Anasayfa » TÜRKİYE » Kekova
gezgindergi-turkiye-kekova (3)

Kekova

Akdeniz başlı başına ayrı bir aşktır. Akdeniz’in bu noktası ise dikdörtgen şeklindeki Anadolu yarımadasının denize uzanmış bir köşegenidir. Sözlükte şu kelimelerin karşılığının burası olabilme ihtimali var: Deniz, tatil, güneş, medeniyet, tarih, sualtı, kültür, batık şehir, ada, kale, mavi ve burukluk (dönmek zorunda olduğumuz için)…

Yazı ve Fotoğraflar: Kadir İrkin

Okulların yaz nedeniyle tatile girmesi her zaman ki gibi en çok 10 yaşındaki kızımı heyecanlandırıyor. Bütün okul sezonu boyunca hep bu günleri beklediği için, yaz tatilini doya doya yaşatamadığımızı düşünüp, içimizde ister istemez bir üzüntü oluşuyor. Geçen gün yaz tatili için uzun bir kompozisyon yazmış, yaz tatili ile ilgili hayalleri ve tatilin güzellikleri üzerine. Epey hüzünlendim, okuyunca birden kendi çocukluğuma ışınlandım birden. Çocukluk anıları hiç unutulmuyor nedense, Edip Cansever’in dediği gibi “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk. Hiçbir yere gitmiyor.”

gezgindergi-turkiye-kekova (1)
30 yıldan fazla olmuştur, İlkokul yıllarıydı. Adana’nın çok sıcak yaz günlerinde şehir merkezinde kimse kalmazdı. Şaşırırdım nasıl bu kadar uzun tatiller yapılıyor diye, oysa ben ailemle bir gece bile dışarıda geçireceğim bir tatil yapmamıştım. Mahallemizdeki insanların kimisi bütün bir yazı geçirmek için denize, kimisi ise yaylaya giderdi. Mahallemiz terkedilmiş bir köye dönerdi. Hatırladıkça halen ürperiyorum o şehrin ıssızlığını, hadi doğada ıssızlık aradığımız bir şey ama şehirde çekilecek şey değildir. Çok sıcak, çok ıssız, çok sessiz. Ve ben küçük bir çocuk olarak hep tatil hayali kurardım. Çok kurdum belki bu hayali, belki o yüzden bu tip satırları bir seyahat dergisinin içine yazarak sesleniyorum, bu tip hayaller başka kimsenin içinde kalmasın diye. Okulda yazın okumamız için dağıtılan dergide bir çocuğun Akdeniz bölgesini kapsayan bir hikâyesi vardı, hiç unutmam. Hikâye de Kekova önemli bir yer tutuyordu. O gün bugündür beynimin köşesinde kilit bir noktaya yerleşmiş Kekova.. Yıllar yılları kovaladı ve ben bir türlü bu hayalimi gerçekleştiremedim, nasıl dinlerin Hacı olmak için bazı kutsal mekânları varsa bence gezginlerinde Hac noktalarından biri kesinlikle burasıydı.

Neden peki, belki en çok Likya uygarlığına olan hayranlığımdır, belki de Akdeniz’dir. Haritayı açıp şöyle bir Likya uygarlıklarının yerleşimlerine bakın, nasıl cennet köşelerine şehirler kurmuşlar, nasıl imrendirici yerleri tercih etmişler, nasıl bir huzurlu hayatları vardı acaba. O zaman ki yaşam nasıldı bir an düşünün. O huzuru sizde hissedeceksiniz.

gezgindergi-turkiye-kekova (2)
Herkesin tatil beklentisi farklıdır, kimisi bol yıldızlı bir otelin havuzunun kenarında geçirmek ister, kimisi benim gibi yeni yerler görebilmek, tarihin medeniyetin izinden gitmek ister. Araba ile çıktığım seyahatlerde yeni yerlere görebilmek adına genelde aynı güzergâhtan gidip dönmeyi tercih etmediğim için gidiş-dönüş rotasını hep farklı yaparım. İzmir den çıkış rotamı Denizli-Elmalı-Finike-Demre olarak belirlemiştim. Çok ilginç güzel bir güzergâhtır, aynı rotayı bisiklet veya motorsiklet ile yapmayı da istiyor insan, çünkü çok güzel manzaralar içinden geçiliyor. Özellikle rota üzerindeki Elmalı-Avlan gölü çevresindeki sedir ormanlarını seyretmek, Limra antik kenti içindeki dereye ayaklarımızı sokup 5 yıldızlı otel havuzundan daha fazla keyif almak, Finike’nin huzurlu sahilinde çay molası içmek ve Demre. Demre ye ilk defa geliyordum ve çok da merak ediyordum, deniz otel turizmi açısından bu kadar bakir bir yer görmemiştim, Noel Baba Kilisesi ve Myra antik kenti gibi 2 muhteşem mirası barındıyor ama turistler başka turizm noktalarında otobüslerden taşınan kitleler genelde. Dev gibi sahilinde kimsecikler yokken yüzebilmekte güzel bir şey aslında. Buranın güzelliklerini yazmayayım aslında en iyisi böyle kalsın, zaten her sahil beton içerisinde kaldı.

gezgindergi-turkiye-kekova-5
Demre-Üçağız arası muhteşem doyumsuz manzaraları seyretmek ile geçiyor, arabamızı sık sık durdurup, dışarı çıkıp fotoğraf çekiyoruz. Kışı sıcak geçirmek için ormandan odun toplayanlar gibi bizde kışın içimizi ısıtmak bilgisayarımıza epey duvar kâğıdı fotoğrafı çekmiş olduk. Saklayamayacağımızı ve kaydedemeyeceğimizi bildiğimiz kekik ve deniz kokusu karışımı havayı ise tüm açgözlülüğümüzle ciğerimize çekip doğanın keyfini çıkarmaya çalıştık.

Kaleköy’e gitmek üzere vardığımız Üçağız ,çok güzel bir sahil köyü, açık hava müzesine gelmiş gibi oluyorsunuz,arabımızı bir lahitin önüne park edip limana geçiyoruz. Burası Kekova çevresi tekne turları için bir çıkış noktası, Araçlar ile buraya geliniyor, buradan motorlu tekneler ile ulaşıma devam ediliyor, tekne ile gideceğimiz Kaleköy aslında bir yarımada üzerinde ama kara ulaşımı olmadığı için sadece deniz yolu ile gidiliyor. Kekova aslında Kaleköy’ün tam karşısında yer alan bir adanın ismi, adada yaşam yok ve yerleşim yasak. Zaten 1932 yılında bir anlaşma ile topraklarımıza katılmış. Üçağız, Kaleköy ve Kekova adasının bulunduğu tüm bölge Kekova olarak adlandırılıyor, tüm bu bölge deprem nedeniyle denize gömülmüş bir batık şehiri barındırıyor, irili ufaklı bir sürü adacık var ve neredeyse hemen hepsinin kıyısında denize batmış antik bir kentin izlerini görebiliyorsunuz. Kimisinde merdivenler, kimisinde sütunlar suyun içinde olmalarına rağmen halen sapasağlam duruyor. Batık kent sınırları içerisinde izinsiz sualtına dalmak yasak, tekneleri demirlemek yasak. Çünkü aşağısı tam bir sualtı müzesi. Gezi tekneleri bunu ziyaretçilerine gösterebilmek için , zeminlerini camlı yaparak gezinti esnasından suyun altının görülmesine olanak sağlamışlar.

İrili ufaklı bu kadar çok adanın içinden hiç geçmemiştim, zaten şaşkına dönüyor insan,nereye bakacağını şaşırıyor, büyülü bir coğrafyanın içerisinde tekne ile ilerliyoruz. Tarih, deniz, ada, mavi ve dağda taşta her yerde hayranlık uyandıran Likya Uygarlığı izleri..

gezgindergi-turkiye-kekova (4)
Kaleköy’ e varıp Kekova Adası’nı tam karşıdan gören bir pansiyona yerleşiyoruz,manzaramızın tarifi yok, boşuna edebi kelimelerle uğraşmak istemiyorum çok kelime tüketmem lazım, fotoğraf burada imdadıma yetişecektir. Kaleköy’de çok az sayıda pansiyon, çok az sayıda restoran ve çok az sayıda aile yaşıyor. Tepesinde muhteşem bir kalenin olduğu köy, müze içinde bir köy, köy içinde müze tarifi yapabiliriz. Köyün her tarafı lahitlerle dolu, bir tane lahit denizin içine yerleşmiş bir şekilde, zaten tüm tanıtım fotoğraflarında yer alan ünlü lahitte bu. Dikkatli bakınca tüm lahitlerin kapakları ters dönmüş kayık şeklinde olduğunu görürsünüz, insanlar denizle olan bağlantılarını nasılda güzel anlatmışlar, kim bilir nasıl ilginç bir hikâyesi vardır.

Köy dediysem de burayı klasik Anadoludaki köyleri gibi düşünmeyin, ne bir meydanı var, ne camisi, ne düz bir alanı var, ne de bir kahvehanesi var. Ama kalenin yanında bir ilkokulu var ki, bence dünyanın en güzel manzaraya sahip ilkokuludur. Çok az sayıda öğrencisi olan okulun öğrencisi olmayı mutlaka isteyeceksiniz. Kale, Simena kalesi olarak geçiyor, yerleşimin antik çağlardaki adı Simena, kale iyi korunmuş, kara ulaşımı olmaması belki bir etkendir ama binlerce yıldır korsanların, gemilerin uğrak yeri olduğu kesin. Kale nin konumu müthiş, burada kendinizi antik çağlarda bir hükümdar sanabilirsiniz, bu yüzden ortamdan etkilenip fazla gaza gelmeden yavaş yavaş merdivenler yardımıyla köye iniş yapın.
Kekova Bölgesi genellikle tekne turlarının bir uğrak noktası, özellikle Kaş’tan sürekli bir tekne turu seferleri var, genelde bu şekilde ziyaret etmiş olanlar, tekne ile gelip gidenler burada konaklamanın keyfini asla tahmin edemezler. Tekne seferleri saati geçtikten sonraki zaman dilimi ve sabahları tekneler henüz sefere çıkmadan önceki zaman dilimi, burada müthiş bir huzur var. Bu tarifi ne yazı ve ne de fotoğraf ile aktarabilirim. Gitmeli, görmeli, tatmalı.

Kaleköy kara ile yol bağlantısı olmamasından dolayı hep Ada gibi olmuş, zaten o kadar deniz ile iç içesiniz ki ada da olmadığınızı anlamak zor, meraklı biri olarak kara bağlantı kısmına doğru gittim, bir de ne göreyim 1500-2000 yaşındaki zeytin ağaçları arasında bir sürü görkemli lahit dolu bir alan. Bir sürü lahitin içerisinde merakla dolaştım, acaba yüzlerce yıldır bu mezarları kaç kişi rahatsız etmiştir. Başka böyle güzel manzaraya sahip mezarlık var mıdır? Neden böyle görkemli taşların içlerine gömülür insanlar, nasıl bir yaşamları vardı bu Likyalıların, merak etmemek elde değil. Bu lahitlerin olduğu alanın ilerisinde bir tersane ile bağlanıyor anakaraya, umarım buraya yol falan yapılmaz, yüzlerce yıl olduğu gibi Ada gibi yaşamaya devam ederler. Yol burayı modern yapmayacak ve tüm bu bakir halinden çok şey götürecektir.

Keşfetme tutkusu, yöreyi tanıma isteği nedeniyle mutlaka birileri tanışmak, kaynaşmak istediğimizden kapalı kutu otel tatillerini sevmiyorum. Mutlaka oraya özgü bir yaşamı incelemeliyim. Oysa bir tatil bölgesinde lüks bir otele gidip kapalı bir şekilde bir hafta geçirince ve hiçbir etkileşim de bulunmayınca oraya ait bir şey biriktiremeyiz içimizde. Ada da yaşamı incelemek için kendi çaplarında, evlerinin bahçesinde küçük ticari faaliyette bulunan bir aile ile tanıştık. Düriye teyze nin yaptığı yemeklerden yiyerek kendimizi otel-pansiyon kültüründen iyice uzaklaştırdık. Düriye teyzenin eşi Abbas amca balıkçılık yapıyor, sabahın kör bir vakti denize açılıyor, her gün hiç aksatmadan denizde küçük kayığı ile balık tutuyor, o gün rast giderse tuttuğu balıkları kıyıdaki küçük restoranlara vererek geçimlerini sağlıyorlar. Köyde erkekler ya balıkçı ya da gezi teknesi kaptanı, kadınlar el işleri yapıp satıyor. Hatta köye yakın demirleyen teknelere motorlarla gidip el işlemesi yazma bile satıyorlar. Evlerinin önlerinde kimisi kurutulmuş kekik, adaçayı gibi şeyler satıyor, kimisi kış boyunca hazırladığı pekmez, reçel gibi şeyleri satıyor kimisi el işi takılar satıyor. Kızım o kadar bağlılık hissetti ki buraya tam bir senedir, bileğine taktığı el işi takıyı bir kez bile çıkarmadı.

Akşam saatlerinde gezi teknelerinin turları bitince aniden bir sessizlik bastırıyor ortama, Karanlık iyice çökünce hiçbir yerleşim yeri¬nin ışığı kirlilik yaratmadığından muhteşem bir gökyüzü manzarası başlıyor bu sefer, büyük şehirlerde varlığını unuttuğumuz yıl¬dızlar, samanyolu tüm görkemleriyle tekrar karşımıza çıkıyor. Sürekli “Aaa bak yıldız kaydı” deyip çocukluğumuzdan kalma bir heyecanı yaşıyoruz, atmosfere giren meteor parçacıklarının olduğunu bile bile. Gece yıldız pozlamaları yapmayı seven fotoğrafçılar için lahitlerin bulunduğu alan inanılmaz uygun, ben gündüz saatlerinde lahitlerin arasında yılan gördüğüm için gece gitmeye cesaret edemedim.
Coğrafik olarak buralarda kumsal bulunmuyor, aslında yakınlarda hiç yok nerdeyse, eğer öyle kuma gömülme gibi tatilci hayalleriniz varsa vazgeçin, aslında kumsalı olmayan derin denizler daha keyiflidir. Havuzu olan otel pansiyon falan da aramayın, zaten o kadar kısıtlı bir alan var ki. Ama çok kendini özgün bir yerleşim bu da fazlasıyla yetiyor. Kano ile keyif yapmak en çok önereceğim şeydir, özellikle küçük bir sürü adayı kendinize hedef yapıp giderseniz hem iyi de spor yapmış olursunuz. Kano ile açıldığınızda yakınlardaki Hamidiye koyunu mutlaka ziyaret edin. Birinci Dünya Savaşı sırasında Rauf Orbay komutasındaki Hamidiye zırhlısı düşman takibinden kaçmak ve bakım için buradaki koya sığınmış ,bu kısa konaklama sırasında askerlerin yaptığı Türk Bayrağı halen koyda görüle bilinmektedir. Ve kano ile yapacağınız son bir tavsiye denizin içindeki meşhur lahitin etrafını tavaf etmezseniz başta söylediğimiz turizm hacısı olamazsınız.

Gezi yazılarının olmazsa olmazı yeme-içme kültürüne gelince, açıkçası burasının bir balık cenneti olacağını düşünmüştüm ve konuda biraz hayal kırıklığı yaşadım. İzmir’de pazarda çok fazla çeşit balık görmeye alıştığım için çeşitlilik bana çok az geldi. Balık keyfi ve mezeleri olarak Ege sahil kasabalarının ciddi bir üstünlüğü olduğunu hissettim burada.

Ulaşım bildiğiniz gibi sadece teknelerle yapılıyor, gelirken büyük bir heyecanla binmiştik ve nasılda uzun sürmüştü o deniz yolculuğu, dönüş için bindiğimiz tekne en hüzünlü deniz yolculuğu oldu bize.

Yazarken bile nasıl özledim Akdeniz’i. Özlememek mümkün mü?

Bu yazı 2014 yılının Ağustos ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 90. sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

HALİT ÖMER CAMCI
Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir