Perşembe , 18 Ağustos 2022
Anasayfa » DÜNYA » Zeyneb’in Yurdu: Dadaab

Zeyneb’in Yurdu: Dadaab

Yazı ve Fotoğraflar: Hayrettin Oğuz

Afrika… Benim muhayyilemdeki Afrika’yı, çocukluğumun dizisi Kökler ve onun kahramanı Kunta Kinte oluşturdu.. Beyaz adamın siyah adamı nasıl köleleştirdiğinin uzun hikayesi olan bu dizi “ insanlık ve medeniyet” adına, bir topluma nasıl “insanlık dışı” bir tavrın ve bakış açısının uygulanageldiğini anlatıyordu.. Beyaz adamın, keşif, uygarlık, demokrasi, insan hakları ve benzeri “putları” ve sembolleri eleştiriliyor, sorgulanıyor, bunun arka planı ortaya konuluyor ve tarihin hiçte yazılandan, sunulandan, anlatılandan ve gösterilenden ibaret olmadığı anlatılıyordu…

Nitekim kendini beyaz adamın tarih anlayışına, bakış açısına ve değer yargılarına kaptırmayan herhangi vasat bir insan, bu diziyi izlerken dünyanın nasıl yönlendirildiğini ve belirlendiğini de hissedebiliyordu… Zaten 500 yıllık “modern tarihi” çözümlemenin yolu biraz da Kara adamlarla Kızıl adamların tarihini doğru dürüst bilmekle doğru orantılıydı.. Diğer deyimle Kara adamın yamyam, Kızılderilinin de barbar ve vahşi olmadığını anladığınızda, bildiğiniz pek çok şey buharlaşıp yok oluyor, tarihi daha net ve olduğu gibi anlayabiliyordunuz…

Rahmetli Necip Fazıl’ın “bahset tarih balığın tırmandığı kavaktan” tespiti yalnızca bizim tarihimiz açısından değil, dünya tarihi açısından da genelleştirilebilir. Belki bizim tarihimiz açısından balık kavağa tırmanıyordu ama dünya tarihi açısından kavakların da ötesinde daha büyük, daha ulu ve yüce ağaçlara tırmandırılıyordu..

İnsanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olan Rönesans ve sonrasında devamı olan “düşünce akımları” genel anlamda tabiatın ve insanın yeniden tanımlanmasına ve inşa edilmesine dayanıyordu. Daha önce kutsal olarak kabul edilen tabiat ve unsurları, bu kutsallığından soyutlanarak bir istismar vasıtası haline getiriliyor, dağların, taşların, bozkırın, ağaçların, rüzgarın, bulutların, yağmurun vb. unsurların kutsallığı “ilkellik” kavramı ile tanımlanmaya başlıyordu.. Elbette ki sadece tabiatın kutsalından arındırılması yetmiyordu.. Asıl, tabiattaki bu kutsalı farkeden ve onunla bir aidiyet ilişkisi olan insanın da kutsalından arındırılması gerekiyordu.. Bu anlamda vahiy ve risalet tamamen reddedilerek (batı düşüncesinde kilisenin otoritesi şu veya bu biçimde vahiy ve risaleti temsil eder) “Tanrı” “gökyüzüne” hapsediliyor, vahiy ve risaletin yerine “akıl”, Tanrının yerine de insan konuyordu.. Yani bir bakıma bu biçimde insan da kutsalından soyutlanarak, kutsalından soyutlanan tabiat içinde yapayalnız bırakılıyordu..

Rönesansın devamı mahiyetindeki Aydınlanma ve Pozitivizm süreçleri, oluşturulan bu yeni insan modelinin tarihini de yeniden inşa ediyordu. Tabiatı ve kendisi sekülerleştirilen ve kutsalından koparılan insanın geçmişi de yine kutsaldan arınmış bir biçimde yeniden oluşturuluyordu.. İnsanın “akılsız” durumunu bir karanlık durum olarak niteleyen “Aydınlanma” ile, tarihi “hayvandan evrilen bir insanın” tarihi olarak niteleyen “Pozitivizm”, Rönesansla başlayan sürecin aslında son aşamasını temsil ediyordu..

İşte bu süreç (Rönesans-Aydınlanma-Pozitivizm) geçmişin, anın ve geleceğin merkezine beyaz adamı koyarak, Tanrı’yı yeryüzünden kovup gökyüzüne mahkum ederek eşya ve hadiseleri yeniden tanımlıyor ve beyaz adama göre bir düzen oluşturuyordu.. Rönesans sonrası batılı beyaz adam sadece Tanrıyı gökyüzüne hapsetmedi veya kiliseyi bertaraf etmedi.. Tüm dünyadaki kendi dışındaki halkları bir istismar vasıtası olarak kabul etti ve onları kendince tanımlamaya başladı. Evrim teorisi ile kendine meşruiyet sağlayarak insanları insanlık derecesi bağlamında kategorize etti.. Ve tüm bunları elini uzattığı, sömürdüğü, esir aldığı toplumlara ve geleneklere de dayattı.. İnsan olmayı, beyaz adamın bu süreçte oluşturduğu ilkelere, kurallara, kutsallara inanmaya bağladı.. Adeta bir din oluşturdu.. Tanrının rolünü kendi üstlendi.. Kendisine bağlanmayanları, kendisini tanımayanları, gerici, yobaz, ilkel, barbar, vahşi, yarı vahşi gibi tanımlarda kategorize ederek, onları sömürme, belirleme hakkını kendinde gördü.. Tarihin her döneminde onları ehlileştirdi, onlara demokrasi ve insan hakları götürdü..

Afrika’ya gideceğim kesinleştikten sonra çocukluğumun dizisinin en azından bir kaç bölümü oturup yeniden izlemek istedim. Ama izledikçe bir kaç bölüm yetmiyordu ve sanki daha yeniymişçesine hepsi birden izlenebiliyordu. Diziyi izlerken bile az çok ne ile karşılaşacağınızı tahayyül edebiliyorsunuz. Ama bir şeyin rüya ve hayal hali ile gerçek hali arasındaki fark düşünüldüğünde, dizi anlamını yitiriyor, sizi taze ve farklı bir gerçeklik kuşatıyordu..

Nairobi havaalanına indiğimiz andan itibaren gördüğüm her yerde şüphesiz Kunta Kinte’yi arıyordum.. Ama sömürü sonucu sadece insanı değil, zamanı ve mekanı da sekülerleşen ve değişen bu insanların yaşadığı hal bile sizi karamsar kılmaya yetiyor.. Nairobi bir modern çöplük..

Bir insanın modern unsurlara sahip olduğunda neden modernleşemeyeceğinin en somut göstergesi Nairobi başta olmak üzere gezdiğimiz tüm Afrika ve hatta doğulu kentler.. Medeni olma adına Medine olmaktan çıkıp bir başka şey olmuşlar.. Kunta Kinte kaybetmiş.. Kölelik kaldırılmış ama topyekün Afrika (hatta tüm dünya) zaman ve mekan olarak köleleştirilmiş..

Nairobi havaalanından sonra ilk muhatap olduğumuz Afrikalılar bizi sekiz gün boyunca gezdirecek şöförlerimiz James ve arkadaşıydı.. Onların gözünde Afrika’yı ve son dönemlerde yaşadıkları modern çelişkileri görebiliyorsunuz.. Bir Afrikalı’da ilk gördüğünüz şey, aslında onun ten rengi değil, gözlerindeki hüzün ve burukluktur.. Tarihin derinlerinden gelen ezilmişliği ve dışlanmışlığı her Afrikalının gözünde ve bakışlarında hissedilebiliyor ve yaşanıyor..

Nairobi’den gideceğimiz Garissa ve Dadaab bölgesinin 500 km’den fazla olduğunu söyleyen rehberlerimiz, yolun genel durumunun iyi olmamasından dolayı, akşam Garissa’da mola vermemizin daha doğru olacağını belirttiler. Hatta Garissa-Dadaab arası gece yolculuğunun kesinlikle riskli ve tehlikeli olduğunu söylediler..

Nairobi’den Garissaya doğru giderken öbek öbek sokaklarda, yol kenarlarında akan insanlara bakıyoruz.. Rengarenk giysiler içindeki bu insanlar, toplu taşıma araçlarını kullananlarla mukayese edilemeyecek kadar çok.. Nairobi’nin merkezindeki kısmı görüntünün kenar ve çevre ile hiç ilgisi yok. Bir İngiliz sömürgesi olan Kenya’da gelir dağılımı çok kötü.. Alabildiğine zengin insanların olduğu Kenya’da, halkın ekserisi çok yoksul.. Sömürge döneminin işbirlikçileri, sarayları andıran villalarında yaşamlarını sürdürürken, devletin ekonomik yapısı ve siyasi yapısını belirlemeyi de ellerinde bulunduruyorlar.. Üstelik Kenya, ekonomik anlamda Afrika’nın durumu en iyi olan ülkelerinden biri..

Nairobi’den Garissa’ya doğru yol alırken tertemiz bir hava ve henüz yeni uyanan bir tabiatla başbaşayız.. Kenya’da tropikal kuşakta ilkbahar yeni başlıyor.. Kıpkırmızı toprak, yemyeşil ağaçlar ve masmavi bir gökyüzü.. Beyaz bulutlar ise öbek öbek sanki başınızda şemsiye gibiler ve size çok yakınlar..

Nairobi’den uzaklaştıkça bozulmaya başlayan yolla birlikte, fakirlik biraz daha somut biçimde yüzünü göstermeye başlıyor. Villaların, düzenli konutların hatta çevredeki gecekondu türü evlerin yerini, teneke barakalar, çalı çırpıdan yapılmış evler, hatta çadırlar alıyor… İnsanlar bir yerden bir yere sürekli yürüyorlar.. Üç yıllık kuraklığın ardından biz gelmeden bir hafta önce başlayan yoğun yağmur, insanların yüzünü göldürüyor. Rahmetin tecellisini çok rahatlıkla hissedebiliyorsunuz.. Su mutluluk Afrika’da..

Yol boyu dikkatimizi çeken en önemli yapılar kiliseler ve kilise okulları.. Hristiyan misyonerlerin en etkin olduğu yer Kenya.. Nitekim sayıları müslümanlardan daha fazla ve yönetimde de daha belirleyiciler.. Müslümanlar ise bizim gittiğimiz Garissa bölgesinde Somali, Etiyopya sınırında daha yoğun.. Ve kesinlikle daha yoksul ve daha garipler..

Garissa’ya yaklaştığımızı bu kez, Kiliseler yerine görmeye başladığımız küçük mescitlerden anlıyoruz… Kendine mahsus mimari yapısı ile öyle hoşumuza gidiyor ki bu mescitler.. Öğle namazını kılmak için birinde mola veriyoruz. İner inmez boş bahçede caminin önünde simetrik biçimde sıralanmış terlikler dikkatimi çekti. Nasıl bir ruh yansıması ve iç disiplin diyerek arka plana camiyi koyarak terliklerin fotoğrafını çekerken, içerden gelen Kuran tilaveti/kıraatı dikkatimi dağıttı ve hemen içeri girdim.. Gördüğüm manzara hayatımın en özel ve anlamlı görüntüsüydü.. İliklerim dondu, gözlerim doldu.. Bir an nefesimin daraldığını hissettim.. Ağlamakla mutluluktan gülümsemek arasında gidip geliyordum.

Öğretmenleri arka tarafta tek başına namaza durmuş ön tarafta cemaat halinde namaz kılan yaşları 6 ile 12 yaş arası bir saf çocuklardan oluşan bu görüntüyü çekebilmek o kadar zordu ki.. İbadetlerini bozmamak, onları rahatsız etmemek için azami dikkat göstersem de müthiş bir ikilem yaşadığımın farkındaydım.. O anı yansıtmasam sanki bir şey eksik kalacaktı.. Çocuklarıma ve öğrencilerime gösterebileceğim alternatif bir insanlık durumuydu bu..

Bir kaç kare çektikten sonra gözlerim yaşlı, namazı bitirmelerini bekledim.. Namaz bitince hep birden bana yöneldiler ve o an ıslak gözlerle “es-selamü aleyküm” dedim.. Daha der demez şaşkınlıkla baktıkları beyaz adamın üstüne öylesine bir sevinçle ve güvenle atladılar ki camii içinde adeta kenetlendik birbirimize sarılarak.. Bize Afrika’da hastalık kapmamamız için vurulan aşılara inat doya doya sarıldık bu çocuklara..

Afrika’da hala beyaz adamın müslümanlığı hatta “insanlığı” “adamlığı” inanılası değil… Çünkü onların muhayyilesinde ve hafızasında beyaz adam, öldüren, silah tutan, esir eden, sömüren, köleleştiren, zengin, patron, acımasız, insanlık dışı bir varlık.. 1492’nin tedirginliği hala var o kara suratlılarda ve kara gözlerde.. 1492’den beri hala çekip gitmiş değil batılı beyaz adam.. Hala sömürmeye devam ediyor ve hala kendince buraları “ehlileştiriyor” buralara “demokrasi” getiriyor!!..

Kim bilir belki de bunun için onlara doğrulttuğunuz fotoğraf makinesi, nezdlerinde silahtan çok farklı değil. Zaten Müslüman olmayan beyaz adamlara fotoğraf konusunda kesinlikle izin vermiyorlar. Oryantalist bakış açısının doğrulttuğu silahla, fotoğraf makinesi arasında herhangi bir fark görmüyorlar..

Daha sonra duvarında Müslüman-Türk zevkinin eseri olan bir hat tablosunun altında utangaç biçimde oturan dört kız öğrenci görüyoruz. Ayşe, Meryem, Azize ve Zeynep.. O kadar insanlar ki, neyi kaybettiğini hatırlamayan insana, insanlık adına pek çok şey hatırlatıyorlar.. Gönülden gönüle giden yoldan konuştuk, birbirimizi anladık ve yolumuza devam ettik..

Akşam ezanından sonra Garissa’ya girdik.. Gece yolculuğu tehlikeli olacağı için o gün orada konaklayacağız..

Nem ve rutubet gerçekten acımasız.. Allah’tan sinek o kadar abartıldığı ve korkulduğu kadar yok. Zaten burada anladığınız hususlardan biri de aşı konusundaki anlamsız abartı.

Sabah ezanıyla uyandık.. Otelimizin hemen yakınındaki büyük bir camide sabah namazını kıldık. Burada asla unutulmayacak hususlardan birisi de sabah namazında bile camilerin tamamen dolması.

Gün ışığı ile beraber Garissa’dan Dadaab’a doğru yola çıkıyoruz. Artık tamamen toprak yoldayız ve yol dediğimiz şey aslında arabanın teker izlerinden başka bir şey değil. 2-3 saat süreceğini söyledikleri bu yolculuktaki en güzel şey, yalın, bozulmamış bir tabiatla iç içe olmanız. Yol boyu küçük köyler var. Yokluğu ve yoksuzluğu daha yoğun hissediyorsunuz gittikçe. Ne yerler, ne içerler, nasıl geçinirler diyorsunuz. Çünkü modernitenin iş merkezli hayatına, saatine, zamanına ve mekanına alışmış bir insanın böyle bir hayatı anlaması imkansız.. Yol boyu tek tük gördüğümüz, keçi, inek, deve vb. hayvanlar bile o kadar zayıf ve çelimsiz ki, yokluğu ve sömürüyü onlardan bile anlayabiliyorsunuz.

Biraz hızlı gidiyoruz. Hem güvenlik kaygısı hem de kurban bayramı namazına yetişmek. Telefonla haber ulaştırdığımız için namaz için bekleyecekler bizi.. Vakitlice varıyoruz.. Hemen eşyaları kalacağımız yere yerleştirdikten sonra bayram namazının kılınacağı büyük alana gidiyoruz. Dadaab bir köy mü kasaba mı, kamp mı karar vermek imkansız. Pek çok baraka evin oluşturduğu bir yer. 90’lı yıllardan beri Somali’den gelen mültecilerin oluşturduğu bir yerleşim yeri. Şu an yedi kampta yaklaşık 600 bin insan yaşıyor. Yerleşik olanların, yani Kenya vatandaşı olanların sayısı çok az. BM’nin günlük 90 bin kişiye yiyecek dağıttığını öğreniyoruz. Geri kalan 500 bin insan akşam ne yiyeceğini bilmiyor..

Namaz kılınacak büyük bir alana geliyoruz. Çocuk, kadın, erkek, yaşlı yaklaşık 4-5 bin kişi var. Bölge kadısı hutbesini okudu. Hayatımın en özel en farklı bayram namazıydı.. Yanımdaki arkadaşımın hıçkırıkları içimdeki çığlığı adeta bastırdı. Belki de o gün alnımı ilk kez secdede hissediyordum.

Türkiye’ye karşı olan sevgilerini iliklerine kadar hissediyorsunuz. Bakışlarında ve özellikle gözlerindeki gurbeti ve garipliği çok net görüyorsunuz. Her an sulu gözsünüz. Allah’tan çok terlediğimiz için gözyaşlarımızı terimize saklıyoruz. Bir yandan sarılıp bayramlaşıyoruz bir yandan da tebessümlerine güvenerek fotoğraflarını çekiyoruz. Arkasından bu insanlar için Türkiye’de düzenlenen Kurban kampanyasını yürüten gönüllü kuruluşların kurban kesim alanlarına gidiyoruz. Her yerde binlerce kesim var. Ve insanlar kesim yapılan yerlerin etrafını kuşatarak umutla bekliyorlar. Orada beklemek bile bu insanlara güç veriyor. O bekleyişi hissettiğinizde, beklemenin gerçekte ne olduğunu daha iyi anlıyorsunuz…

Kesimi yapan arkadaşlar dağıtıma bizim de katılmamızı istiyorlar. Büyük keyifle diyoruz ve paketlenen kurban etleri ile kampların içine giriyoruz. Bir yandan onlara birkaç kilo yiyecek ulaştırmanın mutluluğunu yaşarken öbür taraftan gördüğümüz yokluk zihnimizi, muhayyilemizi donduruyor. Bu an eşya ve hadiseler, zaman ve mekan, bir aşağı ve yukarı duygusu tepetaklak oluyor. Soruyorsunuz… Helal ne haram ne, israf ne, rızık ne, sömürü ne? Bir sürü kavramların döküldüğünü, içinin boşaldığını hissediyorsunuz. Varlık ve yokluk yeniden tanımlanıyor.. Gördükleriniz tasavvur edilesi değil..

Efendimizin açlıktan karnına taş bağladığı günleri hatırlayarak teselli oluyorsunuz.. Çocuklar.. Özellikle de çocukları gördüğünüz zaman düğümleniyorsunuz.. Dağıtılan bir poşet etin onlara bir ay, iki ay yeteceğini duyduğunuzda daha da şaşırıyorsunuz. Sabır kavramı burada anlamını farklı bir boyuttan giyiniyor.. Kapının önündeki taştan yapılmış, odunla yanan ocağında et pişirmeye başlayan kadın içinde bulunduğu yokluğu paranteze alırcasına pişirdiği eti bize ikram etmek istiyor.. Orada yer yarılsa da içine girsem diyor gönlünüz ve insanlığınız.. Daha düne kadar akşam ne yiyecekleri belli olmayan insanlar, ellerine geçen ilk fırsatta yemeklerini sizinle paylaşmaya çalışıyorlar. Ben dahil hiçbir arkadaş ikramlarını zaten soyut anlamda yaşadığımız bu insanların yiyeceklerine asla ortak olmuyoruz. Çocukların pişen ete bakışlarındaki gözleri ve umutlarını, mutluluklarını görmemiz bizi ziyadesiyle doyuruyor. Burada büyüklerin daha zayıf ve çelimsiz, küçüklerin ise daha bakımlı olduğunu görüyoruz. Çünkü anne ve baba kendisi yemiyor, çocuklarına yediriyor..

Ve mutluluk.. Kesinlikle mutlular.. Bu bir varlığın mutluluğu değil, insan olmanın ve hamdetmenin mutluluğu.. Su olmamasına rağmen çok temizler.. Toprakla temizlenmenin ne olduğunu öğrenmişler. Yalnız burada hemen şunu da belirtelim. Modern paradigmalara ve anlamlara sahip olan bir insanın burada sözünü ettiğim mutluluğu ve temizliği anlaması mümkün değil. Mekanik anlamda bir mutluluk ve temizlik tasavvuru olan bir insanın anlayacağı türden bir şey değil bu.. Akşam kalacağımız kamp alanına döndük. Yorulduk, acıktık.. Yemeğimiz geldi.. Evimize koymayı tahayyül bile edemeyeceğimiz isli kaplarda makarna, patates ve soğan-domates salatası.. Sekiz gün boyunca her gün birisi eksik hep bu yemeği yedik. İlk başlarda muhtemelen kullanılan yağın kokusundan tadı tuhaf gelen yemeği 3. Günden itibaren özlemeye bile başladık. Hasılı burada tüm alışkanlıklar tepetaklak.. Değer yargıları yeniden oluşuyor.. Sekiz gün boyunca peyniri hiç tatmadık, balı, reçeli, pekmezi hiç görmedik. Zeytini unuttuk.. Ve buna rağmen sekiz günün sonunda böyle de yaşanabiliyormuş diyorsunuz. Tüketimin bizim hayatımızın nasıl yegane belirleyicisi olduğunu çok çok iyi bir biçimde anlıyorsunuz.. Zaten açlık dediğimiz şey, birilerinin aç olması, birilerinin daha çok tok olmasının ve daha çok tüketmesinin sonucu değil mi? Fırat kenarında kurtlar kuzuyu yiyor hem de acımasızca… Mesele Ömer’ler yok.. Kurtların bile kuzulara layık göremeyeceği bir taksim dünyasında yaşıyoruz..

İkinci günü yine kurban dağıtımıyla ve bölgenin okulları olan Dugsileri ziyaretle sürdürüyoruz. Daha önce bir başka yazımda anlattığım dugsileri yeniden anlatacak değilim, ancak şu kadarını söylemeliyim ki, her ağaç altında ashab-ı suffe’den bir esinti var.. Ağaç altlarından ve kulübelerden yükselen Kuran ve ezan nidaları Bilalleri, Ammarları, Musabları orada gönül gözüyle görmemizi sağlıyor…

Üçüncü ve diğer günler.. Her gün gezseniz, her gün yaşasanız eskimeyecek bir yokluğu her an taze olarak yaşıyorsunuz.. Değişen tek şey siz de artık kendinizi onlardan biri olarak hissediyor ve sürekli kendinizi, kendi hayatınızı sorguluyorsunuz.. Neden buraya gelmiyorum diyorsunuz hatta. Neden ömrümün geri kalanını burada sürdürmüyorum diyorsunuz.. Hicretinizi yaşama imkanı vermişken Allah bunu neden yerine getirmiyorsunuz.. Sorular sorular sorular.. Düğümlenip kalıyor muhayyilenizde.. Dünya ile ukbanın nefsiniz üzerindeki savaşında siz, beniniz, enaniyetiniz tökezleyip duruyor..

Son gündü.. Hangi kamp alanı emin değilim ama yine bölgeyi geziyoruz.. Özellikle bizleri gördüklerinde gözleri bahar çiçeği gibi açan çocukları gördüğümüzde fotoğraflarını çekmeye çalışıyoruz.. Ben çocukların fotoğraflarını çekerken uzaktan çalıların arasından bana bakan birini gördüm.. Tedirgindi.. Çalılara takılmıştı ve bir türlü çıkamıyordu.. Neyse uzun bir uğraşıdan sonra çıktı ve bana doğru geldi.. Kendisine işaret ettim ve gel senin de fotoğrafını çekeyim dedim.. Yok dedi omuzlarıyla.. Biraz uzaklaştı.. Ama gidemiyordu da.. Arkadaşlarının yaşadığı o anki coşkuyu düşünüyordu belki de kimbilir? O an tele lensimi takmayı aklettim.. En azından o uzaktan bana bakışını çekeyim istedim.. Yine işaret ettim gel diye, gelmedi.. Arkadaşları onu Zeynep diye çağırınca isminin Zeynep olduğunu öğrenmiş oldum.. Daha sonra ben makinamı ona doğru odaklarken o kara gözleriyle öyle bir bakıyordu ki, ifadesini o an yaşadığımız zaman ve mekanla izah edebilmek imkansızdı.. Belki de 500 yılın özeti vardı bakışlarında..

Ve dönüş yolu.. Bir aksilik olabileceği kaygısıyla bir gün öncesinden yola çıkmamızı öneriyorlar.. Bir gün Nairobi’de yatacak ertesi gün Nairobi’yi gezecek ve aynı günün akşamı döneceğiz.. Vedalaşırken kesinlikle bir yanınız orada kalıyor.. Size bakan o kara suratların içindeki gönülden bakan kara gözler adeta gitmeyin diyor.. Bizi unutmayın diyor.. Gözlerimiz yine nemli ve terlerimize saklanmış durumda.. Adeta ukba’dan dünyaya dönercesine bir şeyleri geride bıraktığımız kaygısıyla içimizden “yine geleceğiz” diyerek kızıl toprakların içine yeniden giriyoruz.. Etrafımızda karkıt ağaçları, masmavi gökyüzünde bembeyaz bulutlar bize el sallıyor..

Evet.. Kenya ve Somali.. Zeyneb’in Yurdu.. Nairobi Havaalanı’nda seyahatimin özetini düşünüyorum.. Ve not defterime yazıyorum :

Açlığın yurdu dedim ilk gördüğümde.. Ne ekmekleri var, ne de suları.. Ama yüzlerinde gülücükleri ve tebessümleri hiç eksik değildi.. Bir şükürdü bakışları ve bir duaydı çorak elleri.. Yazacak çok şey var.. Her his kelimeleşmiyor.. Şükürün ne olduğunu, nimetin ne anlama geldiğini orada, onlarla o çadırlarda, o mekanda yaşamadan anlamak imkansız.. Bütün yokluklarına rağmen bir kaç günde bir pişirdikleri patateslerini ve makarnalarını sizinle paylaşabilecek kadar da geniş gönüllü insanlar..

Suratlarının karalığı kadar beyaz gönülleri.. Umut gözlerden hiç eksik değil.. Kuşatılmışlıklarını, yokluğa ve açlığa esaretlerini o özgür gözlerde görmeniz imkansız. Ötelerden bakıyor gözleri.. Sanki kıyametten, sanki mahşerden.. Bir şeyleri hatırlatıyor.. Öze, bize ve insana ait bir şeyleri.. Dua etmeli dedim kendi kendime bu insanlara. Ama sonra birden, aniden içimde bir çığlık.. Asıl duaya ihtiyacı olan bizleriz belki de ve onların dualarına ihtiyacımız var.. Hiç ölmeyecek gibi yaşadığımız için..

 

Bu yazı 2012 yılının Nisan ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 62. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.