Cuma , 23 Ağustos 2019
Anasayfa » DÜNYA » 4 Buçuk Milyon Kalplik Ülke: Hırvatistan

4 Buçuk Milyon Kalplik Ülke: Hırvatistan

Yazı: Selim Öztuna Fotoğraflar: Halit Ömer Camcı

Avrupa’nın Kalbine Yolculuk

Hırvatistan, Avrupa’nın kalbi gibi; o nedenle ülkenin kültür, siyasi ve ekonomi başkenti olan Zagreb’e ‘milyon kalplik şehir’ deniyor. İstanbul’dan iki saatte ulaşılan Zagreb, klasik bir Orta Avrupa şehri. Doğu ile batının coğrafi, kültürel, tarihi ve siyasi kesişme noktası. Hırvatistan’ın dörtte bir nüfusu, yani bir milyona yakını bu şehirde yaşıyor. Yüzyılların birikimini bugüne taşıyan mimarisi zaman zaman müze bir şehirde dolaşıyor hissi veriyor. Bu binaları heykeller, çeşmeler, parklar, meydanlar tamamlıyor. Devasa binaların, karmaşanın kol gezdiği şehirlerin aksine bu şehirde kalp atışları sakin ve ritminde atıyor. Ne önce ne sonra; hiçbir şey doğallığa aykırı hareket etmiyor.

Hırvatistan’ın baş şehri, aslında ülkenin farklı bölgelerinden gelenlerin birlikte yaşadığı güvenli bir liman gibi. Viyana’yı andıran mimarisi ile Orta Avrupa’nın bir parçası konumundaki Zagreb’de Adriyatik üzerinden gelen Akdeniz esintisini de, doğudan gelen Balkan müziklerini de duymak mümkün. Tarihi yüzyıllar öncesine giden Zagreb’de MÖ 4. yüzyılda Keltlerin varlığı biliniyor, sonrasında ise Romalılar imar çalışmalarına imza atmış. Bugünkü Zagreb ise Ortaçağ’da iki tepenin etrafında şekillenmiş; halkın oturduğu Gradec ile bugünkü üst şehir ya da eski şehir ve kilise yönetiminde bulunan Kaptol’dur. Zagreb yüzyıllar geçmesine rağmen bugün de bu merkezden yönetiliyor; parlamento kararlarını buradan alııyor. Zagreb kentinin adı geçtiği ilk yazılı belge 1094 yılına ait. O dönemde kurulan Zagreb Katedrali, kente hakim bir noktada inşa edilmiş, bunun etrafını saran Rönesans Surlar ise Avrupa’nın korunmuş az sayıdaki surları arasında yer alıyor. Surlarda top belki yok ama bu şehirde top sesini her gün saatin akrep ve yelkovanın 12’de buluştuğu saatte duymak mümkün. Topun hikâyesi Tatarların Macaristan’ı yakıp yıkmasından sonra, o dönemde Macar kralı olan Bela’nın, Zagreb’de yerli halka sığınmasına kadar uzanıyor. Yerli halkın bu iyiliğine karşı Bela, 1242 yılında bir ferman ile Gradec’i Serbest Kral Şehir Statüsüne yükseltiyor. Bu dönemin bir sembolü olarak her gün Lotscak kulesinden top atışı gerçekleşiyor.

Şehrin tarihi geçmişinden izler taşıyan ve nesilden nesile her yeni kulağa fısıldanan Taş Kapının hikayesi, 18’inci yüzyılın ilk yarısında bir yangından sonra kutsallaşıyor. Bu büyük yangında şehre giriş kapıları yanmasına rağmen sadece Gradec adlı köyün bulunduğu bölümdeki Taş Kapı (Kamenita vrata) kapı ve Meryem ana ikonası ayakta kalıyor, bu ikona Zagreb kentinin koruyucusu konumuna getiriliyor. Hala bu kapıyı her gün yüzlerce Katolik Hıristiyan ziyaret edip şükranlarını sunuyor.

Bu bölgede saray ve kiliseler boy gösteriyor. Barok üslupla inşa edilen St. Katarina Kilisesi, bu zengin mimarinin korunmuş özelliklerini en iyi yansıtan eserlerden birisi. İki şehir arasındaki fark 1850’de ortadan kalkıyor, böylece 15 binlik bir şehir halini alıyor Zagreb. Tkalcice caddesi yüzyıllar boyunca iki rakip, Gradec ve Kapitol’u birbirinden ayırdı ancak şehri ayıran bu cadde, bugün herkesin bir araya getiriyor. Şehrin birçok restoranının bulunduğu bölgede farklı lezzetleri tatmak, güneş ışınlarının en yakıcı olduğu saatlerde serinlemek mümkün. Bugün Tkalcice caddesi şehrin en önemli merkezlerinden biri.

Demiryolunun gelmesiyle Zagreb Avrupa şehirlerine bağlanıyor, şehrin büyümesi hızlanıyor. Bu dönemde şehir bloklar halinde, düzgün sokak ve caddeler olarak yapılanıyor. İmar ve şehircilik imzası o yıllarda atılıyor; eski şehirde bulunan bütün sokak ve caddeler düz, aynı genişlikte. Binalar ise aynı tip ve yükseklikte. Yeşillikler, parklar ise tam kararında. İşte bunlarla beraber geniş meydanlar, anıtsal tarihi binalar bugünkü Zagreb resmini tamamlıyor. Sarı, Zagreb’in en belirgin rengi, birçok bina cephesinde rastlamak mümkün. Açık halk pazarı her gün gündüz 3’e kadar alışverişe gelenleri bekliyor, sokak lambaları hala gaz ile aydınlatılıyor. Yolların iki tarafındaki kestane ağaçları ise Hırvatistan’ın ikili Avusturya Macaristan İmparatorluğu monarşi üyeliğini hatırlatıyor. Zagreb, Orta Avrupa’nın büyük kentleri ile Avrupa’nın modern kentlerinin bir karışımı.

Caddelerin, sarayların, kiliselerin orta noktası ise Jelacic Bey Meydanı. İstanbul’un Taksim meydanı konumundaki bu meydan insanların buluşma noktası adeta. Bir süreliğine oturduğunuzda konuşacak birini bulmanız, saatlerce hayatın akışını izlemeniz mümkün. 4 buçuk milyonluk Hırvatistan, Türkiye’den vize istemiyor, ancak 2013’ün Temmuz ayında ülke AB’ye girdikten sonra bu durum değişecek. İstanbul’dan her sabah Türk Hava Yolları’nın, her akşam ise Hırvat (Croatia) Airlines’in Zagreb’e seferi var. Her yıl nüfusunun üç katından fazla, 15 milyon turisti ağırlayan Hırvatistan’ın bu en büyük şehrinden, Akdeniz rüzgarının kalbine, Istra bölgesinin merkezi Pula’ya yolculuk başlıyor. Alp sıradağları karayoluyla 4 saatte geçiliyor. Yol boyunca yeşillikler boy gösteriyor. Pula, bir tatil beldesi. Denizin mavisi, ağaçların yeşili, tarihi dokunun sesi bir arada. Akdeniz iklimi ve kültürü belirleyici bu bölgede. Bu bölgede İtalyan izlerine rastlamak bir hayli kolay, öyle ki her beldenin bir Hırvatça bir de İtalyanca ismi var. Zeytin ağaçlarının dallarını uzattığı tepelerden Brtoniglia, İtalyancasıyla Verteneglio’ya varıyoruz. Huzurlu bu küçük köy deniz kenarında olmamasına rağmen 4 yıldızlı bir otele ev sahipliği yapıyor. Farklı lezzetlerin peşinden koşanların uğrak yeri olmuş bu otel. Zeytinyağı, diğer bölgelerde olduğu gibi buranın da ilk milli ürünü. İtalyan, Alman turistlerin daha çok tercih ettiği bu bölge Avrupa’nın birçok şehrine birkaç saatlik mesafede.

Bu küçük kültür turizm köyünden, deniz-kum-güneş üçlüsünün çağırdığı Pula’nın merkezinde sıra sıra Dalmaçya tipi kıyılar karşılıyor bizi. Binden fazla Dalmaçya tipi adanın bulunduğu Adriyatik kıyılarında, mavi deniz Ege sahillerini çağrıştırıyor. Güneşin kendini göstermesiyle bu tatil merkezindeki hareketlilik artmaya başlamış bile. Şehir kendini sadece denizle değil, tarihi Pula Arena’yla da tanıtıyor. Gladyatörlerin dövüştüğü, kan döktüğü bu 23 bin kişilik Arena, Roma’daki Kolezyum’dan sonra dünyanın en büyük üçüncü arenası konumunda. Roma İmparatorluğu birinci yüzyılda yapmış bu anıtsal yapıyı, inşası 40 yıl sürmüş. Venedikliler büyük Arena’yı söküp ülkelerine taşımak istemişler ancak sadece izleyicilerin ötürdüğü bölümü götürebilmişler. İtalyan diktatör Mussolini tribünleri sonradan inşa etmiş. Bu Arena’da birçok ünlü müzisyen konser vermiş. İtalyan izlerinin baskın olduğu bu bölgeden, Venedik’e deniz otobüsüyle iki saat içinde günlük seferler yapılıyor. Üstelik vize de istenmiyor.

Güneşin batıya doğru yolculuğundan ve saatler sonra doğudan yeniden yükselişinden sonra çantaları alıp hareket etme zamanı geliyor. Hedefte Groznjan köyü var. Sanatçıların olduğu bu köy birçok filme ev sahipliği yapmış. Servi ağaçlarının yolun iki tarafına sıralandığı köyün girişinde kulaklara Godfather müziği ulaşıyor. Sanki filmin Sicilya sahneleri bu köyde çekilmiş. Müziğin bir dans okulundan geldiği anlaşılıyor, bir süre sonra köyün sokaklarında dolaşırken çeşitli yemeklerin tadıldığı bir festival göze çarpıyor. El yapımı eserlerin boy gösterdiği birçok ürün, butik mağazalarda satışa hazır. Bu mağazalardan birinin sahibiyle konuşmaya başlayınca üst katında oturduğunu anlatıyor, evinin 400 yıllık olduğundan söz ediyor. İçeri adım atınca Tito’nun resmi göze çarpıyor. Bu köyün sıcakkanlı insanları, ziyaretçileri yabancı görmüyor, onları köyün sakini gibi karşılıyor.

Bir sonraki durak Fazana kasabası. Burası bir balıkçı kasabası aynı zamanda. Tavus kuşu anlamına gelen Fazana’da sardalya festivali insanları bir araya getirmiş. Sahildeki bu festivalde sardalyalar tadılıyor, kilisenin bulunduğu meydanda orkestra konser veriyor. Balık, tuz, sardalya, peynir gibi ürünler tezgahlarda meraklı gözlere sesleniyor. Sardalyası gibi pag adasında üretilen tuzu da meşhur. Bu bölgeler Avrupalı turistler tarafından bilinirken, Türklerin tercihi Dubrovnik oluyor. Bu küçük cennet ile birlikte Hırvatistan huzur, sıcaklık, düzen ve inceliği bir arada yaşatıyor. İtalya, Almanya-Avusturya ve Balkanların iç içe geçtiği bir ülke. Croatia (Hırvatistan) kelimesinden de anlaşılacağı üzere kravatın anavatanı burası. Aynı zamanda zeplin ve dolmakalemin de… Marco Polo, Nikola Tesla ve Tito da Hırvat.

Türkiye’nin Zagreb Büyükelçisi Burak Özügergin

Türk Hırvat ilişkileri ivme kaydediyor. Türk dizilerine, hem balkanlarla hem Ortadoğu, orta Asya, Kuzey Afrika’da olduğu gibi bu bölgede de büyük ilgi var. Bu da Türk kültürüne ilgiyi artırdı. Türkoloji bölümüne başvurulara bakılacak olursa Türkçe öğrenmek isteyenlerin sayısı 10 katına çıkmış. Bu diziler sayesinde genç dinamik, başarılı bir ülke olduğumuzu nihayet gördü Avrupa. Hep önyargılarla, sorunlarla bugüne kadar anılırdı. Bu bizim mutlu ediyor, bayrağımızı gördüklerinde insanlar tanıyorlar. O da artık bizi olduğumuz gibi gördüklerinin işareti. Sefareti arayıp diziler hakkında soru soranlar oluyor. Senaryo hakkında şikayet edenler oluyor, gazeteler Türk yemekleri ekleri vermeye başladı. Çünkü dizilerde görüyorlar, yemek yapıyorlar. Hırvat mutfağı Akdeniz mutfağına uzak değil. Türkiye’yi tanıtmak suretiyle belki bu sene değil ama iki sene sonra bu insanlar Türkiye’ye gelecekler. Avrupa’daki vize duvarları inene kadar Hırvatistan gibi bize uygulama zorunluluğu hissetmeyen bir ülkeye. Önyargı açısında baktığınızda Hırvat toplumunda Türklere karşı bir şey yok. Avrupa’nın başka ülkelerinde olan bir önyargı yok, hatta sempati olduğu söylenebilir.

Croatia Havayolları Türkiye Temsilcisi Hidayet Çoklar

Türkler de Hırvatlar da her iki ülkenin turizm potansiyelini yeni yeni fark etmeye başladı. Bu potansiyeli artırmak için tanıtıma ağırlık vermeliyiz. 2010’da Zagreb’e 5 bin 725, 2011’de ise 8 bin 241 Türk vatandaşı geldi. 2011 senesinde haftada üç sefer yapıyorduk Zagreb’den, bu sene İstanbul-Zagreb seferleriyle zenginleştiriyoruz. Türk turistinin pek bilmediği, tanımadığı ama dünya turistinin çok iyi tanıdığı Istra bölgesindeyiz. Daha fazla Hırvatistan sloganıyla daha kuzeye gidiyoruz. Kuzey ile güneyi birleştireceğiz. Bütün Hırvatistan’ın Türkiye’de tanınacağına, gezilmek isteneceğine inancımız sonsuz. En önemli özelliklerinden birisi yoğun turist potansiyeline sahip ve en büyük konaklama turist kapasitesi burada. Bizim açımızdan Zagreb’den en çabuk ulaşılan bölge Istra bölgesi. Her iki ülkenin milli havayollarının haftada 14 seferiyle bu bölgeye ulaşmak çok kolay. Biraz İtalya, biraz orta Avrupa, biraz balkanlar havası var. Türk turistler için burası cazibe merkezi olacak. Kendi denizinde olmayan kendi Ege’sinde, kendi Akdeniz’inde bulamadığı şeyleri bulacak. Deniz kenarında dağların buluştuğu, denizle iç içe yaşayan insanların yaşadığı yer. 400-500 yıllık balıkçı kasabaları var. Denizle yaşamak çok yoğun hissediliyor. Bunlar Türk insanının ilgisini çekecek. Türk dizileri, Hırvatlarla birçok ortak noktamızı ortaya çıkarttı. Son iki yılda Türkiye’den Zagreb’e gelen turist sayısında artış var. Bu Hırvat havayollarının Türkiye pazarına yönelik doğru bir politika izlediğini gösteriyor.

Bu yazı 2012 yılının Haziran ayında yayınlanan Gezgin Dergisinin 64. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir