Salı , 7 Nisan 2020
Anasayfa » DÜNYA » Kapıların Ardında Kalan Tarih: Harar

Kapıların Ardında Kalan Tarih: Harar

Çocuklar  ardımıza düşmüş “faranco faranco” diye bağırıyor. Objektifimizi nereye doğrultsak önce bir küçük tepki sonra ‘bırr’ istiyorlar. Biraz muhabbet edebilirsen her şey değişiyor ama. Demek ki; bizden önce uğrayanlar bir şeyler vermişler. Ve bir şeyler de almışlar.

Uzun zamandır Etiyopya’yı gezmekle alakalı planlarımız vardı. Özellikle Lallibela ve Gonder bölgesi bizi cezbediyordu. Fakat bir Doğu Afrika uzmanının: ‘sizi kitapların adını yazmadığı başka bir yere götüreyim’ teklifinin ardına takılarak  bulunması zor, muhteşem bir şehre gittik. Harar’a…

Yazı ve Fotoğraflar: Erkam Bülbül

Ekibimiz dört kişiden oluşuyor. Bizi Harar’da gezdirecek olan kişi Kamil Kolabaş Bey. Doğu  Afrika’da uzun yıllardır çalışıyor. Hatta memleket olarak bile doğu Afrika’yı söylüyor.  Bu bölgede eğitim çalışmaları yapan Kamil bey Harar’ı keşfedeli epey zaman olmuş. Bir gezginin Afrika’da mutlak görmesi gereken yerlerden biri olarak tanımladığı Harar’ı gezdiğimizde ne kadar haklı olduğunu bir kere daha gördük.

İstanbul’dan Addis Ababa’ya direk uçak var. Beş saat kadar süren bir yolculuğun ardından Addis Ababa’ya iniyoruz. Bizi Türkiye’de okumuş bir mühendis arkadaşımız karşılıyor. Gecenin geç saatinde havaalanına indiğimizden doğru otele geçiyoruz. Sabah da ilk iş Harar’a gidecek uçağa bakıyoruz. Ama ne yazık ki yer yok. (Harar’a direk uçak yok. 40 dk’lık mesafede Dire Dawa kentine günde birkaç sefer var.) Hemen bir minibüs kiralayıp yola koyuluyoruz.600 kmcivarında bir mesafe Addis Ababa ile harar arası. Fakat bu yol düşündüğünüzden çok daha uzun sürüyor. Yolda muhteşem manzaralar ve Etiyopya’nın genel yaşamı üzerine pek çok şey görebilirsiniz. Kentlerin, kasabaların ve köylerin içinden Somali’ye doğru uzayıp giden bir yol… Gecenin geç vakitlerinde varıyoruz şehre.

Saat 22.00 civarı. Bizi şehre girerken karşılayan yaşam çok canlı. Herkes sokaklarda. İlk sorum: ‘hep böyle mi bu ülke?’. Diğer Afrika ülkelerinde bu kadar canlı geceler görmemiştim demeye kalmıyor ki arkadaşlarım buranın bir khat borsası olduğunu söylüyorlar. Khat otu burada çok yaygın ve dünyanın en iyi khat otu da burada üretiliyormuş. Geceleri de insanlar khat çiğneyerek vakit geçirdiklerinden böylesine yoğun bir gece yaşamı oluyormuş. Biz virajlarla dolu yol ve çılgın şoförümüz yüzünden pestilimiz çıkmış biçimde kendimizi otele atıyoruz. Önceleri tek düşündüğümüz uyumakken “aç’a dokuz yorgan örtmüşler uyuyamamış” atasözünü hatırlar biçimde önceliği midemizi doldurmaya vererek aranmaya başlıyoruz. Ama bu saatte ve böyle bir yer için nafile bir çaba. Elimizde kalan son birkaç parça abur cuburu paylaşmak için arkadaşlarımızın kapısını çaldığımızda demlenmiş bir çay ve kurulmakta olan sofrayı gördüğümüzde “çok ayıp ama insan bir haber verir” cümlesinin son kelimelerini söyleyemeden Türkiye’den getirdikleri kahvaltılıklara gömülüyoruz. Sonra muhteşem bir uyku. Zira temiz hava kısacık uykularda bile insanı dinçleştiriyor.

Sabah kahvaltıyı yine Türkiye’den getirdiklerimizle yapıyoruz. (zira ben her zaman yerel yemek taraftarıyım.) Arkadaşlar bu konuda hassas ve dikkatli. Kamil bey gün içerisinde bize eşlik edeceği yerler ve bizim gezmemiz gereken yerler için bir plan yapıyor. Biz de her zaman olduğu gibi planları üstünkörü dinliyoruz. Zira sokaklarda kaybolmayan gezgin olmaz.  Kahvaltının ardından kapıların dışındaki Harar’a doğru gidiyoruz. Burası şehrin sonradan yapılmış hala da yapılmaya devam eden tarafı. Modern şehir diye de tanımlayabiliriz. Modernlik kavramı, yaşam biçimlerine göre değiştiği için çoğu kez modern şehrin fotoğrafları algılarda doğru yere oturmuyor.

Şoförümüz şehrin modern bölümünde işimiz bitince bizi pazara götürüyor. Pazar, kadim şehrin kapılarından birinin hemen girişinde başlıyor. Burada başlayan şey kadim bir şehir değil; sanki bir rüya. Zamanın içinden kopup başka bir çağa bağlanıyor gibisiniz. Pazar yeri başlı başına bir şenlik alanı olarak karşımızda duruyor. Önceleri fotoğraf çekmemiz sıkıntı olurken biraz muhabbet ve Türkiye’den gelmiş olmamızın verdiği sevgiyle birlikte yüzlerdeki örtüler de açılıyor. Fakat ne olursa olsun değişmeyen bir tepki var. Eller uzuyor ve bilenler ‘money’ bilmeyenler de ‘bırr’ şeklinde para istiyorlar. Pazarın renkliliğinin yanında çok fazla ürün barındırmaması dikkat çekici. Büyük esnaflar falan yok. Aracılar, kabzımallar da. Herkes topladığını satıyor bir köşe de. Belki bizi  başka bir çağa götüren şey de bu. Araçların olmadığı neredeyse ilkel denilecek bu pazarda birkaç saatimizi geçiriyoruz. Sonrasında ise zaten kadim şehrin daracık ve rengârenk sokakları bizi bekliyor. Evlere girip muhabbet ediyor, güç bela ikna ettiğimiz insanların fotoğrafını çekiyoruz.

Öğleden sonraya kadar dolaşıp biraz gecikmeli olarak ekip arkadaşlarımızla buluşuyoruz. Onların biz yokken yemek yemiş olmaları bize de yerel yemeklerden bir an önce tatma şansı sunuyor. Hemen şoförümüz Raci’ye ne yiyelim diye soruyoruz. Raci kocaman bir sırıtmanın ardından bizi doğruca kasap- restoran olan bir yere götürüyor. Hemen kasabın önüne yaklaşıp deklanşöre basıyoruz. Sert bir tepkiyle karşılaşınca ortamı yumuşatmaya çalışırken arada konuştuğumuz Türkçe kelimelerden bize en sert tepkiyi veren ve kasada oturan hanımefendi Türkçe olarak: ‘Türk müsünüz siz?’ diyor. (nerede olursanız olun konuştuğunuz kelimeleri anlayan biri olabilir. Zira nezaketi ve samimiyeti elden bırakmamak lazım.) Biz sevinçli bir ifadeyle dönüp ablamızın hayat hikayesinden bir parça dinliyoruz. Patronun kızı ve 7 yıl Türkiye’de yaşamız Reyhan ablamız. Keşke anlattığımız gibi bir de fotoğrafı olsa idi ama ısrarla çektirmedi. Hoş bir sohbetin ardından Raci’nin verdiği siparişler geliyor. Etiyopya’ya özel krepe benzer ekşi bir ekmekleri var. Reyhan ablamız hemen çatal bıçak teklif etse de usule uygun olarak ellerimizle yiyoruz yemeği. Bu bir et yemeği. Arap ülkelerinde ya da diğer bazı Afrika ülkelerinde olduğu gibi çok baharatlı bir mutfağı yok Etiyopya’nın. Yanında getirdikleri sos da gayet hoş. Taze ve organik beslenmiş hayvanın etinden yapılan yemeğin lezzeti de hissedilir biçimde güzel . Yemeğin ardından ablamızla bir daha buluşmak için vedalaşıp ünlü Harar kahvesinden içmeye gidiyoruz. Etiyopya’nın kahvesi meşhur. Ama en güzel kahve Harar bölgesinde üretiliyor. Oldukça sert olan bu kahveyi sütle yumuşatmadan içmek de hayli zor. Ama sonrasında ağzınızda kalan aroması mükemmel. Kahve kültürü de çok gelişmiş. Bir çok çeşit kahveyi en leziz biçimde bulmanız mümkün. Kahveden sonra şehrin içine tekrar giriyoruz. Tekrar dar sokaklar…

Bazı Türk mezarlarının da olduğu Abadir denilen bir bölgede bir şeyhin tekkesini ziyaret ediyoruz. Şeyh Abadir’in akrabası olan genç adam bize tekkeyi gezdirip Türk mezarlarını gösteriyor. Harar’ın Osmanlıyla çok iç içe bir tarihi olduğundan burada pek çok Osmanlı kalıntısı bulmak da mümkün.  Buradaki gezimizin ardından şehrin dört bir tarafını saran surlarda bulunan altı kapıdan diğerini görmeye geçiyoruz. Fakat nereye gidersek gidelim kadim kentin çekiciliği bizi bırakmıyor. Hep kısa tutacağız dediğimiz ziyaretler uzayıp gidiyor.

Akşamüzeri şehre köylerden gelip alışveriş yapan kadınların fotoğrafını çekerken sokaklardan birinden kadınların şarkı söyleme sesi geliyor. Biraz sonra bize iyice yaklaşan ses ertesi gün ki bayram için dualar ederek mescide giden kadınlara aitmiş. Peşlerinden uzun bir süre çekim yapıyoruz. Ama bu sefer video çekerek bu çoksesliliğe tanık olmanızı istiyoruz. Bu muhteşem gösteriyi gezginin vread uygulamasında video olarak da görebileceksiniz.

Büyülenmiş bir biçimde akşamı ediyoruz. Gece sırtlanlarla yapılan bir gösteri var. Bir adam sırtlanları ağzına aldığı 10 cm’lik bir sopanın ucuna taktığı etlerle besliyor. Bizde akşam 20.00 sularında bu gösteriye gidiyoruz. Zaten sırtlanlar izleyenlerin gelmesini dört gözle bekliyorlar. Yarım saatlik bir şov yapılıyor. Biz de ellerimizde nispeten daha uzun sopalarla besliyoruz sırtlanları. Bir not düşmek gerekirse sırtlanlar hiç de vahşi yaşam belgesellerinde gördüğümüz kadar çirkin hayvanlar değiller. Gayet eğlenceli hayvanlar. Sırtlan eğlencesinin dönüşü, otelde hafıza kartları aktarılırken yapılan tüm internet denemeleri boşa. Zira bu yolculuk boyunca nerde kaldıysak hep bir genel arıza var. Onun için sakın internet var diye güvenmeyin.

Harar’da ki 2. günün sabahı Kurban Bayramına denk geliyor. Şehrin merkezinde ki kiliseden yapılan sesli ilahi yayını tüm gece uyutmadı bizi. Etiyopya’daki kilise anlayışı tüm dünyadaki kiliselerden çok daha farklı. Kilise hiçbir yere bağlı değil. İbadet biçimlerinde de temel farklılıklar göze çarpıyor. Sesli yayın yapmak da bunlardan birisi. Harar bölgesi Hıristiyanlık ve Müslümanlık dinlerinin iç içe yaşandığı bir bölge. Genel ağırlık Müslümanlardan yana olsa da yaşamın her yerinde Hıristiyanları da görmek mümkün. Tıpkı Etiyopya’nın başka yerlerinde ağırlıkta olan Hıristiyan nüfusun yanında gördüğümüz Müslümanlar gibi.

Sabah erkenden kalkıp elimizde makinelerimizle stadyuma gidiyoruz. Afrika’nın bu bölgelerinde bayram namazı şehrin merkezi bir yerinde kılınıyor. İnanılmaz bir renk cümbüşü ve kalabalık oluyor. Bu muhteşem manzarayı gördüğümde söylediğim ilk söz Yahya Kemal iyi ki burayı görmeden yazmış ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı.  Zira kadınlar, çocuklar, erkekler; tüm şehir namaz kılmak ya da en azından bu birlikteliğe iştirak etmek için burada. Tribünler de pek çok haç takmış insanın bu manzarayı izliyor olması da bunun göstergesidir. Bayram namazının muhteşem ahengiyle durmadan fotoğraf çekiyoruz. Ardından birkaç ziyaret, kahvaltı derken öğlen oluyor. Şehirde temel bir farklılık göremesek de sokaklarda hissedilir bir renklilik mevcut. Biraz daha özenilerek giyinilen elbiseler bizim için de bir şans oluyor.  Kadim şehrin muhteşem fonunda fotoğraf çekmek çok daha zevkli bir hale geliyor.

Öğleden sonra şehrin kalan kapılarını geziyoruz. Surlar arasında açılmış küçük gedikler de daha hızlı bir ulaşım için kullanılıyor.  Kadim şehrin en güzel yerlerine de bu gediklerden çıkılıyor. Fakat kapı ağızlarında ki hareketlilik sanki tarihi bir film izliyormuşsunuz hissini uyandırıyor. 5. Kapının önünde langırt oynayan çocuklarla epey eğlenceli vakit geçirerek ikinci günümüzü de sonlandırıyoruz. 3. Gün sabah birkaç saatlik vaktimiz olacak. Sonrasında Dire Dawa kentinden Addis Ababa’ya uçacağız.

Harar’da ki 3. Gün sabah erken vakitte kalkıp Osmanlı’dan kalan konsolosluk binası ve Hilal-i Ahmer cemiyetinin binasına gidiyoruz. Kısacık vaktimizde bu iki binayı ve daha önce Cami olarak kullanılan şimdilerde ise Kiliseye çevrilmiş şehrin tam göbeğindeki yapıyı da geziyoruz. Gerçi kilisenin büyük bir kısmını gezemesek de en azından yapı hakkında bir fikir edinebilme şansımız oluyor.

“Faranco” ya da “Farango”

Genel olarak Harar’ın sosyal yapısından da birkaç kelime bahsetmek isterim. Khat otu ne yazık ki burada da tüm Doğu Afrika ve Yemen’de olduğu gibi bölgeyi esir almış durumda. İnsanların çok sıcakkanlı olduğunu söylemek zor. Çocuklar sizi her gördüğü  yerde faranco diye bağırmaya başlıyorlar. Önceleri bu kelimenin turist olduğunu düşünmüştüm ama sonra tercüman bir arkadaş bu kelimenin ‘beyaz adam’ anlamına geldiğini söyledi.  Köken olarak da ‘freng’ den geliyor kelime. Bunu ilk duyduğumda bendeki hissiyatın da garipleştiğini söylemeden geçemeyeceğim. Afrika’nın işgal görmemiş ülkesi olan Etiyopya yani Habeşistan da bile böyle anılmak bir kıtanın zihnini nasıl iğfal edildiğinin göstergesi.

Genel olarak fakirlik de göze fazlasıyla batıyor. Özellikle Müslüman toplumda hissedilir bir tembellik de mevcut. Fakat Türk olmak burada çok büyük bir avantaj oluyor. Osmanlıyla olan yakın ilişkileri bu anlamda kapıların size açılmasına olanak sağlıyor.

Su sorunu da diğer pek çok Afrika ülkesi gibi burada da had safhada.  Ve fakirlikten mi bilinmez bu kentin bir ziyaretçisi olmanız hemen sizden para istenmesi anlamına geliyor. Fakat bu hatayı da asla yapmamak gerek. Çünkü asla vererek bitiremeyeceğiniz bir kalabalık başınıza toplanacaktır.

Bu kentte üç gün geçirdim. Fakat dünya mirası olan bu kenti anlatmak için üç gün asla yeterli bir süre değil. Bir daha gitmek ve zamanımı kadim kentin içinde daha çok geçirmek için sabırsızlanıyorum. Zira böylesi bir kent dünyada yalnızca birkaç tane.  Unutmayın ki sokaklarında kaybolmadığınız kenti görmüş sayılmazsınız!

Bu yazı 2011 yılının Kasım ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 57. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir