Cumartesi , 10 Aralık 2022
Anasayfa » KÜLTÜR » Seyir Defterimizin Unutulmaz Hayali Kahramanları

Seyir Defterimizin Unutulmaz Hayali Kahramanları

Bembeyaz bir oda. Odanın içinde bir çocuk. Çocuğun elinde rengârenk boyalar. Duvara yaklaşan minik bir el ve duvar üzerinde yavaş yavaş oluşan kırmızı bir çizgi. Çoğu ebeveyne çığlık attıracak bir sahne. Öyle değil mi? Belki de çocuk elindeki boyayı, duvarda gezdirirken sandığımız gibi amaçsız değildir. O, yepyeni boyattığımız, lekelenmeden kuruması için onca özen gösterdiğimiz bembeyaz duvarları neşe içinde boyarken, hayalindeki dağları, üstünden geçen tombul, beyaz bulutları, aralarından süzülen kuşları, aşağıda akan ırmağı ile kendi hayali ülkesini resmetmektedir.

Yazı: Neslihan Tuğba Bilgin

Biz görmesek de o dört duvar arasında çoktan bir yolculuğa çıkmış, minicik kanatlarıyla fark ettirmeden evden uzaklaşmıştır. Zaten, çocukların eşsiz ve kıskanılası hayal dünyası için bazen yerde cansız duran bir ip parçası, bazen uzak bir ülkeden gelip duvarınıza astığınız etnik bir çalgı bazen de yukarıda bahsettiğimiz gibi kimse için hiçbir manası olmayan bir çizgi yeterlidir.

Bazen o çizgi bizler için de geçmişe ve geleceğe bir yolculuk demektir. Manasız görünen çizgiler buluşup, yavaş yavaş bir bedene dönüşür ve hayali bir kahraman çizgilerin arasından elini uzatıp, bizi çocukluğumuza tekrar davet eder. Bu yazıyı okuyan yetişkin gezginler için çocukluk, şimdikiler için olduğu gibi bilgisayar oyunları, rengârenk plastik oyuncaklar ya da telaffuzu zor oyunlar değildi elbette. Hatta çoğumuz için televizyon bile günün sadece belli saatlerinde izlenebilen, iki renkli ve tek kanallı bir elektronik eşyadan ibaretti.

Kırmızı Dev Atlas ve Dört Duvar Arasındaki Seyahatler

Bizi okul ve sokak arasında, kaptanının kendimiz olduğu yolculuğa çıkaran şey kitaplar, masallar, en çok da karelerin içine özenle yerleştirilmiş, birbirinden etkileyici kahramanları ile çizgi romanlardı. Köşedeki gazete bayiine koşup, acaba yeni sayısı geldi mi diye bakmak, yeni sayıyı görünce heyecanlanmak, aldığımız çizgi romanı eve gidene dek üç dört kez karıştırmak, her hafta sıkılmadan yinelediğimiz bir ritüeldi sanki.  Yerdeki yumuşacık halıya yüzüstü uzanıp, kahramanların seyahatlerine kendimizi kaptırmışken, birden Venezüella nerede acaba diyip, kitaplıktan kırmızı kaplı, dev atlası indirmek, çizgi romanın yanına boylu boyunca açmak büyük bir zevkti. Parmaklarımızla kıtaları, okyanusları tarar, sanki atlasın üzerinde hareket eden parmak uçlarımız değil de bir geminin güvertesindeki bizlermişiz gibi bir hisse kapılırdık. Kimi zaman, kahramanın bir ülkeden diğerine geçerken hangi yolu kullandığını düşlemek, kendi rotamızı beğenmeyip yeni yeni rotalar keşfetmek saatler süren bir ciddi bir işe dönüşebilirdi. Venezüella’yı bulduktan sonra Türkiye ile arasında kaç kilometre var diye kafa patlatmak, kendi sohbetine dalmış anne babamıza sormak ve tekrar ilgiyle çizgi romana gömülmek de bu uğraşın küçük bir parçasıydı. Üzerine serildiğimiz halı, biz, çizgi roman ve dev atlastan mürekkep yolcularıyla havalanarak, uçan bir halı olurdu. Gökte süzülerek, bizi, uzaklara, taaa Amerika’ya götürürdü.

İtalyan Asıllı Amerikan Kahramanları

Renkli kapaklı, saman kâğıdına basılmış bu çizgi romanlara büyükler çoğu zaman sadece Tommiks-Teksas diyip geçerdi. Bizler ise her kahramanın adını bilir, gözlerimizi kapatıp, yaşadıkları büyük ve bereketli coğrafyayı hayalimizde kolayca resmedebilirdik. Teksas’da, Çelik Blek ile avcı kampında yaşamak, Rodi’nin yerinde olup, Profesör Oklitus’u bir yanımıza alarak kırmızı urbalılara karşı direnişe geçmek bizim için hiç de zor değildi. İtalyan çizgi-stüdyosu, Esse Gesse’nin bir diğer şaheseri olan, adının Capitan Miki olduğunu çok sonraları öğreneceğimiz Tommiks’de ise bu kez Kuzey Amerika’nın batısına giderdik. Ve yine İtalyan çizerlerin yarattığı bir diğer kahraman Zagor ile hem Kızılderilileri hem Amerikalıları anlamaya çalışır, Baltalı İlah’ın “Ahhyakk” çığlıkları ile olduğumuz yerden zıplar, çizgi romanı elimizden bırakmadan hem okuyup hem de odada gezinmeye başlardık. Sanki attığımız adımlar halı değil de toprak zeminde çınlar, odanın duvarları yavaş yavaş eriyerek düşsel orman Darkwood’a dönüşmeye başlardı. Orada olmak, düş dünyamız için kolay, gelecek için ise tüm detaylarına dek düşünülmüş bir gezi planıydı…

Hem Gezgin, Hem Gazeteci, Hem de Görev Adamı

Amerika’nın dışındaki seyahatler için ise bu gözü pek savaşçılara değil, gezgin bir gazeteci olan Tenten’e ihtiyaç duyardık. Gerçi Tenten, en az Amerikalı arkadaşları kadar, cesur ve mücadeleciydi ama daha entelektüel olduğu tartışılmaz bir gerçekti. Hergé adıyla tanınan Belçikalı George Rémi’nin ölümsüz kahramanı Tenten, yanında sevimlimi sevimli, akıllımı akıllı köpeği Fındık ile Brüksel’den hareketle bazen Asya’ya, bazen Afrika’ya bazen de Uzakdoğu’ya uzanan seyahatlere çıkar, başından geçen nefes kesici maceraları okuyan bizleri, tatlı bir kıskançlıkla kendine hayran bırakırdı.

Tenten Sovyetler’de, Tenten Amerika’da, Mavi Lotus ve adı sayılamayacak kadar çok, orijinal ve kopya maceralarıyla çocukluğumuzun düşsel seyahatlerinde elimizden sıkı sıkı tutardı. Onunla firavunları, okyanusun derinliklerini öğrenmekle kalmayıp Ay’a bile uzanan seyahatlere çıkmıştık. Bir yanımızda aksiliği ile ünlü, kızınca gözünü yumup ağzını açan Kaptan Haddock, diğer yanımızda sağırlığı yüzünden bizi sık sık güldüren şaşkın Profesör Turnösol ile trenlere binip, gemilerden inerek ülke değiştirir, kimi zaman uçaklarla kimi zaman da balonlarla göğe yükselirdik.

Dupont ve Dupond’un çözmesi gereken ama sakarlıkları yüzünden sürekli ellerine yüzlerine bulaştırdıkları olayları gücümüz ve zekâmızla çözerdik.

Kendi İçin Gezgin Olmak, Kendi İçinde Gezgin Olmak

Tenten’in bir gazeteci olarak yaşadığı maceralara dair hiçbir makale yazmaması o çocuk aklımızla pek kurcalamadığımız bir mesele olsa da büyüdükçe zaman zaman aklımıza takılmıştır. Belki onun yaptığı geziler, herkese anlatmak için değil de sadece kendi gezgin ruhunu beslemek içindi. Çocuk dünyamızda kimse ile paylaşamadığımız, “gitmek” ve “orada olmak” için bize güç ve cesaret veren hikâyeleri kendimize saklamaya çalıştığımız, başkasına anlattığımızda içimizdekini tamamıyla aktaramadığımız gibi o da seyahate mahrem bir anlam yüklemişti. Kendi içinde gezmeyi o yaşta sevdirdiği çocuklar gibi o da kendi içinde her seyahatinden başka bir parça taşıyor, bunu anlatıp kutsallığını bozmak istemiyordu. Kim bilir, yaratıcısı Herge de, hikâyeleri tasarlarken, bizim gibi atlaslara bakıp, başka ülkelerin hayallerini kuran küçük bir çocuk oluyor, kendi içinde sonu gelmez yolculuklara çıkıyordu…

Seyir Defterimizin Unutulmaz Hayali Kahramanları – Bu yazı 2009 yılının Aralık ayında yayınlanan Gezgin Dergisi’nin 34.sayısından alınmıştır.

Yazar : HALİT ÖMER CAMCI

Gezgin, ışık avcısı, oğlunun babası...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.