma çekti ve Belgrad’ın işlek caddelerinden birisinde yer alan bir dondurmacı dükkanına oturduk. Sahipleri Makedonyalıydı  ve çok iyi Türkçe biliyorlardı. Belgrad’da Türkçe bilen bir Makedonla  muhabbet etmiş olmakta bayağı mutlu etti bizi.

Gezimizin son rotası olan Bosna’ya doğru yola çıktık. Bosna’ya gelip de Travnik’e uğramadan gitmek olmazdı. Bizde ilk olarak Travnik’ e uğradık. Travnik’ te yediğimiz Boşnak börekleri yediğimiz börekler arasında en iyi olanıydı. Travnik Bosna’ da Müslüman kimliğinin en bariz olduğu şehir. Travnik’ te diğer şehirler gibi bir dağın eteğine kurulmuş ve ortasından nehir akıyor. Camileri ve kalesiyle güzel bir şehir. Börekten sonra Türk kahvesi içtik. Kahveyi takdim şekilleri oldukça orijinal ; bir cezve, yanında bir fincan, bir adet sigara ve kibrit  son olarak ta lokum ikram ediyorlar.

Travnik’ten sonra Foenitsca denen şehre gidiyoruz. Bu şehrin özelliği Fatih Sultan Mehmet, Bosna’yı fethettikten sonra burada bir ferman yayınlıyor. Ülkemdeki gayri- müslimler özgürce dinlerini yaşayabilirler şeklinde. Bu ferman Foenitsca’ da bulunan katedral de saklanıyor. Amacımız fermanı görmek ve şehirden öyle ayrılmaktı ama Katedralin müzesi Pazartesi günü kapalıydı. Fermanı göremesek de  hiç pişman olmadık çünkü bizim Karadeniz yaylalarını andıran bir güzelliğe sahip Foenitsca’dan gönül rahatlığı ile  ayrılıp ikindi vakti Saraybosna’ya döndük. Saraybosna’da Baş Çarşı’yı gezdikten sonra meşhur Moriça Han’da biraz oturduk güzelce çay içtik ve tatlı yol yorgunluğumuzu üzerimizden attık . Daha sonra Bosnalıların meşhur köftesi çevabi yemeye gittik. Çevabi yedikten sonra şehre yüksekten bakma arzumuzdan dolayı bütün Sarayova’yı kuş bakışı seyreden bir tepeye çıktık ve bu güzel şehri diğer şehirlerde olduğu gibi yukarıdan izledik . Daha sonra planımızda olmamasına rağmen Srebrenıstca’ ya gitmeye karar verdik. Yol oldukça uzaktı ama yine de oraya gitmemiz gerektiğini düşündük . Srebrenitca’ya vardığımızda  tüylerimiz diken diken olmuştu. Katledilen  masum Boşnaklara birer Fatih’a okuduktan sonra hüzünlü bir şekilde Saraybosna’ya tekrar döndük. Saraybosna’da Baş Çarşı’da bulunan Gazi Hüsrev Bey Camii’nin avlusunda bulunan geri dönüş çeşmesinden su içtik. Halk arasında o çeşmeden su içince Saraybosna’ya tekrar geleceğiniz inancı var. Bizde bu temenni ile suyumuzu içtik. Ardından Yugoslavya zamanından kalma ateşi görmeye gittik. Bu ateş Sırpların Hırvatların Boşnakların birlikte barış içerisinde yaşamalarını sembolize ediyormuş. Ve son olarak Bosna savaşı sırasında Boşnakların hayat kaynağı olan tüneli gezdik. Bu tünelin hikayesi de oldukça ilginç. Sırplar Saraybosna’nın etrafını kuşattıklarında, Boşnakların gizlice kazdıkları bu tünel vasıtasıyla şehre insani yardımı sokabilmişler.

Bosna’da Müslümanların yaşadığı her şehirde binalarda kurşun izleri hala mevcut. Binalar birer elek gibi otomatik silahlarla hatta toplarla taranmış. Saraybosna bir şehitlikler şehri dersek abartmış olmayız. Şehrin her tarafında şehitlikler var. Merhum lider, Aliya İzzet Begoviç’ te şehrin merkezindeki bir şehitliğin içerisinde defin edilmiş durumda.

Gezinin sonunda mekan ve zaman olgusunu kaybetmiştik ama gezilip görülesi yerleri görmenin hazzını da içimizde yaşıyorduk. Kendimizi Balkanların doğal ve tarihi güzelliğine o kadar kaptırmışız ki İstanbul’a geldiğimizde rüyadan uyanır gibi olduk .

Yolda olmak ve yolcu olmak temennisiyle…

Bu yazı 2013 yılının Mayıs ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 75. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir