Yazı: Cemil ZZ – Fotoğraflar: Şefkat Çelebi
“… Seninle daha çok konuşuruz
böyle birbirimizden uzak
böyle kendi kendimize…”
“Acayip bir hayvanım var, yarı kedi, yarı kuzu…” diye sayıklamaya başlıyor Kafka, Bir Savaşın Tasviri’nde.. ve hem tensel hem de tinsel olarak seyrettiği âlem-i misâlde deneyimlediği bir vizyonu aktarmayı, şöyle sürdürüyor: “…Eskiden bir kediden çok kuzuya benziyordu, şimdi her ikisini de eşit ölçüde andırıyor. Başı ve pençeleriyle bir kedi, iriliği ve gövde biçimiyle kuzu, çakıp sönen vahşi gözleri, yumuşak ve gergin postu, hem hoplamayı, hem sürünmeyi andıran devinimleriyle kedi ve kuzu. Pencere pervazında güneş altında kıvrılıp mır mıra başlıyor; çayır çimende ise çılgıncasına koşup duruyor; öyle ki, yakalayabilene aşkolsun! Kediden kaçıyor, kuzu gördü mü de saldırmaya kalkıyor. Mehtaplı gecelerde çatıların yağmur oluklarında gezsin, can atıyor. Miyavladığı yok, farelerden tiksinti duyuyor. Tavuk kümesinin başında pusuya yatıp saatlerce bekliyor; gelgelelim, önüne çıkan fırsatlardan yararlanarak hakladığı bir tavuk olmadı şimdiye kadar…”
Kafka’nın, ruh kardeşi bir garip melezi anlattığı bu sözlerine her kulak verişimde, kendi düş gezginimi hatırlamam boşuna değil: Safo ve Sappho. İki aylıkken elime geldiğinde bir bebek kadar nahif olduğu için Safo; ve insanı kalbine döndüren gözleriyle, o aşk düşkünü şairi anıştırdığı için Sappho… Benimle gelişip serpildi o da; benim düşkünlüklerimle beslendi, benim coşkularıma eşlik etti. Bir kedi gibi görünüp bir kuzu gibi saklandı balkıyan gözlerinin, tüylerinin, pençelerinin ardında.
Zaman, bizi birbirine başka her şeyden daha yakın iki akraba kıldı. Elbette fantastik bir kan akrabalığı değil sözünü ettiğim, olsa olsa bir tin akrabalığı; bir ince seziş, bir duyarlık bütünlüğü. O, kucağımda korkusuz, kedi ya da kuzu, ruhunun ona biçtiği bütün tedirginliklerden uzak, her yerdekinden daha rahat; ben mır mırlarıyla açılan kutsal, korunaklı boşlukta her yerdekinden daha huzurlu…
Bazen, seyr içindeki bu garip melezliği yetmezmiş gibi, sıkılıp rol çaldığı; asil yürüyüşlü bir Godolphin tayı, handiyse hörgüçlü bir Irish Wolfhound ya da toy bir Vlad Dracul pozuna büründüğünü görürdüm; ama en çok insan olurdu! Öyle ki benim için her şey arap saçına dönüp de dünyanın bütün boyaları dökülüyor, yolların tamamı bir çıkmazda düğümleniyor gibi olduğunda gözüm gözlerine ilişir; pek çok kez onu bir gözyaşı ırmağına kapılmış akıyorken bulurdum…
Safo ve Sappho; kedi ve kuzu!… Gölge varlığını bilen, varlığını gölge bilen her gezgin gibi ruhu, bir gün bu darlıktan sıçrayıp, dârına kavuştu
Bense, kedikuzumun isim annesi Şair Sappho gibi
“ölünce senden bir anı kalmayacak kimselere
pay alamadın çünkü güllerinden Pieria’nın
dolanacaksın oradan oraya Hades’in evinde
uçarak görünmez ölüler içre silik mi silik”
diye yazıklanmak yerine, bu sözleri düşürüyorum ardından.. kalbimde bıraktığı pati izlerinin yerine…
Yeniden, aşkla, düşlerimde gezinebilsin diye…
***
…Her şey bir gece yarısı, kuşlar sabaha doğru uçarken başladı ve bitti…
Olağan dışı bütün konuşmaların sonundaki gibi, kedi ve insan, olağan dışı bir sessizliğe gömüldüler…
İnsan henüz uyumuş, kedi henüz uyanmıştı…
…Geceler geceler boyu bir yalnızlık anıtı gibi pervazlara kurulup, açık pencerelerden öbür dünyaya bakmış; yukarda asılı duran ak benekleri, tuhaf köpük adacıklarını, alacakaranlıkta
kımıldayan gölgeleri çılgın bir merakla taramıştı.. kocaman bir soru gözlerinde:
Peki.. ben bir kediyim.. bunu biliyorum da.. şu bir ne.. şu uçup giden.. şu hızla, gürültüyle.. şu
ağır ağır akıp giden nesne.. şöyle bir yoklayacak oluyorum patilerimle.. b o ş l u k.. sanki çok yakın çok uzak bir resim tüm bu devinme?!.
İşte.. yine o gizemli boşluğun, büyüleyici resmin eşiğinde bir ip cambazı gibi duruyor; aşağı, daha aşağı.. ötelere, usulca kendisine göz kırpan ışıklara dalıp gidiyordu:
Hayır.. resim değil bu.. ya da belki bir resim ve bir adım atabilsem, içine gireceğim…
İnsan huzursuz uykuda yüzüyordu…
…İnce ışıklar küçük sesler belli belirsiz kımıltılar boyunca dikilip duruyordu kedi.. pervazda.. o bitiş/başlangıç çizgisinin ucunda.. merakla cesaret arasında…
Öyle daha günlerce gecelerce dikilip durabilirdi belki.. ama işte rengâhenk; kırmızı mavi
yeşil sarı yanar döner bir kuş konuverdi yanıbaşına.. can alıcı.. pervaza.. uçup resimden gelmiş gibi…
‘Ben, Ölümkuşuyum ben.. bilmezsin neler neler taşıdım resme kanatlarımla, gönül çelen şarkılarımla.. merakını giderecek bir oyuna götürmeye geldim seni.. hadi korkma.. dokun bana.. atla!..’
Kedi, kulakları bu karşı konulmaz çağrıyla dikilmiş, dönüp son defa odaya baktı.. insan terden bir
okyanusta boğuluyordu…
Ama bakışlarım, okşayış, süzülen tüyler, hepsi burada kalacak…
Ölümkuşu.. baş döndüren ötüşü…
‘Yanıma gel.. bu sesle.. birlikte…’
Çocukluğum, aşk ve kucaklar.. hepsi burada kalacak.. ama git me li yim…
…Ve gerilip atılmasıyla, Ölümkuşu’nun gözden kaybolması biroldu…
Pervazda bıraktığı son bakış resmi, insanın uyanmasını bekliyordu…
O ise, öbür resimde, bir çöp kutusunun dibinde, hareketsiz, çoktan yerini almıştı…
Hepsi, bir gece vakti, kuşlar sabaha doğru uçarken başladı ve bitti…
Olağan üstü bütün konuşmaların sonu gibi..
..geriye, olağan üstü bir sessizlik kaldı.. ve acı bir isim…
…Çöplükler Prensesi!..
“… küçük kedim bana sürün
kediler ağlamaz
çöp tenekelerinde ölür
sıska kediler
damlardan çok mezberelerde görünür
küçük kedim
molozlu sokakların ağır uykusundan gerin
bilirim ki sen
bu çöplükte değilsin
benim gibi garipsin
ikimizin de unuttuğumuz
kuşları bol
ağaçları bol bahçelerdensin
koca duvarlı sokaklarda sıkılmışsın
ve canından bıkmışsın…
Safo ve Sappho; gezgin ve gölgesi.– Bu yazı, Gezgin dergisinin 2. sayısında yayımlanmıştır.