Salı , 16 Ağustos 2022
Anasayfa » TÜRKİYE » Yedi Noktalı Uğur Böcekleriyle Al Yanaklı Çocuklar

Yedi Noktalı Uğur Böcekleriyle Al Yanaklı Çocuklar

“…Bu kadar yolu uğur böcekleri için mi çıkmış bu insanlar dedirtecek kadar kalabalık. Yaklaşık 3 km’lik bir yol kalıyor zirveye çıkmak için. Ve bu yol araçlarla gidilemiyor. Hava gayet serin. Zirveye yaklaştıkça uğur böcekleri de görülmeye başlıyor. O kadar güzeller ki. Zirveye çıktığımızda bulutların üzerinde bir hayal ülkesindeyiz sanki…”

Yazı ve Fotoğrafl ar: M. Erkam Bülbül

Ortaokul yıllarımdı. Karne ödülüm olarak babamla birlikte çıktığımız bir seyahatin hatırasıdır bende “meyancı”. Maraş Ulu Cami etrafında babam ve birkaç arkadaşının meyan içtikten sonra para ödemeye kalkmasıyla çıkan bir tartışmayı hatırlarım. ‘Olmaz gardaşım nerde görülmüş misafirden para alındığı’ diye babamlara çıkışan adamın misafirperverliği bende canlanan ilk Maraş hatırasıdır. Sonra Ulu Camisi, Sütçü İmamı, dondurması, acı biberi diye uzayıp giden bir liste var. Bir de Mağaralı mahallesini hatırlıyorum. Avlulu evler, özlem duyduğumuz eskinin yaşadığı bir mahalle… ‘Şimdi ne kadar aynıdır ne kadarını tekrar görürüm, ne kalmıştır geriye’ gibi kaygılarla gidiyordum Maraş’a. Filmli bir makineden birkaç hatıra fotoğrafım vardı o günlerden geriye. Ama şimdi doyasıya fotoğraflayayım şehri diyorum. Ve değişmemiş olsun Allah’ım…

Bazen dualar böylesine kabul oluyor işte. Şehrin ruhuma işleyen tarafı aynen bekliyor beni. Bir tarafında yeni apartmanlar konutlar yükselse de çocukluğumdan kalan şehir burada işte. Ulu Camii’nin üzerinden ahır dağının eteklerine doğru uzuyor.

Şehirde bize Ahmet Abimiz eşlik ediyor. İl özel idarede ……… müdürü. Protokol ve sıfat takıntılarını aşmış bir insan olmasının verdiği rahatlıkla Ahmet abimizden istedikçe istiyoruz. Şehrin her bir karesini gezmek gerekirmişçesine dolaşıyoruz. Önce yeni çıkarılan muhteşem mozaikleri görüyoruz. Ardından müzeyi. Sonra şehirde kaybolmak için salıveriyoruz kendimizi sokaklara. Ulu camiden kapalı çarşıdan, bakırcılar çarşısına oradan oyma ahşap işleme dükkanlarına en son Trabzon caddesinin başında alıyoruz soluğu. Sonra Sütçü İmamın türbesine… Aslında bu sokaklarda geçirilen vakit muhteşem. Maraş insanının muhteşem misafirperverliği ve dostluğu da eşlik edince çok daha güzel oluyor her şey. Fakat ben bu sokaklarda yaptığım geziyi hızlıca geçip yıllarca unutamayacağım başka bir şeyden bahsedeceğim. Ahır dağı denilen bir dağ var Maraş’ın sırtını verdiği. Bu dağda iki gölden bahsettiler. Yazın sıcak zamanlarında kuruyan sonbaharla birlikte tekrar oluşmaya başlayan iki muhteşem göl. Bir de fotoğraflarını göstererek iyice heveslendirdiler beni. Bizde bir araca atlayıp çıktık dağa. Asfalt yoldan çıkıp artık iyice zorlaşan yollarda manzaralar muhteşem. Zaten Ahır Dağına çıkarken Maraş’ı görebileceğiniz en güzel manzaraya sahip oluyorsunuz. Bir de o pınarları yok mu. Maraş’ı pek çok şeye sahip olarak adlandırabilirsiniz. Fakat ben ilk olarak pınarların memleketi demek isterim. Bu kadar çok güzel suyu bu kadar bir arada hiç görmedim. Ne tarafından gitseniz karşınıza buz gibi bir pınar çıkıyor. Biz seyahatimize dönelim. Önce birinci göle gidiyoruz. Göl neredeyse tamamen kurumuş. Yapılacak bir şey yok. Diğer gölün kurumamış olması ümidiyle hemen diğer göle doğru gidiyoruz. Akşam da olmak üzere. Diğer göl de kurumaya yüz tutmuş. Etrafında küçük taş evler ve çadırlarıyla yaylaya çıkmış köylüler var. Davarlarını bu yeşil yaylada otlatıp doğanın veriminden faydalanmak istiyorlar. Gölde aradığımız manzarayı bulamıyoruz. Ne arıyorsak! Köylülerin yanında durup selam veriyoruz. Etrafta koşturan birbirinden sevimli çocuklar. Ben hemen arabadan inip muhabbete dalıyorum. Fatma geliyor bana doğru. Önden iki dişlerini periler götürmüş. Al yanaklı azıcık tedirgin gözlerle beni süzüyor. Ablamız çamaşır yıkıyor. Hatun yanında ona yardım ediyor. Sonra Hatun yemek yapıyor. Sonra Hatun dantel işliyor. Bir ara Hatun su taşıyor. Hatun her işin ucunda. Yaşı mı? çok olsun 12. Sapsarı saçlarının altında kıpkırmızı al yanakları. Kocaman bir anne gibi. Çünkü abla o.

Çocuklarla sohbet biraz oyun. Ayran geliyor o esnada. Okurun ağzını sulandırmak istemem ama ayran da ayran hani. Öyle doğal ayran satan yerlerin ayranı gibi falan değil. Aklınıza gelen en güzel suyla en doğal yoğurttan yayılmış ayran. Öyle yarım yağlı sütten falan da değil. En yağlısından. Koca bir sürahi ayranı deviriyoruz. Sonra doğal peynir karpuz ekmek… Yediğimiz içtiğimiz bize kalsın gördüklerimizi anlatalım. Muhteşem bir akşam manzarası seyreyleyip ayrılıyoruz oradan. Sonra akşam. Sonra erkenden sabah. Bizi Maraş’a getirmeye sebebe gerek yok aslında. Ama gelmemize sebep olan pek çok şey var. İşte onlardan en önemlisi Ahmet abimizin bize bahsettiği Roma (belki daha eski) döneminden kalma bir yol. Bizde o yolu görmek için Ilıca’ya doğru yola çıkıyoruz. Süleymanlı denen bir köyden gidiyor yol. Tabi her yer başka güzel. Yolda Menzelet Barajı ve Ali Kayası denen yerleri hayranca seyrediyoruz. Baraj göllerinin manzarası gerçekten muhteşem. Maraş’a yolunuz düştüğünde ruhunuza bir kıyak yapıp görün onları. Bir saatlik yolu şurada duralım bu sudan da içelim derken iki saate tamamlayıp iniyoruz Süleymanlı’ya. Önce kaleye çıkıyoruz. Burada da çok güzel bir suyun üzerine bir HES yapılmış. Enerji ihtiyacımızın kaçınılmaz olduğu ortada. Fakat HES’ler konusunda artık ben de iyi düşünemiyorum. Güzelim doğamıza yazık oluyor… Her gittiğimiz yerde bu barajlardan görmek gerçekten canımızı sıkıyor.

Tarihi köprülerden geçip var olduğu söylenen yola çıkıyoruz. Gerçekten bariz kalıntılar var. Köyün muhtarı bize rehberlik ediyor. Ve doğa muhteşem. Bu yol Mezapotamya ile Anadolu birleştiren birkaç geçitten biri. Afşin’e yedi uyurların oraya kadar gidiyor. Bazı seyyahların güncelerinde de kanıtları mevcut. Biz yaklaşık 4 saat kadar yürüyoruz. Ahmet abimiz bu yolun turizme kazandırılmasını için uğraşlar veriyor. Biz de 4 saatini yürüdüğümüz bu yola hayran kaldık. Daha önce gördüğüm yürüyüş parkurlarından çok daha iyi. Hatta şu ana kadar Türkiye’de gördüğüm en iyi yürüyüş ve tırmanma parkurları burada rahatlıkla sağlanabilir. Bu muhteşem doğa ve tarih böylesi bir yerin mutlaka turizme kazandırılmasını gerekli kılıyor. Yol için tekrar gitmeyi ve bu yol üzerine uzun uzun yazmayı planlıyoruz…

Yol üzerine yazacak çok şey olsa da bizim de Maraş üzerine anlatacaklarımız da çok. Çünkü Maraş’daki üçüncü günümüzde muhteşem bir Uludaz şenliği var. Uludaz’da her yıl -sayısı binlerle mi yoksa milyonlarla mı anılır bilmem- uğur böcekleri toplanıyor. Çimen dağının Uludaz zirvesinde 3000 mt civarında bir yükseklikte kısacık yaşamlarının son günlerini geçiriyor uğur böcekleri. Her birinin sırtından bir dilek göğe en yakın yerde veda ediyorlar yaşama. Biz de onları görmek kim ne dilemiş diye bakmak için Uludaz’a gidiyoruz. Maraş ta bir yere gitmek istediğiniz de yol üzeri görecekleriniz de gittiğiniz yer kadar muhteşem.

Küçük Sır köyünde festivale gelenler için bir organizasyon düzenlemişler. Halk oyunları ekibi ve gözleme ayran. Biz de oyunları izlerken gözlememizden yiyoruz. Tabi ben her zaman olduğu gibi gözleme açan teyzelerin yanına kurulup ardımızı Sır Barajına vererek muhabbete başlıyorum. Kısa tanışıklıklarla torpilli gözleme yeme hakkı elde ediyorum hemencecik. Anadolu kadının pek çok özelliği yazılara konu olmuştur. Ama ben onları merhum Erdem Beyazıt’ın mısralarıyla anlatmak isterim.

Kadınlar bilirim ülkeme ait Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak Göğüsleri Çukurova gibi münbit Dağ gibi otururlar evlerinde Limanlar gemileri nasıl beklerse Öyle beklerler erkeklerini Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

Büyük ustanın da Maraşlı olmasından sebep o da aklımıza düşüyor. Ruhu şad olsun.

Gözlemelerden sonra çay içmek için girdiğimiz bir evin bahçesindeki dutlara dadanıyoruz. Yanımda sevgili ablamız Ülkü Özel Akagündüz var. Ben sağdan sola fotoğraf için koştururken gel otur da şu çardağın tadını çıkar. ‘Sen tadını çıkarmadıktan sonra fotoğraf çeksen neye yarar’ diyor bana. Çardağın altına kuruluyoruz. Çay muhabbet devam ederken evden bir ablamız önümüze bir tabak dut koyuyor. Yarabbi o ne muhteşem bir lezzettir. Hele sıcağın kendini hissettirmeye başladığı vakitlerde dolaptan çıkarıldığı anlaşılan dut, Maraş hatıralarımın içinde başka bir yere sahip. Hayatımda yediğim en lezzetli duttu. Bu dutun üstüne başka bir şey yiyecek değiliz zaten. Tekrar koyuluyoruz yola. Uludaz’a çıkan yollar yükseldikçe bozuluyor. Kocaman uçurumların kenarından giderken insan ister istemez tedirginlik yaşamaya başlıyor. Arada dönüp sır barajına bakınca ne kadar yükseldiğimiz daha da rahat anlaşılabiliyor. Sonra şenlik alanına varıyoruz. Bu kadar yolu uğur böcekleri için mi çıkmış bu insanlar dedirtecek kadar kalabalık. Yaklaşık 3 km’lik bir yol kalıyor zirveye çıkmak için. Ve bu yol araçlarla gidilemiyor. Hava gayet serin. Zirveye yaklaştıkça uğur böcekleri de görülmeye başlıyor. O kadar güzeller ki. Zirveye çıktığımızda bulutların üzerinde bir hayal ülkesindeyiz sanki. Her yanımız uğur böcekleriyle dolu. Güzel bir rüya da ya da bir masalda gibi. Uğur böceklerinin neden buraya geldikleri tam bilinmiyor. Zaten bunlar bilim insanlarının işi. Biz gezginler yaşamakla meşgulüz.

Parantez açıp küçük güzel bir anıyı daha anlatayım. Grup olarak dağın tam zirvesinde fotoğraf çekerken arkadan bir jandarma erinin beni çağırdığını duydum. Dönüp baktığımda tanıyamadım. Yanına giderken kepini çıkardığında neredeyse 10 yıldır görmediğim bir arkadaşımın olduğunu gördüm. Aynı ilde aynı ilçede yaşıyormuşuz. Aynı üniversiteyi bitirmişiz. Ama görüşmek 3000 mt. de Uludaz’da nasip oldu.

Söz uzayınca anlatacaklar sıkışıyor bir araya. Uludaz’a hayran bir biçimde şehre geri dönüyoruz. Ruhumuzda dinginlik, bedenimizde yorgunlukla. Ülkü ablamız dağ çaylarını keşfediyor yerel halkın yardımıyla. Bolca topluyoruz. Yol boyunca elinden düşürmeden büyük bir özenle taşıyor onları. Şehre döndüğümüzde, gelip de yememek olmaz diye, dondurma yiyoruz. Sonra bolca muhabbet; sonra geri dönüş. Her geri dönüşün içinde bıraktığı bir özlem gibi. Tekrar dostlarla bir araya gelinip ne güzeldi ama muhabbeti yapılacak. Çayların kuruyup demleneceği, demlenip de davet edileceğimiz zamanı bekliyoruz sadece…

Bu yazı 20011 yılının Ağustos ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 54. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.